

Görüntüdeki kalem biraz siliktir ve silgi ona uzaktır. Sanki önce kalem yazma işlevini bitirsin, sonra ben görevimi yaparım der gibi kıyıda köşede öksüz bir çocuk gibi durmaktadır. Belki de silginin bu duruşuna durmaktadır yerine görevinin başlaması için beklemektedir sözü daha uygundur. Kimileri de bunu mistik bir düşünceyle algılayacaktır. Silginin var olanı silmesini, her şeyi yok etmeye çalışmasını, tüm bunları şeytani bir dürtüyle yaptığını söyleyecektir. Geriye kalacak olan boşluğun ise şeytan tarafından doldurulacağını, böylelikle Tanrı’ya karşı yeni bir kutsal metin çıkacağını iddia edecektir. Kim bilir artık…
Kalem ve Silgi… Yüzlerce yıldır tıpkı iki sevgili gibi birbirlerine gereksinim duymuş, kâh yakınlaşmış kâh uzaklaşmıştır. Fırtınalı bir aşk yaşayan sevgilileri anımsatan çekimi ve bağımlılığın içindeler. Bir barışırlar bir ayrışırlar. Siyah ve beyaz, iyi ve kötü, güzel ve çirkin, doğru ve yanlış, savaş ve barış, doğum ve ölüm… Listeyi çoğaltabiliriz kuşkusuz. Hatta Çin felsefesine kadar götürebiliriz. Ying ve Yang ikilisi, Zerdüşt felsefesi ve daha birçok inanca bağlayabiliriz. Şimdi konuyu dağıtmayalım, başladığımız yere dönelim.
Kalem, sahibinin duygularını ve düşüncelerini dile getirir, bunları bir kâğıdın üzerine döker, ayrıca yazılanların okunmasını da sağlamış olur. Papirüs kâğıtlarıyla başlayan yazma edimi (Aslında Sümer kil tabletleri, Mısır hiyeroglif yazı(t)ları, Orhun anıtlarını da unutmayalım.), zaman içinde teknolojik değişim göstererek bugünlere kadar gelmiştir. Ancak ne zaman ucu açık, kullanıldığı belli olan bir kalem görsek hemen aklımıza bir kâğıt ve silgi gelir. Yüzlerce yılın birikimi nedeniyle bilinçaltımıza atılmış güçlü bir çentiktir bu!
Kalemle başladık aynen devam edelim. Kalem tarihe not düşmek için yaratılmıştır. Sözü, Tanrı yaratmışsa yazıyı da insan yaratmıştır. Bunu edebiyatçılar çok severler. Kalemi kullananlar, silgi görevine başlamadan önce işini bitirmek zorundadırlar. Silgi ise kalemin yazdıklarını silerek her defasında temiz bir sayfa açmaktadır. Onun tek bir amacı vardır: Sayfanın her zaman temiz kalmasını sağlamak! Mıknatıs gibi artı-eksi kuralların geçerli olduğu sayfa ise bu konuda tek başına kalmıştır. Sayfanın sorunu ise kendi üzerine yazılması ve hemen silinmesiyle ilgili bu gelgitleri benimsemek ya da dışlamak değildir. Sayfa/kâğıt, sadece bir aracıdır, başka bir işe yaramaz zaten. Kalem ve silgi, bir yapboz oyunu gibi postmodern bir edebî metin yazmaktadır. Kuşkusuz bu görünmeyen metin, evet, görünmeyen bir kalem tarafından yazılmış, yine görünmeyen bir silgi tarafından da silinmiştir. Tarih boyunca limon suyuyla, sütle yazılmış görünmeyen şifreli yazılar, önceden tıraş edilen kafalar üzerine yazılmış şifreler, bunlara benzeyen/benzemeyen daha başka teknikler hep olmuştur. Yazı, önce yazılır, sonra da silinir. Bu tekrar, yazının her defasında kendini yeniden yaratmasını sağlar aslında. Onun kalıcı olmasını beklemek boşunadır. Şimdi kutsal kitap okurları hemen itiraz edeceklerdir. Bizim kutsal yazılarımız niye silinmedi diye. O zaman şöyle bir anımsatma yapalım. Her üç dinin de kutsal yazılarının orijinal kopyaları ortada yoktur. İkincisi, araştırmacılar bilimsel bir çalışmayla dile getirmişlerdir ki kutsal yazılar kâğıtların değil, bazı nesnelerin üzerine âdeta nakış gibi işlenerek yazılmıştır. Söz gelimi, ağaç yaprakları, tahta parçaları, kil tabletleri, kerpiç duvar kırıntıları, küçük taş parçaları, derme çatma yapılmış papirüsler ve ceylan derileri… Söylemeye çalıştığımız şey şudur: Yazılı olan her şey bir dönem sonra onu okuyanların kişisel görüşleri, deneyimleri, kültürel birikimleri, eğitim düzeyleri, yaşadığı coğrafyanın gelenekleri, yerel kültürler… nedeniyle yorum olarak kendini göstermiştir. Önemli olan, yazının yorumudur. Silgi, bu kez, işlevselliği ile yazıyı silmeyecektir. Yarattığınız yorum sayesinde söz konusu yazı ortadan kalkacaktır. Sizde kalan tortusu ise yazının yorumu olacaktır. Bu yazıda sözünü etmeye çalıştığımız gibi, kalemin yazdığını silgi siler çünkü bir insanın yaptığını/yazdığını/yarattığını/bozduğunu bir diğeri düzeltmek için onu farklı yorumlamak zorundadır. Yazıyı yaratan kalemse onu silip yeniden ortaya çıkmasını sağlayan da silgidir. Bu dairesel bir döngüsellik içermektedir. Var oluş için yok oluşun yardımı gereklidir. Ölmek için doğmuş olmak gibi…
Kalemin yazdığını biraz sonra ve her defasında silgi silecekse şimdi ortada bir yazı var mıdır sorusu akla gelebilir. Üstelik bu sorunun dipteki konumu ya da özelliği ise görecedir, akıl dışıdır, tıpkı kuantum fiziği gibidir. İyi de kuantum fiziği bize çift yarık deneyinde neler söylüyordu? Bir levha üzerindeki iki delikten atılan elektronların arkadaki panoda tek bir çizgi halinde dizilmelerini görmekteyiz. Ancak bir gözlemci sabit göz konulduğunda ise, bu kez, elektronlar farkı davranmaktadır. Yani dalga boyutu oluşturmaktadırlar. İnanılır gibi değildir. Biz yine kendi konumuza dönelim.

Nedimeler, Diego Velázquez, 1656
Kalem yazıyorsa biraz sonra silgi onun yazdıklarını silecektir. Böylelikle ortada bir yazı kalmadığı için kalemin varlığından kuşku duyabiliriz. Hatta bunu bir adım daha öteye taşıyalım ve şöyle düşünelim: Yazı yoksa kâğıt da yoktur, öyle değil mi? Şimdi yazı yoksa kalem ve kâğıt da yoktur! O halde, silgi de yoktur. 1656’da İspanyol ressam Diego Velázquez’in yapmış olduğu ünlü Nedimeler tablosu tam anlamıyla üç boyutlu ve illüzyonik bir yaratım sunmaktadır. Bu tabloya baktığınızda, bakan ve bakılanın, bir aynanın yansıması olarak karşınızda belirdiğini sezinlersiniz. Michel Foucault, Kelimeler ve Şeyler adlı kitabında sayfalarca bu tablodan söz eder. Kendi bakış açısıyla, teknik yorumlarda bulunur. Kısa bir alıntı yapalım:
“Ayna, aynı anda hem tabloda temsil edilen mekânı hem de onun temsil biçiminin bir parçasını kesip alan görülebilirlik içindeki yer değiştirmeyi sağlamaktadır; tabloya bakıldığında, zorunlu olarak iki kere görünmez olanı, tablonun ortasında göstermektedir. … Tablo, bütün olarak, onun için bir sahne olduğu sahneye bakmaktadır. Bakan ve bakılan böylece iki anın, tablonun iki açısından birbirinden çözülmüş olan aynanın açık ettiği saf karşılıklık…”
Yazımızda da bir aynanın yansımasını öngörüp sanki bir maske imajı varmış gibi yorumlamak istedik. Maskenin arkasındaki gözün dikizlediği, maskeye bakanın görünür olduğu, görünmeyenin görünür üzerinde etki sahibi olduğu bir sahne söz konusudur. Yukarıda yer alan bir kalem ve silginin görüntüsü de böyledir. Onlara bakanla onların yansıttığı sezinlemeler iç içe geçmiştir. Karşılıklı bir yer değiştirme söz konusudur. Kalem ve silginin neler yapacağını bildiğinizden onları düşünsel anlamda harekete geçirirsiniz, sonra da düşlerinizde yarattığınız bir yazıyı ortaya çıkartırsınız. Bunu yapmanızın yegâne nedeni ise şudur: Hazır ortada bir kalem ve silgi varken, henüz bir şeyler yazılmamışken (Böylelikle başkasının yazma becerisini ve yaratısını da es geçmiş olursunuz. Bu da size ayrı üstünlük sağlamış olur.), sizde bir özgürlük duygusu yükselecektir. Ancak karşınızda bir metin olsaydı, bu kez, o metni çözümlemek için yapacağınız uğraş da epey farklı olacaktır. Kalemle silginin arkasındaki beyazlığa, hatta buna bir boşluk da diyebiliriz kuşkusuz, sizi doğrudan cezbeden ve içine çeken bir atmosfer yaratır. O kalemle silgiye sahip olmak duygusu, onları dilediğinizce kullanabilmek isteği sayesinde beyazlık içinde kendiniz yer almaktadır. Kalemle silgi ise hiçliğin dışına çıkmıştır artık. Siz orada, tek başınıza kalmış, ne yapacağınızı bilemeden, önceden tasarladığınız düşünceleri ve duyguları nasıl yazacağını hesaplarken, beri yandan kalem ve silgi sizi kendi dekorlarının içine hapsetmiştir.
Kalemin yanında bir silgi olduğunda, tıpkı Çehov’un öykülerinde olduğu gibi, daha ilk sayfada bir tüfek varsa, öykünün ilerleyen sayfalarında kesinlikle kullanılacaktır. Şimdi kaleme dikkatle baktığınızda, kalemin biraz sonra silineceği (tıpkı yazdığı yazılar gibi…) izlenimine kapılırsınız. Böylelikle kalemin de işlevi bitmiştir artık. Ancak ortada çok ciddi bir sorun daha vardır. Peki, şöyle de yorumlayabilir miyiz? Kalem henüz kâğıda bir şeyler yazmadıysa işlevini kullanmamış demektir (Buraya kısa bir açılım yapalım: Ağaç yaprakları, kil tabletler, tahta, bakır… vb. üzerlerinde yazı yazılmadıkça kendi başlarınadır. Onları bizim karşımıza getiren ise üzerlerindeki yazılardır. Yani yazı sayesinde hem kâğıt hem de silgi kendini göstermektedir.) Yazmayan bir kalem bize kalem olarak görünür mü? Kalemin kalem olabilmesi için yazması gerekmektedir. Yazmayan bir kalem atıldır ve hiçbir işe yaramaz. O artık tam anlamıyla madenî ya da ağaçtan yapılmış bir çöptür. Kalemin atıl olması, yazıyı yazmaması durumunda, silginin de bir işe yaramayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kalem henüz kâğıda bir şeyler yazmadıysa işlevselliğini kullanmamış demektir. Yazmayan bir kalem kendi varoluş nedenini de dışlamış olur. Ortaya çıkış nedeni, bir süs objesi olmayan, sadece yazmaya yönelik bir özelliğe sahip olan kalemin durgunluğu, silginin beklediği bir görsellikten söz ediyoruz.
Yazmayan bir kalem varsa ve yazılmamış bir kâğıt/sayfa varsa bu kez de sorunun dibine dalmış oluruz. Şöyle ki kalem kullanılmamışsa silgi de bir işe yaramayacağı için sayfanın da bir anlamı kalmayacaktır. Peki, şimdi siz, yani bu yazıya okuyan kişi, ortada bunların hiçbiri yoksa okuduğunuz yazı ve sayfanın üstündeki kalem ve silgi ne oluyor diye sormayacak mısınız? Yani bir okur olarak, elinizde bir çay ya da kahve fincanı ile okuduğunuz bu yazı sizi felsefi bir derinliğe mi çekmek istiyor diye düşünmez misiniz?
Kalem ve kâğıdın, kendi aralarında bir sayfa/kâğıt olmadan hiçbir işe yaramayacaklarını söyleyebiliriz. Şimdi ortada bir kâğıt görüyor musunuz? Yanıtınız hayır mı? O halde, ortada hiçbir şey yoktur. Bertrand Russell ne diyordu: “Şimdi söylediğim söz yalandır. O halde, ben doğruyu mu söylüyorum?” Basit bir mantık sorusu gibi gelebilir ama hiç de öyle değildir. Bir başka mantık öyküsünü dinleyelim:
“Genç bir adam bir bilgeye gider ve eğitim almak istediğini söyler. Bilge de onu bir güzel sınavdan geçirir.
Bilge, iki parmağını havaya kaldırır. ‘İki hırsız bacadan süzülerek bir eve girer. İçeri vardıklarında birinin yüzü temiz, diğerinin kirlidir. Hangisi yüzünü siler?’
‘Yüzü kirli olan…’ diye yanıt verir, genç adam.
‘Yanlış!’ der, bilge. ‘Yüzü temiz olan, siler.’ Şu basit mantığa bakın: Yüzü kirli olan, temiz olanı görür ve kendi yüzünün de temiz olduğunu düşünür. Yüzü temiz olan ise kirli olanı görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu düşünür. Dolayısıyla silinen, yüzü temiz olandır.’
Bilge aynı soruyu sorar ve hevesli müstakbel öğrenci cevap verir: ‘Yüzü temiz olanın yüzünü sildiğini belirledik zaten.’
‘Yine yanlış!’ der, bilge. ‘İkisi de yüzünü yıkar.’ Şu basit mantığa bakın: Yüzü kirli olan, temiz olanı görür ve kendi yüzünün de temiz olduğunu sanır. Yüzü temiz olan, kirli olanı görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu sanır. Kirli yüzlü adam, temiz yüzlünün silindiğini görünce o da yüzünü siler.’
‘Bunu düşünmemiştim.’ der, genç adam. ‘Beni yine sınayın.’
Bilge gene aynı soruyu tekrarlar, genç adam da ‘İkisi de yüzünü siler.’ diye cevap verir.
‘Yine yanlış!’ der, bilge. ‘Hiçbiri yüzünü silmez. Mantıklı düşünün. Yüzü kirli olan, temiz olana bakar ve kendi yüzünün de temiz olduğunu sanır. Yüzü temiz olan ise arkadaşının kirli yüzünü görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu sanır. Ancak yüzü temiz olan, yüzü kirli olanın yüzünü silmediğini görünce o da yüzünü silmez. Dolayısıyla hiçbiri silmez.’
Genç adam umutsuzdur. ‘Ben derin bir mantık öğrenecek niteliklere sahibim. Lütfen beni bir kez daha sınayın.’ der.
Bilge, aynı soruyu sorar. Delikanlı ise aşikâr cevabı verir. ‘Hiçbiri yüzünü silmez.’
‘Yanlış!’ der, bilge. ‘Aynı bacadan giren iki adamın, birinin yüzünün temiz, diğerinin kirli olur mu?”
Karşımızda duran ve bize bir şeyler anlatmaya çalışan ama bunu genelden özele indirgeyen bir görüntü var. Burada karşımızda görsel bir temsil (imge) ve dilsel bir gösterge (sözcük) ile gerçeklik (nesne) arasında kurulan bir bağlantıyı çözmek ya da yorumlamak istiyoruz. Kalem ve silginin görsel bir temsil (imge) yarattığı söyleyebiliriz. Öte yandan, dilsel bir gösterge (sözcük) ile gerçeklik (nesne) arasında da doğrudan olmasa bile dolaylı bir bağlantı söz konusudur.
Resimde yer alan kalem ve silgi imgeleri resmin altında yazılı olan sözcüklerle sanki bir olumsuzluk içermektedir. Kalem ve silgi ile alttaki yazının çatışkısı, olumsuzlaştırılması ve birbirlerine muhalif olmaları, ilk bakışta, bu durumun bir paradoks olduğunu bile düşündürebilir. Karşımızda duran ve çok iyi tanıdığımız iki imge nasıl olur da alttaki yazılı iki tümceyle yok edilmek istenmektedir? Sözün kısası yazılı olan (yani dil), neye bir gönderme yapmaktadır? Sanki kalem ve silgi, havada asılı kalmış, hiçbir mekân ya da nesneyle bağlantısı yokmuş gibi durmaktadır. Aynı çerçeve içinde ya da aynı görüntü içinde yer alan yazı ve nesneler birbirlerinden bu denli kopuk olabilirler mi? Sürrealist ressamların birçok resimlerinde zaman ve mekân çatışkısı kadar gerçeklik ve dilsel ayrışma da söz konusudur. Doğrudan örnekler vermek yerine, yeniden konumuza dönelim.
Kalem ve silgi için alttaki yazı onların aslında olmadığını söylemektedir. Peki, dilsel anlamda ilk itiraz dilekçesi neye dayanmaktadır? Dilsel bağlamda yapılan bu itirazın temelinde resimdeki kalem ve silgi mi hedef gösterilmiştir yoksa kalem ve silginin desenleri mi? Yazıdaki sözü bir kez alıntılayalım: “Burada kalem ve silgi yok! Gözünüz sizi yanıltıyor!” Resim sanatı üzerinden gidecek olursak, kalem ve silginin görüntüdekiler mi yoksa onların desenleri mi ya da hangi kalem ve silgi oldukları belirsizdir. Her ikisi de imgesel bir tasarım ürünüdür ve dilsel anlamdan bağımsız bir işlevsellik içermektedir. Bu konuda biraz daha derinleşelim ve bakalım karşımıza neler çıkacak?
Karşımızdaki iki imgenin ve onların -olası- desenlerinin ölçümlü salınımları, nesnel gösterimleri ve resimdeki gibi atıl durmalarına karşılık dilsel yapının kendine özgü açınlayıcı (Tanrısal irade dışında…) bir yazıt gibi durmaktadır. Yazının ileri sürdüğü gibi gösterilen, gerçek bir kalem ve silgi değilse, dilsel gösterge nedeniyle, söz konusu iki figürün altında yazılı olan gösterilenle hiçbir uygunluğu yoktur. Aslına bakacak olursanız hem kalem hem de silgi gerçek değildir kuşkusuz. Bu nedenle, tam da burada bir özdeşlik ilkesine aykırılık yoktur. Öte yandan, yazılı metin ile görsel metin, arasında olumsuzlayıcı bir şekilde bu iki figürle dolaylı ilişki içindedir. Resme yoğunlaştığımızda iki figürle yazınsal metni doğrudan ya da dolaylı bir yoldan örtüştürmek isteğimiz bizi ayrı bir açmaza sürüklemektedir. Sözcükler, imgeler, nesneler arasındaki dilsel bağlantının görsel bir okuma yarattığını söyleyebiliriz. Aslında şöyle de bir düşünsel okuma yapabiliriz: Sözcükler ile nesneler arasındaki bağıntılı çatışkıyı ve soyut dolanımı salt görsel tanımsallıkla sezinleyebiliriz. Görsel metin içinde yer alan iki figürün temsil sorunu ile aynı iki figürün yazınsal metin ile bağdaşık ya da salınımlı çekimselliği ise ayrı bir çözümsellik üretmektedir. Nesneleri ve onları temsil eden şeyler (imgeler, sözcükler) arasında doğrudan bir ilişki kurmak kolay değildir. Bu türden bir düşünsel bağlantının kalıcı tortusu yerine daha çok kişisel bir sezinleme ya da öznel bir kanaat yeterli olabilir.
Resimde gösterilen kalem ve silgi gerçek olmadığından, yazınsal metin gereği her ikisi arasında -en azından- zorunlu bir bağlanım yoktur. Bu durumda, hem kalem hem de silgi birer varlık olduğundan (Dil bilimde dil ile ifade edilen her varlık bir göndergedir.), göndergeleri dil bilimde karşıtlayan işaretlere ise gösterge (ses imgesi) denir. İşte bu da bizi şöyle bu sonuca taşıyabilir: Nesne ve gönderge birbirinden bağımsız olabilir mi? Bu çatışkı ya da dilsel sorunsalı yazımızla özdeşleştirmeyi dönüştürebiliriz. Kalem ve silgi kendilerine yüklenilmek istenilen anlamlara gereksinim duymaz aslında. Söz gelimi, kalem ve silgi kendilerine yüklenilmek istenilen imgelere gerek duymadığı gibi, kendi başlarına da bağımsız birer gönderge olarak hem varlıklarını koruyabilirler hem de dış dünyadan bağımsız birer gönderge olarak görselde yer alabilirler. Sözcük ve nesne kopukluğu, görselde yer alan kalem ve silgi, varlıklarıyla, yazılı metin arasındaki oluş ve yok oluş felsefi süreci de tetiklemiş olacaktır. Arkaik bir dönemden günümüze kadar gelen Arketiplerin açınlanması ve bunların nesnelerle bağlantısal yorumsallığı doğrudan bir nedensellik içermez; ayrıca böyle bir nedensellik kavramı ile görsel ve yazılı metin arasındaki salınım ise tam anlamıyla içrek bir sezinleme ile sınırlı kalacaktır. Bu da öznel yorumların anlamın önüne geçtiği düşüncesini doğrulayacaktır. Görseldeki kalem ve silginin varlıksallığı ile sözcüklerin ve imgelerin onlara yönelik bir bağlantı kurması düşüncesi de kendi içinde hapsolmaktadır.
Görselde yer alan yazı ile iki figür arasında yorumsal bakış açımızı sürdürelim. İki figürün görselliği altyazı ile bütünlük kazanmıştır iddiasını farklı okuyabiliriz. Görseldeki metnin bir resim ya da figür olmadığını biliyoruz. Kalem ve silgi ile altyazı bağdaşık olamaz. Figürlerin dilsel öğelerden uzak olması, alttaki metinde ise olumsuzlaşmanın olması nedeniyle, görselin tamamında bir temsil bütünselliği yoktur. Görselde iki figürün temsil ettiği şeyle, gerçeklik olgusu bir anlamda bozulmaktadır. Aradaki bu ilişkisizlik ya da kopukluk diyelim, dolaylı yoldan temsil olarak kabul edilebilir. Gerçeklik temsil değildir ve farklıdır. Görselde iki figürün temsil ettiği düşünce biçimi altyazı ile bağlantısızdır. Michel Foucault Bu Bir Pipo Değil kitabında şunları yazıyor: Resimli bir kitabın sayfasında sözcüklerin üzerinde ve desenlerin altında uzayıp duran ve onlara her zaman ortak bir sınır çizen küçük araya dikkat etme alışkanlığımız yoktur. Oysa sözcükler ve formlar arasındaki bütün gösterme, adlandırma, betimleme ve sınıflandırma bağıntıları sayfanın birkaç milimetrelik bu sakin boşluğunda kurulmuştur (2001: 29).
Dilin özgür kalması, onu daha güçlü ve etkin kılmaktadır. Nesneleri tanımlayan ya da imleyen sözcüklerin kendi içinde özgür kalması demek, böylelikle onun (sözcüklerin) referansa bağımlı olmasını peşinen önleyecektir. Figürsel gösterimle dilin kopukluğu, ikisinin birbirinden özerk bağıntılar kurması, bu sayede dilin uzam ve zamandan bağımsız kalması anlamına da (En azından felsefe açısından) gelecektir. Dilin bu özelliği sayesinde sabit bir görsel ile iletişim kopukluğu, onu doğrudan kendi içinde ve nesneye bakış açısında bir üst ritme ve yoruma taşıyabilir. Dilin özgürlüğü görseldeki iki figürün gerçeklik algısını ters yüz etmiştir. Bunu biraz açmaya çalışalım.
Görselimizde yer alan kalem ve silgi her ne kadar birbirini tamamlar gibi görünse de sonuçta birbirlerinden işlevsel olarak farklıdırlar. Yukarıda kısaca değindiğimiz sesin ya da öznenin olmadığı bir tümcenin anlamsızlığı önemlidir. “Burada kalem ve silgi yok! Gözünüz sizi yanıltıyor!” sözlerini kim söylemektedir. Postmodern bir anlayışla söylersek, yazarın metnin içine girdiğini düşünebiliriz. Ancak böyle midir gerçekten? İki tümceyi oluşturan harflerin her biri başka bir harfle yan yana gelirse, tümcenin anlamı tamamen değişecektir. Birkaç kısa örnek verelim:
“Bu kalem ve silgi yok”
Burada kemliği bilinmeyen birinin “burada” sözcüğünün yansıttığı mekân ya da zamanı dışlayarak sadece “Bu” işaret sıfatıyla gösterime katılması ne anlama gelmektedir?”
“Kalem ve silgi”
Tümceyi böyle kurduğumuzda, bir işaret sıfatı, sayı ve renk sıfatı, zaman ve mekân algısı kayboluyor.
“Gördüğünüz sizi yanıltıyor!”
Tümcesinde ise belirli bir önyargı söz konusudur. Önceki tümcede yer alan “Gözünüz sizi yanıltıyor!” sözlerinde bir esneklik payı vardır. Ayrıca yanıltma payını sadece gözünüze yüklemekte, sizin algı gücünüzü, zihinsel yapınızı, yorum hakkınızı bir anlamda özgür bırakıyor. Sanki ben böyle düşünüyorum, ancak son karar sizindir gibi bir anlam çıkıyor.
“Gördüğünüz sizi yanıltıyor!” Tümcesinde karşınızda gerçekten de bir görsel olduğu imleniyor. Öte yandan, bu görselin belirsizliğin içinde düşsel/imgesel bir siluet olduğu vurgulanıyor. Görseldeki bu iki tümcenin kendi başlarına bir anam taşıdıklarını, ikisinin ya da birinin bile öznel yorumlara açık olduğunu söyleyebiliriz. Sözcüklerin doğrudan görseldeki figürlere değil, kendileriyle bağıntılı kalmaktadır. Bu üçlüyü (kalem, silgi, kâğıt) birbirinden ayırdığımız zaman karşınızda bir boşluk ya da başka sözlerle, bir hiçlik oluşur. Sözünü ettiğimiz bu boşluğu doldurmaya gözünüz (ki sizi yanıltmaya çok müsaittir…) ya da aklınız yardımcı olacaktır.
Yazmayan bir kalem ya da yazan ama şimdilik yazmayan bir kalem neye benzer? Hani şu ünlü Schrödinger’in Kedisi gibidir. Kedinin varlığı yarı yarıyadır. Yani kedi ya ölüdür ya da canlıdır. Peki, hangisi gerçektir? Bunun için kutuyu açmak ve bakmak gerekir.
Bir an için kalem ve silginin -yukarıda- olduğunu hayal edelim. Henüz birbirleriyle ilgili bir çatışkı ya da beklenti içinde olmasınlar. Öte yandan, bir de kâğıdın olduğunu kabullenelim. Tamam, diyeceksiniz, şimdi işlevsellik başlıyor. Kalem sayfaya yazacak, sonra silgi silecek, böylelikle üçü de işlevselliğini yerine getirmiş olacaktır. Hayır, yine yanıldınız. Bu üçünün yan yana ya da üst üste olmasının hiçbir anlamı yoktur. Nikolay Gavriloviç Çernişevski’nin tarzıyla size serzenişte bulunayım, “Biraz mantığınızı çalıştırın, bu yazıyı tam da burada okumayı kesin hatta biraz da geriye çekilip iyice bir düşünün bakalım.” Peki, yeterince düşündünüz mü? Yani bu kadar okudum ama sorunu çözdüm mü diyeceksiniz? Kocaman bir hayır daha sözünü duyacaksanız. Şöyle düşünün, lütfen, bu üçlü ortada olsa bile onları kim kullanacaktır? Gizli ya da açık bir el tarafından kullanılmazlarsa üçü de hiçbir işe yaramayacaktır. Her birinin varlıkları (nesne olmaları anlamında…) yoklukla eşdeğerdir artık. Söz konusu nesneler tek başlarına kaldıklarında işlevsel değildir, demiştik. Yazıyı okurken onları harekete geçiremeyeceğinize göre varlıklarını nasıl kabulleneceksiniz? Sadece gördüğünüze mi inanacaksınız?
Aslında onları görünür kılan, size gözünüzün önünde bir illüzyon yaratan, bu yazıyı okumanızı sağlayan, yazardır. Onun düşleminden çıkmış, sürrealist düşüncesinin yaratıcılığında sizinle paylaşmaya çalıştığı (belki de sizi tuzağa düşürmeye çalıştığı…) zekice bir felsefi oyundur aslında. Hani şu Hollandalı filozof Huizinga’nın ünlü Oyun Kuramı gibi diyelim. Bunu biraz da yazımıza ekleyelim. Yazar seninle bir tür oyun oynuyor. Seni kandırıyor, kafanı karıştırıyor, seni içinden çıkılmaz kör bir labirente sokuyor ve garip sorularla beynini zorluyor. Önce kalem, silgi ve kâğıt çıktı karşına, şimdi de ucube görünümlü, kafası şeytani düşüncelerle dolup taşan, seni bu yazıyı okuduğuna neredeyse pişman eden, anlamsız bulduğun ama yine de okumaktan bir zevk aldığın bu yazı var karşında. Gözlerin harfleri ve tümceleri merakla okuyor, bunların ikinci ya da üçüncü anlamları olmalı diye düşünüyorsun ama bir yanıt bulamıyorsun. Kulaktan dolma bilgilerinle (belki de ansiklopedik demeliyiz…) Hurufilik, Ebcet Hesaplaması, Kabala gibi sözcükler çağrışım yapıyor olmalı. Ancak bu konuları derinlemesine bilmediğin için ne anlama geldiklerini ve bu yazıyla olan bağlantılarını anlamlandıramıyorsun. Harfler tam karşında duruyor işte. Hepsinin hem kendi başlarına hem de yanına diğerleri geldiğinde bir anlamları var. Hatta birden fazla anlamları olması için tümcelerdeki harflerin yer değiştirmeleri gerekiyor ki bu da aynı bir gizem felsefesinin temelini oluşturmaktadır. Harflerin okunuşu (gırtlaktan, genizden, dişlerin arasından, dil uyumlu kullanılarak…), yazılışı her zaman farklı olmuştur. Kalem, kâğıt ve silgi ile başladı, sözü ve konuyu kendine getirdi, bu yazar için, kibirli ve ukala, diyorsun. İstersen başa dönelim yeniden ve ne yazıyordu yazının başlığında: “Burada kalem ve silgi yok! Gözünüz sizi yanıltıyor.” Ha, unutmadan söylemek gerekirse kalem ve silginin işlevsel olması için ortada kâğıt da yok. Şayet kâğıt yoksa bu ikili neye yarayacak ki?
Şimdi gözünüzün gördüğüne mi yoksa bu yazıyı okuduğunuzda kafanızda oluşan düşüncelere mi inanacaksınız? İnsan bazen gördüğünü göremez olur, düşünceleri o anda yoğunsa nesneler/kişiler/olaylar birer silik yazı gibi gözünün önünden gizlice akar gider. Hani şu ünlü "25. Kare" tekniği gibi. Görürsünüz ama görmezsiniz, sadece bilinçaltınızda yer alan bir görüngü söz konusudur. Bu da bizi M. Foucault’un şu sözüne götürüyor:
“Bir gün gelecek ve zaman, bir dizi boyunca sonsuz olarak iletilen andırışla, görüntünün kendisi, taşıdığı adla birlikte, kimliğini kaybedecektir” (2001: 51).






