Sessizin Payı edebiyatla, gündelik hayatla, siyasetle ve elbette kendimizle kurduğumuz ilişkiyi yeniden gözden geçirmemizin önemini vurgularken, siyasetin esas meselesinin en incelikli biçimde edebiyattan geçtiğini, siyaset, edebiyat ve özgürlüğün baş döndürücü ve dönüştürücü biçimde birbirine eklemlendiğini gösteriyor bize.
[button]Deniz Gündoğan İbrişim[/button]
Nietzsche güçlü insanı, güçlü iradesi olan insan olarak tanımlar
Böyle Buyurdu Zerdüşt’te. Nietzsche’ye göre, yalnız irade gücü, güçlü olmanın göstergesidir. İyi insan, politik anlamda güçlü olan insan değil, metafizik ve ahlak anlamında güçlü olan insandır. Bu anlamda üstün insan, hiçbir zaman kendini küçük ve zayıf hissetmez. Üstün insan, Nietzsche’ye göre iyinin ve kötünün ötesindedir; mevcut ahlaki düzeni yadsıyarak kendi değerlerini oluşturur.
Böyle Buyurdu Zerdüşt’te insan önce bir deve olacaktır. Deve hayvanların en fazla yük taşıyanıdır. “Sen müstahak olduğun için bu yükü taşımalısın.” Başkalarının ortaya çıkarmış olduğu geleneksel değerleri yük gibi taşır. Bu noktada deve gururunu kırabilmek için aşağılanmayı ister, güdülmeyi arzulayarak, “Evet,” der. Bu “evet” düşünmeden itaat edip görevini yapmaya işaret eder. Ne var ki bu durum insan için zincire vurulmakla eşittir. İkinci basamakta deve aslana dönüşür. Aslan, geleneksel değerlere karşı gelen isyanın sembolüdür. Aslan, “Hayır,” der. Değerlerin değişmesini ister. Tanrıların düşmanı olur. Üçüncü basamaktaysa aslan, çocuğa dönüşür. Çocuk da, “Evet,” der. Ne var ki bu “evet” itaat etme isteği değildir. Aksine, kendinin efendisi olma arzusunun “evet”idir. Çocuk, gönlünce oyun oynayabilme iradesinin gücüyle evet.

Nurdan Gürbilek
Sessizin Payı’nda (2015) J.M. Coetzee’nin, “Sesini yitirmişlerin yankısı olabilir mi edebiyat,” diye sorarken, güçlü insanı derinlere gömen ya da yoksunluk ve yoksulluk nedeniyle gömmek zorunda kalan sessizin payına neler düştüğünü gösteriyor.
Sessizin Payı edebiyatla, gündelik hayatla, siyasetle ve elbette kendimizle kurduğumuz ilişkiyi yeniden gözden geçirmemizin önemini vurgularken, siyasetin esas meselesinin en incelikli biçimde edebiyattan geçtiğini, siyaset, edebiyat ve özgürlüğün baş döndürücü ve dönüştürücü biçimde birbirine eklemlendiğini gösteriyor bize.
Sessizin Payı’nda konuşanlar sessizlerin hikâyesini anlatamaz, çünkü o hikâyelerin sahipleri değillerdir. Söz konusu olan onların hikâyesi de değildir. Ancak tümüyle sessiz kalanlar kendi hikâyelerini dillendiremez. Bugün, sosyal ve politik değişimin en çok hoyratlaştığı noktada sessizin payına ne düşüyor ve ne düşürülüyor sorusu her zamankinden daha önemli; cevaplar da kritik.
Gürbilek, önceki incelemelerinde olduğu gibi –özellikle
Yer Değiştiren Gölge (1995),
Ev Ödevi (1999),
Kör Ayna Kayıp Şark (2004) ve
Mağdurun Dili (2008)– fikirsel incelemelerini kuramsal ve kavramsal zemine oturtarak arıyor bu soruların yanıtını. Edebiyat ile dışarıdan gelen hayatı, bu ikilinin orta alandaki kritik salınışlarını ortaya koyarken, ayrımcılık ve haksızlığın en keskin sessizliğinde Nietzsche’nin evet diyerek gönlünce oynamak isteyen çocuğun/bireyin çeşitli izdüşümlerini gösteriyor. Dostoyevski’de adaletin, Coetzee’de utançtan devşirilen travmatik belleğin, Peyami Safa’da kültürel kutuplaşmanın neye ışık düşürdüğünün ve neyi görünmez kıldığının göstergesi Doğu-Batı kutuplaşma izleklerinin peşinden gidiyor. Orhan Kemal’de çıplak sözün güç kazandığı alanda seyreden haksızlık, haksızlığa eklemlenen sözde merhameti ve haysiyeti, Tolstoy’da edebiyat ve insan psikolojisinin birleştiği vicdanı incelerken, bu meselelerin gerektirdiği biçimsel bir üslupla yazıyor Gürbilek.
Bu noktada, Terry Eagleton’ın “Edebiyat nedir?” başlıklı giriş yazısında tanımladığı edebi dili, başka deyişle günlük dili “yoğunlaştıran” ve günlük dilden “sistematik olarak sapan” bir dil tanımını Gürbilek’te görmek çok mümkün. Öte yandan kavramlara, incelemelerine gene de daha geniş ve kuşkulu yaklaşıyor Gürbilek. Bu yaklaşımı kavramsal ve kuramsal hareket zemininde farklı seslere kulak vermemize olanak sağlıyor.
Kitapta yer alan ilk inceleme “Suç ve Ceza”, Dostoyevski’nin Raskolnikov’unu, “şeytanın avukatı” Verges’i, Eichmann’ı ve Kenan Evren’i aynı çatı altında buluşturuyor. Gürbilek edebiyatı okurken tarih ve siyasetin
Suç ve Ceza’yı okumada metne nasıl ışık düşürdüğünün altını çiziyor. Dahası, şahitlik etmenin olanaklılığı/olanaksızlığı çerçevesinde şahitliğin poetikasına ve etiğine dair incelikli çözümlemeler yaparken, dışarıdaki hayatın da edebiyata nasıl ışık düşürdüğünü ve dolayısıyla metinlere sinen politik duyarlılıkların nasıl güçlü ve canlı bir direnme stratejisi yarattığını çözümlüyor.
Kitapta yazınsal gerçeklik ile merhamet kavramının değişken biçimde birbirinin içine geçtiğini, merhametin farklı bir okumasını Orhan Kemal incelemesinde görüyoruz. 1950’lerde sokak çocuklarını, işçi çocuklarını, yoksul çocukları anlatan iki yazar vardı. Biri, Kemalettin Tuğcu, diğeri Orhan Kemal, diyor Gürbilek. Ancak bugüne değin, farklı etnik gruplardan ve sınıflardan gelen kişilerin tümüyle sessizleştirilip kurban hale getirilmesinin hâlâ çok canlı olduğu günümüze kadar uzanan yazarın Orhan Kemal olduğu söylenebilir. Gürbilek de bu izlekte şöyle soruyor: “Orhan Kemal’de olduğunu söylediğimiz şey merhamet mi gerçekten? Tuğcu’nun ‘yoksul ama haysiyetli’sindeki teselliyi ortadan kaldıran, haysiyetin neden hep yoksula yakıştırıldığını soran bir yazar Orhan Kemal.”
Gürbilek
Sessizin Payı’nda, duyulmayan seslerin kendi sesimizle karşılaşıp duyulur olduğu en saf anlara odaklanıyor. Tıpkı
Jane Eyre’ı okurken tavan arasındaki “deli” kadın Bertha’nın payına düşenlerin izini sürmek istediğimiz ya da Ralph Ellison’ın
Görülmeyen Adamı’ndaki siyah anlatıcının egemen beyaz kültür içindeki büyüme sancısına eşlik ettiğimiz gibi, sessizlerin tamir edilemeyen bir sessizlikte/yoksunlukta birbirlerine ve bize ne söylediklerine kulak veriyoruz. Ya da Auschwitz ve Buchenwald’da tanıklığın olanaksızlığına şahitlik etmiş Jean Améry’nin zihninin derinliklerinde yas tutmanın ve dile gelmenin olanaksızlığıyla karşılaşıyoruz. Bu noktada Gürbilek’in metinlerindeki soruların Roboski’ye, sokaktaki çocuklara, oradan Kazlıçeşme’ye ya da Gezi Direnişi’ne değin uzanması tarih, siyaset, edebiyat ve dışarıdaki hayatın ya da aslında büyük kültürel yarılmalarla ideolojik kurguların ne derece birbiriyle eklemlendiklerine dair incelikli bir okuma. Bu anlamda Gürbilek, edebiyatın yaşamın felaketlerine ve yasa direnmenin yolunu açtığını pekiştirirken, edebiyatın böylesi sancılara karşı sağaltıcı yanını da yeniden görünür kılıyor.
Acıyla düşünmeyi öğrenmek, diyordu Maurice Blanchot
Yıkımın Yazısı’nda. Yazı ile arasına düşüncesini koyarak yazarı siliyordu Blanchot.
Sessizin Payı’nda, tıpkı Bilge Karasu
’nun bize
Gece’den seslendiği gibi, bütün bu yıkımların içinde varlığın kendisini sildiği ve sessizlikte konuşlandığı anlarda dilsel bütünlüğü sağlanmış bir tanıklık ve direniş zordur. Ancak nefes alan, düşünen, öğrenen, öğreten ve ruhumuza yeniden soluk katan da dildir. Gürbilek ise boşluktan ve sessizlikten anlamı çekip çıkarma deneyimiyle, esasen sessizliğin çoğunlukla politik bir içeriğe sahip olduğu düşüncesini sağlam ve farklı bir birliktelikle okuyor; sınırları genişleterek zihnimize başka türlü bir ruh üflüyor sanki. Kitabı bitirdiğimizdeyse Hannah Arendt’in şu sözü kulağımızda çınlıyor gibidir: “Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha iyi değildir.”
KAYNAKÇA
Maurice Blanchot,
The Writing of the Disaster, University of Nebraska Press, 1995.
Terry Eagleton,
Edebiyat Kuramı, Ayrıntı Yayınları, 1999.
Nurdan Gürbilek,
Sessizin Payı, Metis, 2015.
Frederick Nietzsche,
Böyle Buyurdu Zerdüşt, Tutku Yayınları, 2011.