Yılda elli bin dolar ödüyorsun, gene de yaranamıyorsun şerefsizlere. Neymiş, oğlum okula silah getirmiş. Çocuk bu işte, evde bulduğu boş tabancayı çantasına atmış, tutmuş sınıfta çıkartıp arkadaşlarına hava atmak istemiş. Diyorum ki, “Hocam, tabanca boşmuş işte, kimse bir zarar görmedi. Ben ona zaten cezasını fazla fazla verdim evde, sizden de özür diletmedim mi? Daha ne uzaklaştırması?” Polisi aramadıklarına şükretmeliymişim. “Bak hoca, dedim, bu çocuğun soyadı nedir? Silahtar’dır. Bu ad üç kuşaktır bu millet için silah imal etmiş bir soya aittir. Silah, ister beğen ister beğenme, bizim kanımızdadır, canımızın merkezindedir. Ben Hakk’ın rahmetine kavuşunca işin başına bu velet geçecektir, o yüzden şimdiden silahı tanıması, bilmesi lazım.” Olmadı. Herif vazgeçmedi bir türlü. Oğlan bir hafta boş beleş gezindi evin içinde. Elimin altına geldikçe dövdüm, sinirimi ondan çıkardım. Benim bir huyum vardır, birine sinirlendim mi o adamın mahvına sebep olurum. Hocayı önce vurdurmayı düşündüm, vazgeçtim, karısıyla çocuklarını vurdurmaya niyetlendim. O da kafi gelmedi. Hem fazla pislik bulaşacaktı paçalarıma. Sonra aylarca silkele dur. Kansız olmalı, diye karar verdim, kansız ve kupkuru.
Ne yaparım, nasıl bir yol bulurum derken uykum da huzurum da terk etti beni, geceleri tavanı seyredip durdum. Bir gece ter içinde yataktan çıktım, alt kata indim, bir iki duble atayım da kafam gevşesin diye. Bir de göreyim ki bizim kopil karanlıkta geçmiş pencerenin önüne, elindeki tabancayı boğaza doğru doğrultmuş, “dışın, dışın” diyor sessiz sessiz. Camdaki yansımasına mı ateş ediyor İstanbul’a mı belli değil. Düzgün tut şunu, diye seslendim arkasından. Korkudan sıçradı velet, tabanca elinden düştü, tok seslerle halıda yuvarlandı. Onu korkutunca içim acır gibi bir şey oldu, “Kaldır silahı yerden,” dedim. Yanına gidip tabancayı nasıl tutacağını öğrettim. “Gez-göz-arpacık,” dedim, “ateş et.” Tetiği çekti, boşluğa düştü horoz. Anladın mı, dedim. Başını salladı. Anladığını gördüm gözlerinde. O anda beynimde şimşekler çaktı, barut gibi bir fikir patladı aklımda.
Ertesi gün cumaydı, cebimdeki tüm vekilleri eve çağırıp sohbet sofrasına topladım. “Bu işi, dedim, yapacaksınız.” İtiraz ettiler, “Yapmayın beyefendi dediler, nasıl olur, kim ikna olur buna?” “Yapacaksınız,” dedim. “Musluğu açacağım, kimler açsa doyurulacak, yollar hangi ceplerden geçiyorsa hepsi doldurulacak.” “Tamam da, dediler, millete nasıl satacağız?” Sırtımı onlara döndüm, gece oğlanla talim yaptığımız yerden boğaza baktım. “Devletimiz, tarihinin her döneminde olduğu gibi bugün de büyük tehditler altındadır. Bekasına yönelik içerden ve dışardan hain saldırıların arkası gelmemektedir. Kolluk kuvvetlerimiz şimdiye dek kutsal görevlerini en iyi şekilde icra etmişleridir, ancak bu yükün tümünü ilelebet sırtlanmalarını ummak şüphesiz başka türlü bir hıyanetin göstergesidir. Bu sebepten, aziz milletimizin her bir ferdini savunma hususunda eğitmek ve donatmak biz imkân sahiplerinin bu vatana en büyük borcudur.” Vekillerden biri –en kıdemlisi– yerinden kalktı, ceketini ilikleyip karşımda durdu, yutkundu. “Siz, beyefendi,” dedi, “siz bir aslansınız.”
Musluk açıldı, sular şırıl şırıl akmaya başladı. Tepelerdeki karlar ısınıp eridi, hızlıca bir meclis komisyonu kuruldu. Kavgalar, gürültüler, itirazlar, imzalar derken bir torba yasa ile tüm ilköğretim ve lise müfredatına Temel Atıcılık Beceleri ve Ateşli Silahlar Eğitimi dersi eklendi. Birkaç ay içinde, yurdumuzun dört bir yanındaki okullarda her öğrenciye zimmetli birer tabanca bulunacak. Yüreğine kir değmemiş milyonlarca evladımızın o körpecik elleriyle kavrayacağı kabzaların üstünde gümüşi harflerle Silahtar yazacağını bilmek, diyebilirim ki, gözlerimi dolduruyor.
Bitti mi sandınız? Bitmedi. Dinleyin de son kurşun nereye sıkılır, öğrenin. Müsteşarı araya soktum, bizim inatçı hocayı branşından aldırıp atıcılık dersine öğretmen yaptırdım. Şimdi benim poligonlarımdan birinde eğitim alıyor. Silah patlarken gözlerini kırpmamayı bir türlü öğrenemedi, hoşaf kılıklı.
Ben adamın mahvına sebep olurum. Dedim mi, demedim mi?