Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Mart 2025

Öykü

Birbirimize Zaman Vermeyelim

Ekin Deniz Kuzu

Paylaş

2

0


Üvertür

4/4’lük bavul ritmi. 120 BPM.

1

Sıradan, ilkokullu veledin tekiyim. Boyum kısa falan. Acayip zayıfım, çırpı bacak dediklerinden. Kalamış’taydık o zamanlar. Şimdilik her şey yerli yerinde, yolunda gözüküyordu. Mutluydum hayatımdan, hayatım mutsuz olmam için pek sınırlıydı. Çok yakında, birkaç adımlık mesafedeki bir okula gidiyordum. Mahallede de pek dışarı çıkmazdım çünkü mahallem yoktu, caddeye bakıyordu apartmanımız; oradan buradan üç-beş çocukla ara sıra komşu bahçelerde top oynardık o kadar.

Babam yoktu gerçi. Sanırım mutsuz hissettiğim tek şey de buydu. Ben iki yaşındayken kalp krizinden gitmiş adam. Adamı hatırlamıyorum bile, o zamanlar hatırlamakla ilgili bir problemim de yok ki. Çocukken ölümle bağ kuramazsın çünkü. Ölümle bağ kurabilmek için önce yeterince yaşamak gerekiyor.

Kafamı bulandırmıyorum böyle gereksiz şeylerle. Annemle anneannem yetiyor bana. Üstelik bir de Selin’im var. Of! Ölüyorum ya. Fena vurgunum. Okul daha başlar başlamaz, ilk günden, ilk andan. O da kara kuru, incecik bir kızdı. Simsiyah saçları çılgına çeviriyordu kalbimi. Selin neredeyse ben de oradaydım. Oyun mu oynuyor, oracıkta bitiveriyordum. İstiklâl Marşı’nda mıyız, sorgusuz sualsiz yanında yöresindeyim. Bir tanecik, akıllı Selin’im hocamıza asla yanlış cevap vermez ama oldu da verdi mi, son düellosuna çıkmış bir şövalye onuruyla savunurdum otoriteye karşı kadınımı. 

Selin, sanırım aşkımın tam olarak farkında değildi. Üstelik kara sevdamı ona ciddiyetle gösteriyordum: Bir ara annemin paltosundan bir ellilik yürüttüm. O zamanlar elli lira devasa bir paraydı. Tüm gün ona kantinden ne isterse aldım. Tost mu, tost. Çikolata mı, çikolata. Meyve suyu mu, en âlâsından. Yakın arkadaşları ne ister? Onlar da çikolata ister mi? İbrahim Abi, şunlardan dört tane daha. Yine de bana pek pas atmıyordu. Hayat 1, ben 0.

Selin’e duyduğum aşkımın nasırlı elleri boğazımı her gün tüm gücüyle sıkarken annem nedense tüm hayatımızı değiştirecek bir karar almak istedi. Bir akşam, yarı yıl tatiline birkaç hafta kalmışken karşıya, Harbiye’ye taşınacağımızı söyledi. “Teyzen oradan iki daire aldı, alt katında biz oturacağız,” dedi. Sen bu “fikir” hakkında ne düşünüyorsun, diye sorma nezaketini gösterdiğinde, zaten karar çoktan sonuca bağlanmıştı. Benim duygularımın, düşüncelerimin, kara sevdamın ne önemi vardı. 

Ağladım tabii. Selin diye. Yoksa taşınmak falan umurumda bile değildi. Selin’i düşünüyordum ben. Ne yapacaktı bensiz. Boğazından o çikolatalar nasıl geçecekti, dondurma yedikten sonra boğazı yumuşasın diye suluğunu ona kim ikram edecekti, ebelemece oynarken yere düştüğünde kanayan dizine yara bandını ilk kim yapıştıracaktı. Bunlar işin en kötüsü bile değildi. En kötüsü: Onu başka sınıflardaki kurtlardan kim koruyacaktı. Ben kendimi yerden yere, duvardan duvara vurup ağlarken annem Efes tombulunu doldurduğu bardağından üst üste yudumlar alıp sadece susuyordu. Çocuk bedenim aşk acımın ağırlığı altında fazlasıyla ezilmiş olacak ki çok geçmeden yarı baygın, uyuyakaldım.

2

Taşındıktan iki hafta sonra Selin’i kalbime gömdüm, gömdüğüm gibi de unuttum. Aradan dört kış, dört yaz geçti. Birin üstüne dört koy, beşinci sınıf: On ikilik bir delikanlıydım. Harbiye’de, teyzemin bizim için satın aldığı giriş katında hâlâ aynı taburla yaşıyor, okula gidip geliyor, Kalamış’ın temiz hayatını Harbiye’nin Ölçek Sokak’ının pasıyla ancak temizliyordum. 

Bizim binanın hemen aşağısında Ölçek Otopark’ı vardı. Orada takılan piç kurularının ana gelir kalemi oto-teyp hırsızlığıydı. Olmadı mı, tırnakçılıktan yolunu bulurlardı. O da mı olmadı, adım başı travestiye, fahişeye rastlardın bizim sokaklarda, onların komisyonlarına çökerlerdi. Çoğu altın vuruşla ölüp giderdi, ambulans eksik olmazdı sokaklardan. Seviyordum ama mahallemi, güvende hissediyordum. Herkes bizi tanırdı; annemi, anneannemi, teyzemi falan bilirdi. Bir ara teyzemin 98 Reno’sunu çaldılar. Polisten önce Ölçek’tekilere haber uçurduk, nerede lan bu araba diye. Ertesi gün araba tertemiz önümüzdeydi, ön camdaki bir kâğıtta “özür dileriz” yazıyordu. 

Kader mi dersin, kısmet mi dersin, şans mı, ne boksa: Okulum yine birkaç adımlık yürüyüş mesafemdeydi. Hatta öncekinden daha da yakındı, öğle yemeklerinde eve gelirdim yani. O derece. İşte günler böylece geçip giderken bir sabah okula giderken bir sarışına rastladım. Rastladım ve hayatım kaydı. Hem de öyle bir kaydı ki, bir yıldız ya da bir meteor dahi öyle kayamazdı. Halley kuyruklu yıldızı bile ceketini ilikler, saygı duruşuna geçerdi bu kayış karşısında. Yüce bir kayıştı benimki: Kalbime kan pompalayan damarlarımdan, işemek dışında da bir işe yarayabileceğini ilk defa keşfettiğim kasıklarıma kadar.

Sarışın, benden belli ki büyüktü. Yirmilerinde vardı yoktu. Tertemiz bir surat, kalem yutmuş da iskeleti olmuş gibi dipdiri bir vücut, estetik cerrahları tarafından dudak dolgusu henüz icat edilmediği için tamamen doğal olduğunu bildiğim dolgun mu dolgun dudaklar, karpuz gibi memeler, bir o yana bir bu yana sallanan löplöp bir popo. Aman Allah’ım. Senin yaratan gücüne sığınırım ve af dilerim. Boynum senin yüceliğinin, senin haşmetinin, senin ihtişamımın karşında tüyden incedir. Ama bu. Ama bu nedir ya. Kreatif direktör!

Sarışın’ı gördüğüm andan itibaren tüm hayatımı (yani okuldan bana kalan kadarıyla) ona göre ayarlamaya başladım. Tam karşımızdaki apartmanın giriş katında oturduğunu hemencecik çözdüm. Çoğu zaman ben okula giderken o eve daha yeni dönerdi. Ya taksiden ya da siyah, markasını hatırlamadığım bir otomobilden inerdi; hiç yürüyerek döndüğünü görmedim. O yüzden sabahları hiç gidemedim yanına, halini hatırını, bir can sıkıntısı olup olmadığını soramadım. Arada sırada öğle yemeği için eve dönerken karşılaştığımız da olurdu. Aslında en çok o zamanlar hoşuma giderdi Sarışın. Üstünde eprimiş tişörtleri, kıçında bollaşmış eşofmanları olurdu. Kendime daha da yakın hissederdim. Yüzüne kocaman güneş gözlüklerini takarak markete falan yürürdü. O devasa gözlüklere karşı koyacak gücüm yoktu, göstermezdim kendimi. Öylece bakardım arkasından. 

Bambaşka bir şeydi Sarışın. İster istemez Selin’le karşılaştırıyordum onu. Hah! Selin neydi ki. Bir aşk için aynı yolun yolcusu olmak kolay, götün yiyorsa ayrı yolların aynı yolcusu ol. Ben o yolculuğa göğsümü gererdim ama cürmüm yetmiyordu ki. Hatun çok büyüktü benden, eh, zamanı da zaten kimse okşayamazdı. Yine de Sarışın, kendime dair keşfetmediğim her şeyin sorumlusuydu. İlk defa bir kadın bacaklarımı titretiyor, yutkunduğum tükürüğümü kocaman bir taşa çeviriyor, aynanın karşında kendime beş defa, on defa, yirmi defa bakıp da orada hâlâ küçücük bir velet görmeme sebep oluyordu.

Sonra bir akşam, her şey öylece basit, sakin ve tekdüze giderken, anneannemin ciyaklamalarıyla yerimden zıpladım. Uyuyor muydum, yoksa annemin zorla elime tutuşturduğu kitaplardan birini mi okuyordum emin değilim. Fırladım yani yatağımdan. “Yangın, yangın çıktı! Çok kötü yangın çıktı” diye bağırıyordu anneannem. Ne olduğunu anlamadım bile. Annem dışarı fırladı, ben de anneannemin eteklerinin altından fırlayıp annemin yanına koştum. Karşı apartman yanıyordu. Sarışın’ın apartmanı. Gitmek istedim, yardım etmek istedim; Sarışın’ı kurtarmak, onun kahramanı olmak istedim ama sadece annemin beline sarılabildim. İtfaiyenin geldiğini, otopark piçlerinin her şeyi organize ettiğini, sokağa dökülen mahallelileri, siren seslerini, ambulans ışıklarını hatırlıyorum. Bir de bir ses. Nereden geliyor bilmiyorum, belki de otoparktaki teyplerden biri açık, kulağım sadece metronomu kesiyor: 4/4’lük bir davul ritmi. 

Epilog

Yangın anneannemin abarttığı kadar büyük bir yangın değildi. Anneannem işte. Sarışın’ın oturduğu apartmana bir şey olmadı, Ölçek Sokak hemencecik hayatına kaldığı yerden devam etti. Anneme sonunda Sarışın’a olan aşkımı itiraf ettim. Mektup yaz, mektup yaz diye tutturdu. Bildiği bir şey vardır dedim, yazdım, tüm bunları yazdım. Sarışın’ın hiçbir zaman açmadığı, hatta bir parmak bile aralamadığı beyaz perdeli penceresinin kenarına mektubumu sıkıştırdım.

 

Öyle ya da böyle biraz zaman geçti, ne kadar hatırlamıyorum. Bir öğlen vakti eve dönerken gördüm onu, o da beni gördü. Adımı bağırarak durdurdu beni. Beni çağırdığını fark edince betim benzim buz kesti, döndüm. Hızlı adımlarla yanıma geldi. Kocaman güneş gözlüklerini sarı saçlarının arasına sıkıştırdı. Yüzünde pırıl pırıl bir gülümseme vardı.

“Bana mı âşıksın sen?” diye sordu, alnıma düşen saçlarımı parmaklarıyla yana taradı.

“Evet,” dedim, kendimden emin.

“Çok küçüksün,” dedi, bir kahkaha patlattı.

“Hep böyle kalmayacağım ama.”

“O zaman birbirimize zaman verelim, büyüyünce bul beni,” dedi. 

Yanağımla dudağımın birleştiği yerden öptü, gitti.

Onu bir daha hiç görmedim.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yeni Başlayanlar İçin 7 Güzel Klasik M..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Deniz Sessiz

14 Mayıs 2025

Sıfırdan Bire, Doğaldan Plastiğe!

“Plastik gelecektir,” dedi Profesör gür sesiyle. “Çünkü plastik... eee... insanlardan bile daha iyidir!”Bu geri dönüştürülemeyen, sağlığa olduğu kadar çevreye de zarar veren “kolay şekillendirilebilen” polimer madde, endüstriyi olduğu kadar dünyamızı da ele geçiriyor..

Devamı..

Direniş Politikaları

Michael Walzer

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024