Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Temmuz 2022

Öykü

Büyük İskender'in İsimsiz Deresi - Buğday Tarlasındaki Çocuk

Fazlı Can

Paylaş

1

0


Çok sonraları Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi ile üstü kapatılan Kirazlıdere,1 Dikmen Harbiye yönünden gelir maç yaptığımız boş arsanın arkasından ve Gülhane Hastanesi’nin önünden geçer, bayır aşağıya olan geniş buğday tarlasına komşu olarak devam ederdi. Bazen arkadaşlarımla bu tarlanın içinde oynardık. Kirazlıdere isimsiz bir dereydi: Herkes ona Boklu Dere adını yakıştırırdı.

Gülhane’nin yanındaki kavak ve akasya ağaçlı tepeden bakarken, dere ve tarla Bahçelievler yönünde uzanırdı. O tepeden seyretmeyi çok sevdiğim ince uzun buğday başaklarının rüzgârla birlikte dalgalanarak çizdiği, önce açık yeşil sonra aniden sapsarı olan ve sararınca çocukça huysuzlaşıp hırçınlaşan buğday denizinin üstüne çırılçıplak yatıp onların haline bürünerek buğday tarlasının içinde onunla birleşerek kaybolmak, yağmur yağarken sessizleşen buğdayların yeşil, yeşil değilse sarı denizinde yüzmek, her tarafı maviye boyanmış gökyüzünü ve üstünde sessizce gezinen dost bulutları seyretmek, gökyüzünün gülümseyen mavi gri hep sevgiyle kucaklayan bakışları altında güneşle yağmurla oynamak isterdim.

Hiç yaşamamıştım bu hayalimi. Aslında biraz daha cesur olsaydım yaşayabilirdim: Onlar gibiydim, buğday tenliydim inceydim. Biliyordum, buğdaylar elbirliğiyle bürürlerdi beni kendilerine.

Bu, sadece çok mutlu veya çok mutsuz anlarıma sakladığım, hayaline kıyamadığım, hayalimi bana uyacağını bildiğim arkadaşlarıma söylememiştim. Onu tek başıma yaşamak istesem, nereden çıkacağı belli olmayan sokak köpekleri saldırabilir; kalaycılık yapan anneleriyle birlikte mahalleye gelip başıboş bırakılıp tarlanın civarında dolaşan, suyunun taşkın olduğu zamanlarda asıl adı artık unutulmuş olan Kirazlıdere'de sakınmadan yüzen ben akran poşa çocukları sataşabilirdi bana. Bu hayalimin sadece hayal olarak kalmasını da seviyordum.

Tarlanın Bahçelievler’e doğru bakarken sol tarafındaki sınırını Kirazlıdere, sağ tarafındaki sınırınıysa Anıtkabir’in varla yok arası dikenli tellerle çevrili olan geniş bahçesi belirlerdi. Kirazlıdere'den sonrası; şimdi etrafı demir parmaklıklarla çevrili olan subay lojmanlarının ve Gülhane Hastanesi'nin Etlik'e taşınmasından sonra onun  yerine gelip yerleşen Kara Kuvvetleri’nin binalarının olduğu bölge; yazın öteki bütün renklerin kaybolup her şeyin sapsarı olduğu, sarılı lacivertli çiğdemli gelinciği bol sevecen kır çiçeklerinin, baharın munis açık yeşil yaz gelince buğday sarısı ve dik başlı pisipisilerin, yapışkan zürriyet yayma meraklısı yılışık yeşil ve başka aileden küstah parlak mor dikenlerin, yeşilin adını bilmediğimiz çeşitli tonlarındaki sessiz otların, güzel kokularına rağmen alçakgönüllü yabani kekiklerin dünyasıydı. Aynı bölge kavgacı mizaçlı, kırmızı ve ağırbaşlı, siyah ve apayrı dünyalarında sulh içinde yaşayan, küçük uysal kahverengi karıncaların, upuzun bacaklı sıska ve filozof tavırlı kocaman gözlü gözyaşısız yeşil peygamberdevelerinin, öfkeli öğretmen bakışlı çizgili gri kahverengi siyah çekirgelerin, rengi her mevsim değişen telaşlı umursuz kertenkelelerin, aşikâr gürültülü düzüşmeleri saatlerce süren ekose etekli gezgin kaplumbağaların, ürkek tortop çilli açık kahverengi kirpilerin, küçük konuşkan boz kahverengi tarla farelerinin ve onların can düşmanı kendi silik kopyalarını artlarında kabuk hâlinde bırakıp hep saklanan sarı hareli yılanların ülkesiydi. Arazi, o zamanlarda, ilerisinde bir süvari alayı da olacak şekilde devam ederdi.

Bahar ve yaz aylarında curcunalı bir hayatı olan bu kekik kokulu yabani bitki ve hayvan cumhuriyetinin sınırını çizen Kirazlıdere'yse kendi varlığını inkâr edercesine akardı:

O yıllarda iki yakası yüksekçe dökülmüş dar beton yatağında yosun tutmuş şelaleleri de olan, kirletildiği için kendini artık sevmeyen, adı Boklu Dere’ye dönmüş, benimsediği adı sanki buymuşçasına bu adla anılıp bu küçük düşürücü adın ilk harfleri büyük harflerle yazılan ve artık kanalizasyon büzlerinin gün görmeyen simsiyah karanlığında can çekişen; 

Eski mutlu günlerindeki, antik çağlardaki adı Dikomo’yu artık olmayan Ankara Rumlarının da anımsamadığı, lütuf kazanmak için güzel erkek çocuklarını ona sunmak isteyen aristokrat aileleri nefretle reddeden Büyük İskender’in hiç olmayan oğlan gözdeleriyle birlikte değil, “Aslanlarım" dediği savaşçılarıyla en birikintili yerinde yıkandığı, onunla birlikte Gordion yolcusu olan aslanlarının o yıkandığı için kendilerini de onun gibi cesur yapacağına inandıkları suyunu içmeye doyamadıkları; 

Çok sonraları Osmanlı günlerinde adı Kirazlıdere olan, Ankara’ya bakan Çaldağı’nın zirvesine yakın kaynağından çıkıp içinden geçtiği Karabiberler Çiftliği ve ardından uzandığı içinde kiraz, vişne, ayva, dut, elma, armut, kayısı, ceviz ağaçlarının da bulunduğu, oyukları ataları Büyük İskender’i görmüş arıların balıyla dolu, İkinci Dünya Savaşı sırasında yakacak odun diye kesilip şehrin Rumları, Yahudileri ve Ermenileri gibi yok olan sahipsiz sık ağaçlı meşe ormanında tertemiz akan; 

Çocukluk günleriminse insanlara küs deresiydi o. 

Arkadaşlarımla buğday tarlasında yanı başında oynarken, onun binlerce yılın hikâyelerini ketum sularında taşıdığını akıl edemezdik. Karşı komşusu olan Anıtkabir'in bahçesineyse, yaz günlerinin uzun hiç bitmeyen akşam aydınlığında Japon elması çalmak bahanesiyle, ama aslında serüven yaşamak için; gizlice girmek en büyük tatil eğlencemizdi. Peşimizdeki nöbetçilerin şifreli olduğunu düşündüğümüz, öyle düşündüğümüz için bize daha büyük heyecan veren, düdük seslerini duyarak kısa pantolon cebimizde Anıtkabir’in Bahçelievler’e ve tarlaya bakan yüksek duvarının dibindeki bodur ağaçlardan koparılmış Japon elmalarıyla kovalanmak ve bizim boyumuza ancak yeni ulaşmış ağaçların çalıların arasında saklanmak bize büyük korku heyecan ve zevk verirdi.

O bahçede biz Teksas ve Tommiks oluyorduk. Kendimizden çok büyük gördüğümüz ergenlikten belki henüz çıkmış nöbetçiler de birbirlerine “Ugh” diye selâm veren, bize “Melun soluk yüz!” diyen Kızılderililer veya bizi hainlikle suçlayan Kırmızı Ceketliler oluyorlardı. Bu oyunların içine daha sonraları James Bond’u, hangimizin sevgilisi olacağına bir türlü karar veremediğimiz, onlarla asıl yapılması gerekenin ne olduğunu yavaş yavaş anlamaya başladığımız güzel kadınları ve dünyayı yok etmek isteyen kötü adamları veya bazen de çocuk gözümüzde banka soyarken “Ben işçi parası almam” dediği için kahramanlaşan Necdet Elmas’ı da dâhil edecektik.

Eylül ekim gelince tatilin bitmesiyle birlikte oyunlarımız kısalarak başka şekillere dönüşecek ve sonunda kış, nasıl olduğunu artık öğrendiğimiz erken gelen karanlığıyla, gizemli bir hayat olarak bizi bekliyor olacaktı. Orta üçe geçtiğimiz zamansa, kendimizi iyice büyümüş hissedecektik: Mahallede dikilen fidanların henüz büyümeye vakit bulamadığı sokak aralarında, Anıtkabir’in bahçesinde ve evlerimizin hemen yanındaki hiç bitmeyecek gibi devam eden Devlet İstatistik Enstitüsü, Türk Standartlar Ofisi, Kara Yolları ve Devlet Su İşleri inşaatlarında oynarken capcanlı yaşadığımız, bizden biraz büyük aklı erenler içinse bağrışan çağrışan koşuşan ve kiminin sesi yeni çatlamış yüzünde ilk sivilceleri tomurcuklanmaya başlamış büluğaerdi-ereceklerin şamatasından başka bir şey olmayan; kovboy, banka soyguncusu ve “casusculuk” oyunlarımızı bırakacaktık.

Buğday tarlasıysa lise yıllarımızda hâlâ vardı: Düşününce onu, en büyük ablamın arkadaşı Firuze'yi anımsayarak zihnimde canlandırabiliyorum: Firuze, bize çok yakın olan Alımlı Sokağı'nda (şimdiki adı Ordular Sokağı) annesiyle birlikte yaşıyordu. Kirada oturdukları ve yıllardan beri yıkılacağı söylenen tek katlı evlerinin olduğu sokağın adını, ondan aldığı söylenirdi. Bizim eve sık sık gelir giderdi; annem de babam da onu çok severlerdi.

Firuze ve annesi bir gün aniden kaybolmuş ve uzunca bir süre sonra ablama İstanbul'dan yazdığı mektuplardan, önce Fulya'da bir atölye açtığını; daha sonra Çicek Pasajı'nın üstünde İstiklal Caddesi'ni gören, “Sait Paşa'nın varislerinden çok ucuza kiraladım” dediği bir dairede terzihanesini iyicene büyüttüğünü öğrenmiştik. Birkaç yıl içinde filmlerde, “Türkân Şoray’ın (o sıralarda adı â ile yazılıyordu) kıyafetleri Firuze tarafından hazırlanmıştır” diye, adı geçer olmuştu. Biliyordum ki o gittiği yerlerde de, sokakta yürürken erkeklerin ve kendi kadınlığından şüphelenen kadınların gözlerini alıp, onları duru güzelliğiyle inatlaşan, hiç kimsenin birbirine söyleyemediği hayallerle peşinden sürüklüyordu. Olmadık benzetmeleri olan babamın, belki de omuzlarına akan annesinden aldığını söylediği pembeye çalan sarı saçlarından ötürü, “Üzüm buğusu gibi bu kız, babasız onun için böyle” dediğini hatırlıyorum. Babamın sözünü duymuşçasına, ablamla birlikte bizim evde Burda mecmuasından elbise patronları çıkartırken, “Hiçbir yere ait olmayan buğularda kendimi görüyorum” dediğini duyduğumda içimin ürperdiğini de.

Benim ortaokuldaki hâlime, onun için neler düşündüğümü bilmediği için, çocukmuşum gibi bakan; ablamla süren mektuplaşmalarından, gözlerinin rengindeki adıyla yıllar sonra Sezen Aksu'nun şarkısında hikâyesi anlatılan Firuze'nin o olduğundan emin olduğum alımlı Firuze'yi derenin, tarlayı yalayarak gelen denizi andıran, insanı efsunlayan kokusuyla birlikte hatırlıyorum.

Firuze'nin artık İstanbul'da olduğu, bir lise yaz tatilinin en dolunaylı temmuz gecesinde iki arkadaş tarlayı gören ağaçlıklı tepede içkinin ne olduğu merakıyla Firuze'yi anımsatan buğulu pembe üzümlerin yanında kırmızı şarap içmiştik. Ve tecrübesizliğimiz bizi fena hâlde çarpmıştı. O gece, önümüzde ay ışığının fosforundan alev almaya hazır çırılçıplak uzanan yakamozlu, çocukluğumdan beri arzu duyduğum buğday denizine “Hep benimle kal” dediğimi; aynı gece Firuze'yi en ayıp rüyalarımın içinde gördüğümü ve hayalimdeki hiç yaşamadığım hiç bitmeyecek sevişme gecelerimin hep o geceki gibi olmasını istediğimi anımsıyorum.

Sonradan anlamıştım, her şey bizim gibi sessizce ve aceleyle, nasıl olduğunu anlamadan değişiyordu. Buğday tarlası da bir süre sonra vefasız bir sevgili gibi yok olacak, kenarından yol geçirmek için ve muhtemelen ederinin çok altında istimlak edilecekti.

Resim: 1960 yılında Anıtkabir. Erman Tamur, Suda Suretimiz Çıkıyor: Ankara Dereleri Üzerine Tarihi ve Güncel Bilgiler. Kebikeç Yayınları – Sanat Kitapevi, Ankara, 2012, s. 149. (Kaynak: Erman Tamur koleksiyonu.)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Dijital Sanat Merkezine Dönüştürülen D..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Katie Tobin

2 Temmuz 2025

Sylvia Beach, Nazilere Meydan Okuyan K..

Sylvia Beach, Paris’te açtığı Shakespeare and Company ile yazarları bir araya getirdi ve onlara yaratıcı deneyler ortaya koyabilecekleri bir alan sundu. Aynı zamanda James Joyce’un hamisi olan Beach, modernist hareketin de merkezi figürlerinden biriydi. Pa..

Devamı..

Demokratik Başarılardaki Paradoks

R. H. –. S. Lewandowsky

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024