Körü körüne bir şeylere tapmanın anlamsızlığı, sürekli kendimize kahramanlar yaratıp durmanın yersizliği, evrende her düşüncenin bir parça da olsa hakka sahip olduğu ve önemli olanın farklılığı peşinen yerden yere vurmak değil olgun bir ruhla onu anlamaya çalışmak gerektiği Pamuk'un temel felsefesidir
Büyük yazarda gördüğüm en önemli husus "angaje edebiyat" seviyesine düşmemektir. Balzac'ta, Stendhal’de, Tolstoy'da, Joyce veya Çehov'da gördüğüm şey budur. Onları büyüten şey budur.
Yukarıdaki çıkarımımı -inancımı- Face’te paylaşınca edebiyat sever bir takipçim benden, konuyu biraz daha açmamı, angaje edebiyat söylemi ile tam olarak neyi anlatmak istediğimi açıklamamı istedi. Ona şu cevabı verdim:
“Angaje olmak” ifade bakımından şu anlamı içerir: "Bir şeyi yapmak için sözveride bulunmak, sözlü ya da yazılı olarak, bir şeyi yapmayı üstlenmek, yapmayı üstüne almak." Bu, gerçek sanata ters bir durumdur. Çünkü sanatçı masaya oturduğunda temel amacı ortaya bir güzellik çıkarmaktır. Kimseye bir sözveride bulunmamıştır, bir şeyi yapmayı yazılı veya sözlü olarak üzerine almamıştır.
Stendhal şöyle der: “Roman büyük bir yol üzerinde gezdirilen aynadır. İşte böyle bayım! Kâh göklerin maviliğini yansıtır, kâh yolun çukurlarında biriken çamuru; sonra da kalkar, torbasında ayna taşıyan adamı ahlaksızlıkla suçlarsınız! Aynası, çamuru gösteriyor diye, aynayı suçluyorsunuz! Asıl çamurlu büyük yolu, en çok da suyun birikmesine, çamur olmasına yol açan bayındırlık müfettişi suçlanmalı.”
Stendhal bu sözleri söylese de romanını yazmaya bakanlık müfettişini suçlamak için veya şehrin sokaklarının çamur içinde olduğunu göstermek için başlamamıştır. Eğer bunu yapsaydı bir bakıma angaje olacaktı, Stendhal ise temelde güzelliğin peşindedir ve bu büyük yazarın sarsılmaz değerini veren şey de budur. Elbette Stendhal veya yukarıda isimlerini sıraladığım sanatçılar “eleştirel gerçekçi”dirler ve bu yönleri ile insanı sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi şartlar içinde ele alıp eleştiri süzgecinden geçirmişlerdir ama bunu sanatı öteleyerek, haliyle angaje olarak yapmamışlardır. Nitekim Balzac, gerçek roman yazarının kendisi değil Fransız toplumu olduğunu; kendisinin sadece kalemini yönlendirdiğini söyler.
Başka bir örnek verelim: “Madam Bovary’den her okuyucu kendi durumuna göre birtakım dersler çıkarabilir. Ancak Flaubert’in amacı bu değildir. Realist yazar, gerçeği, estetik bir biçimde sanatın imkanları dahilinde dile getirir. Eserden böyle bir sonucun çıkması, çıkarılması sanatkârdan çok okurun problemidir.”(1)
Başka bir örnekle konuya değineyim: Tolstoy’un ünlü romanı Anna Karenina’da başkahramanımız Anna, yüksek devlet memuru olan kocasını genç bir erkekle aldatır. Bu, Anna’nın da, romanın da felaket tarafını hazırlar. Yalnız burada Tolstoy Anna’nın davranışının haklı haksız taraflarıyla ilgilenmez, amacı bu değildir. O, olanı veya olası olanı anlatmakla ve bunu yaparken en güzeli yaratmakla ilgilenmiştir.
Ardından başka bir edebiyatsever arkadaşım Orhan Pamuk’un zaman zaman angaje düşüp düşmediğini sordu. Ona cevabım da şu şekilde oldu:
Pamuk İstanbullu laik ve öyle böyle kültürlü diyebileceğimiz bir aileden gelir. Zengin de diyebileceğimiz bir aile idi bu. İyi okullarda okudu ve ilk çocukluğunda, orta sınıfı, maddi açıdan fakir olan bir yaşantıyı çok derinden hissedebilecek bir şansa sahip olamadı. (Bazı, uzaktan haberdar olduğu veya sık olmasa da görüştüğü fakir ve kültürsüz akrabaları vardı, diye hatırlıyorum)
Pamuk 52 doğumludur. Onlu yaşlarının girişi ve lise yılları Anadolu'dan İstanbul'a büyük göçlerin olduğu zaman dilimini işaret eder. Taşradan İstanbul'a gelen bu yığın, Pamuk'un hayretle izlediği, anlamaya çalıştığı, hatta bir ölçüde de egzotik bulduğu bir kitle olma özelliği gösterir. Pamuk gerek romanlarında, gerek konuşmalarında, gerekse inceleme ve denemelerinde yabancısı olduğu bu dünyayı anlama adına gecekonduları, İstanbul'un fakir düşmüş arka mahallelerini dolaşır durur; simitçiye, bozacıya, yoğurtçuya kulak verir. Öyle ki, bu dolaşma ve anlama çabaları, içinde yetiştiği laik burjuva sınıfına da (zamanla) temkinli yaklaşmasına neden olur.
Körü körüne bir şeylere tapmanın anlamsızlığı, sürekli kendimize kahramanlar yaratıp durmanın yersizliği, evrende her düşüncenin bir parça da olsa hakka sahip olduğu ve önemli olanın farklılığı peşinen yerden yere vurmak değil olgun bir ruhla onu anlamaya çalışmak gerektiği Pamuk'un temel felsefesidir. Bu sadece Orhan Pamuk’un değil, çağımız romanının ve liberal dünya görüşünün de temel felsefesidir aynı zamanda.
Düşünce dünyasını bu şekilde hazırlayan bir kişinin (Elbette buraya büyük okumalarını da eklemeliyiz. Özellikle: Tolstoy, Dosto, Stendhal, Flaubert, Faulkner, Tanpınar, Borges, T. Mann...) angaje olması çok zordur. Ben Pamuk edebiyatında hiçbir yerde rastlamadım bu duruma. Aksine Pamuk'u sevmemin nedeni de o duruma düşmemesidir.
Umarım büyük yazarlar, angaje edebiyat ve Orhan Pamuk hakkında yeterince açıklayıcı olmuşumdur.
(1) İsmail Çeşitli, Batı Edebiyatında Edebi Akımlar, Akçağ Yayınları, İst., s. 99.






