Hem Batı edebiyatında hem de Batılı olmayan edebiyatta uzun bir geleneğe rağmen büyülü gerçekçiliğin akıllı bir tür olarak düşünülmesi ancak geçen yüzyılda oldu.
“Büyülü gerçekçilik” ifadesi genellikle Latin Amerika edebiyatı ile –muhtemelen ilk olarak Kübalı roman yazarı Alejo Carpentier tarafından bir edebi bağlamda benimsenmesinden dolayı–özdeşleştirilmesine rağmen diğer bölgelerden olan yazarların eserlerinde de bulunmaktadır.
Büyülü gerçekçilik sıklıkla 1940’lardan ortaya çıkan ve devam eden edebi anlayış olan postmodernizmin bir tezahürü olarak düşünüldü.
Alman sanatçı Franz Roh ilk olarak “büyülü gerçekçilik” ifadesini 1925’te, dünyayı gerçekçi olarak tasvir eden ama aynı zamanda rüya benzeri veya gerçeküstü niteliklere de sahip olan, yeni gelişen bir görsel sanat akımını tarif etmek üzere kullandı. İfadenin edebiyattaki kullanımı da kabaca aynı anlamı verir: Büyülü gerçekçiliğin edebi eserleri, dünyayı detaylı, özgün bir şekilde ama doğaüstü veya büyülü olaylarla ve durumlarla, diğer türlü gerçekçi olacak öykülemeleri kusursuz bir şekilde dokuyarak tasvir ederler. Bu türün önemli bir niteliği, karakterlerin bu doğaüstü olayları olağandışı veya sıra dışı olarak algılamadıkları, onlara herhangi bir büyülenme ya da korkuyla karışık huşu olmaksızın serinkanlılıkla tanık olmaları gerçeğidir.
Gabriel García Márquez, bir yazar olarak en önemli görevinin “olağanüstü görünenden gerçek görünen ayıran sınırları yok etmek” olduğunu söyledi.
Büyülü gerçekçiliği dünya çapında ilgiye kavuşturmada en büyük rol Kolombiyalı roman yazarı Gabriel García Márquez. Yüzyıllık Yalnızlık (1967) ve Kolera Günlerinde Aşk (1985) gibi eserler canlı, şehvet dolu ve çoğunlukla kanlı doğaüstü olayları karakterlerin günlük hayatlarına karıştıran türü örnekler. Sıklıkla bu dünyadan olmayan olaylar, yerel folklor unsurlarında demlenir. Birçoğu, bir karakterin cenaze gününde oluşan şiddetli bir sel gibi doğadan işaretler halinde gelir.
Büyülü gerçekçilik, fantezi veya bilimkurgu ile aynı şey değildir. Bu türlerin eserleri farklı gerçekçiliklerde, dünyalarda veya geleceklerde yer alırken; büyülü gerçekçiliğin eserleri gerçek dünyaya sıkı sıkıya bağlı olarak kurgulanır.
Latin Amerika büyülü gerçekçiliğinin diğer öne çıkan eserleri, Jorge Luis Borges’in kısa hikâyelerinin yanı sıra Isabel Allende’nin Ruhlar Evi (1982), Laura Esquivel’in Acı Çikolata (1989) ve Jorge Amado’nun Azizler Savaşı (1988) adlı romanlarını içerir. Ama Salman Rüşdi’nin Geceyarısı Çocukları (1981), Toni Morrison’ın Sevilen (1987) ve Haruki Murakami’nin Zemberek Kuşunun Güncesi kitaplarında olduğu gibi Latin Amerika dışında birçok yazar, hikâyelerinde ve romanlarında büyülü gerçekçiliğin unsurlarını sergilemektedir.
(Kaynak: Entelektüelin Kutsal Kitabı, David S. Kidder & Noah D. Oppenheim, çev.B. Asım Tüccar, Maya Kitap, 2012)
Hazırlayan: M. Gizem Erkol






