Öykünün oluşum gereçlerinin çok büyük oranda kelimeye, cümle kurulumuna, çağrışımsal düzenine dikkat çekecek kadar morfolojik yapıya gelip dayandığını epey bir örnekle bir kurgu şenliğine çevirerek de gösteriyor.
Buzkandilleri, anlam dünyası çok geniş bir öykü kitabı. Bununla konu çeşitliliğinin yaratacağı kaçınılmaz bir sonucu değil, hep benzer temalara dönse de yazarın ufak tefek parlak detaylarla olanaklarını araştırdığı bir tür derinlik ihtiyacını kastediyorum. Küçük Dertler ile bizi kıyısına yaklaştırdığı kimi yaşamsal sorunlara Kadire Bozkurt birçok öyküsünde aslında yazınsal karşılıklar aradığını göstermişti, ama bu son kitabında öykünün oluşum gereçlerinin çok büyük oranda kelimeye, cümle kurulumuna, çağrışımsal düzenine dikkat çekecek kadar morfolojik yapıya gelip dayandığını epey bir örnekle bir kurgu şenliğine çevirerek de gösteriyor. Öykülerin fiil çekimlerindeki zenginliğe ve anlam boyutlarına kitap üzerine yazısında Banu Yıldıran Genç detaylarıyla eğilmişti, bu nedenle ben daha genel anlamda sürüp giden birtakım yapısal öğelere dikkat çekeceğim.
Daha ilk öyküde aklımızı karıştıracak manevralar başlar. Babasıyla annesinin ilk karşılaşma ânını henüz birkaç cümleyle bir film karesine yaklaştırır, kadını erkeğin gözünden Ava Gardner’a benzetirken, kurduğumuz hayal sahnesinde oyalanmamıza hiç izin vermeden kısacık paragrafın sonunda kartını açar anlatıcı: İkisi de ancak “iyi zamanlarında” böyle anlatıyorlardır hikâyeyi, gerisi yine ikisi için de tatsız bir evliliğin işaretlerinden ibarettir. Burada anlatıcının onların çocuğu oluşuna sırf yakından aktaracağı bilgiler için dikkat göstermeyiz, durup durup hikâyeyi bir film, bir fotoğraf karesi gibi dondurarak detaylara girmesinde ikisinin ruh hallerine –yine bir fotoğraf albümüne bakarken olacağı gibi– aslında süreğen bir bilinçle yaklaşacağını ima eden, ilerledikçe ise birer birer yön değiştiren yeni yorumlar, yeni açılımlar getireceğini de görürüz. Kadın kocası olacak adamla ilk kareye girdiği zaman da renkli kloş bir elbise giymiştir, kocası olacak bu adam esrarengiz bir huzursuzluk belirtisiyle ortadan kaybolduğunda farklı bir ihtimal olarak devreye giren yardımsever Nazmi Bey en sonunda eve yemeğe davet edildiğinde de. Ama elbisenin rengindeki küçük değişim, bir keresinde küçük kardeşin burkulan bileğine tedaviye karşılık ücreti “babasının ödediği” söylenerek işaret edilmiş Nazmi Bey, hep bir ihtimal olarak görülmüş Nazmi Bey’in de aslında filmlerde olacağı gibi sahiden de iyi niyetli yardımsever bir komşudan fazlası olmadan kalışı ve bunların resim durgunluğunda naif bir algılar çatışması gibi anlatılıyor oluşu, hepsini yeniden ele alan anlatıcı için sırasıyla: baba, anne, baba yerine geçecek gibi olup geçmeyen bir amca, eski filmlerin ve fotoğrafların bile solduramayacağı parlak renklerdeki kloş elbiseler, görüntülerde tam da çözülemeyen yüz ifadeleri ve öyküyü oluşturan herkesin birbirine yönelik tavırları gibi irili ufaklı birçok “gösterge” üzerinden kuracağı daha derin bir anlatım biçimine vesile olurlar. Belki biraz daha yapay, ama duygusal etkilerini de tümüyle gözden kaçırmayacağı çok özgün, anbean yineleniyormuş yanılsaması yaratan bir anlatım biçimidir bu. Oluşmakta olan da, ortaya çıkan da hep kendine dönen bir dilsel düzenden ibarettir sanki: Nazmi Bey de kayıp baba gibi gider, Batılı filmlerde olacağı gibi özenerek giyilen elbiseler yarı hayal kırıklığı halindeki ve Yeşilçam sahnelerini anımsatan bu akşam yemeğinden sonra birer birer çıkarılır ve kişiler ve ilişkiler birbirlerine her şeyi açığa çıkaracak biçimde ayna tuttuktan sonra, geniş, ümitsizce öyle kalacakmış izlenimi veren bir şimdiki zaman kipi içinde bu öykünün en derin kişisi, yani Anne, en çıplak haliyle bir başına kalır. Öykü bir yanıyla kendi kendini silerek noktalanmıştır, ama sayfalar neyse ki çevrilmek de zorundadır.

Yukarıdaki tek öyküye açtığım parantezde diğer her birine ışık tutan en temel öğeyi bir kere daha, bu kez vurguyla belirtmiş olayım: Hayallere, fotoğraflara, kamera görüntülerine sıkışıp kalan aile hikâyelerinden bahsediyorum. Bu hikâyelerde eşler birbirlerini “berbat” evliliklerden kurtulup bulurlar. Kimi erkeklerin kadına şiddetle, tecavüzle şekillenmiş ve üstü örtülmüş geçmişleri ileriki yaşamlarında karıları tarafından müphem bir ağ gibi, bir gölge gibi hep karşılarına çıkarılır. Kadınlar bilge ve dirayetlidirler. Tuhaf bir benzerlikle neredeyse hep iki çocuğa sahip anne babaların yaşamı yine bu çocukların bilinçli ya da bilinçsiz varlığıyla asıl kimliğine kavuşur. Bu nedenle ikiz olan biri erkek diğeri kız iki kardeşin ensest bir ilişki sonucu aileyi ölümcül gerginlikte bir hesaplaşmaya sokmasını da bir tek o öykünün gerçeği olarak değil, hepsine dağılabilecek, karışan rollerin izdüşümü gibi de okuruz ve kafamızdaki tuhaflıklar, kuşku izleri yeni düzlemler edinmiş olur. Kadire Bozkurt kimi zaman birbirlerine iyice yaklaştırarak, sözgelimi kuşlar (kuşçular, büyük kara kuşlar, sığırcıklar, saksağanlar, porselen kuşlar…), bıyıklı ya da bıyıksız oluşlarıyla sosyal okumalara tutabildiği erkekler, birbirlerinin yerine geçen kadınlar, vs. üzerinden hep ortak bir şeylere temas ederek bizi küçük algı oyunlarına hapsedecek bir kelimeler anaforu yaratmakla kalmaz, buralardan yavaş yavaş bazı temel duyguların adeta arkeolojisine de girişir. Yazar bunun yazınsal gereçlerle o kadar bilincindedir ki, "Korku" veya "Utanç" diye başlık verdiği bazı öyküleri sırf orada vücut bulan ruh hali ve atmosfer öylesini gerektirdiği için değil, aynı zamanda diğer bütün öyküler de ağır ağır onlara eklemlenebileceği için tasarladığını düşünürüz. Bağlantılar, imalar, hatırlatma işaretleri asla dinmez ve "Buzdolabı" öyküsünde bu gereç aracılığıyla bir karıkoca anlaşmazlığını sarsıcı ve oldukça karmaşık ruh durumları üzerinden aktardıktan hemen sonra, "Utanç" öyküsünde buzdolabının yerini usulca ve şüpheyle şimdi çamaşır makinesinin aldığını okuduğumuzda dikkatimiz ev içlerine gündeliğin baygın şartlanmalarını çok aşarak yönelmiş olur.
Fazlalıklardan arındırılmış son derece “ekonomik” ve serinkanlı bir anlatıma dayandığı için belki, öyküleri daha okurken unutamayacağımızı da anlıyoruz.
Buradan da, öykülerin duygulardan veya tıkış tıkış maddi gündelik detaylardan (bu detaylar hep çok parlaktır, dakiktir ve en uygun yerdedirler) fazlasını barındırdıklarına, düşüncelere de açılıyor oluşlarına geçebiliriz artık. Öykü deyince özellikle ülkemizde gündelik hayatın sınırlarından pek çıkamayan bir algılayış hali canlandığı için, Buzkandilleri’ndeki çabayı ayrıca görmemiz gerekir. Roman gibi öykünün de bir şeylerin sıralanmış tarihi olmadığını Kundera’dan ilhamla hatırladığımızda, Kadire Bozkurt’un özellikle "Saygıdeğer Bir Kadın", "Hayatın Normal Akışı" gibi bazı öykülerinde kurduğu evreni yine sırf içeriğiyle değil, biçimindeki düşünsel yanla da algılamaya başlarız. "Hayatın Normal Akışı" öylesine açıkça diyaloglara, sürüp giden bir ritme dayalıdır ki, ancak anlatıcının hikâyenin unsurlarına mesafesini okur dikkatimizle doğru belirlediğimizde alttan alta ilerleyen deneme havasını, düşüncelerle olgular arasındaki küçük elverişli boşlukları fark ederiz. (Yine karşımıza çıkan kloş elbise, iki çocuklu anne, bıyık gibi yinelenen kelimeler de bu arada başka türlü işlevsel parıltılar ediniyorlar; verilecek bir mesajı elden ele diğer öykülere aktarmakla yükümlüymüş gibi bu kısa, din-hayat ikiliğini oya gibi işleyen öykünün anlam dünyasını daha da yoğunlaştırarak, birbirlerinden pek uzaklaşmadan yerli yerinde duruyorlardır.) "Saygıdeğer Bir Kadın"ı ise, uzun uzadıya açmaya bile girişmeden, sırf oluşumundaki hızlı geçişleri izleyen belirli, daha detayına inilmiş sahnelemeleriyle, sonra devam eden geniş zaman aralıklarıyla ve nihayet son cümlesine sığan yine sıkıştırılmış “tek” cümlesiyle (bütün öykülerin düzenleniş biçimlerine yuva gibi de) düşünebiliriz belki: Biri geçkince, diğeri daha genç iki (düzen tanımayan) kadın öykünün sonunda kuaför dükkânının önünden yeşillikler, saksağanlar arasında yuvarlanan çocukları ve onları izleyen anneleri seyrederler. “Havayı mı, çocuklarla annelerini mi, yoksa kuşları mı kastettiği belli olmayan” genç kız bu manzarayı çok güzel bulduğunu söyler ve diğeri, “Güzel tabii,” diye karşılık verir. “Güzel olmaz mı.”
Buzkandilleri’nde toplanan öyküler kendi içlerinde ve birbirlerine taşırarak anlam dünyalarını yansıtabilmenin en sorunsuz yolunu ne kelimelerin bir araya gelişini tümüyle unutturmakta ne de gösterişli ifadelerde arıyor. Fazlalıklardan arındırılmış son derece “ekonomik” ve serinkanlı bir anlatıma dayandığı için belki, öyküleri daha okurken unutamayacağımızı da anlıyoruz. Birbirlerine mesafeleri öyle incelikle tasarlanmış ki, kuracağımız akrabalık bağlarını kitabın büyülü havasından aslında bir an bile kopmadan yapıyor olduğumuzu bir noktada kabul ettiğimizde ise, kendi algımızın sınırlarını kelimenin en saf anlamıyla bu güzel öykülerin iradesine açmanın itirafı sonunda yine yazınsal bir meseleye dönüşmüş oluyor. Belki de ilahi bir şakaya, çünkü Buzkandilleri bir an bile edebi iddiasının altında kalmıyor.






