Tekliğin Türküsü: Teklikten Doğan Çokluk
19 Şubat 2019 Edebiyat

Tekliğin Türküsü: Teklikten Doğan Çokluk


Twitter'da Paylaş
0

Sevgi Soysal, ha tutsaklığa ha özgürlüğe, ha tekliğe ha çokluğa açılan bir kapı işaret ediyor.

Sevgi Soysal, kitaplaşmamış hikâyelerini, sanat yazılarını, çevirilerini ve röportajlarını okurla buluşturan Tekliğin Türküsü’nde, kendini “teklik” düşüncesinin etrafında dönen yazılarla inşa ediyor. Kitap ilk bakışta birbirinden bağımsız birçok metinden oluşmuş gibi gözükse de, aslında Soysal’ın hem bilinçli hem de bilinçsiz bir şekilde durmadan deştiği “teklik” düşüncesi, bireyin topluma karşı olan tekliği, kadının erkeğe karşı tekliği ve bireyin kendi kendisi karşısındaki tekliği, kitaptaki metinleri birbirine bağlayan, kitabı bütün haline getiren en önemli unsur.

Kitaba adını veren “Tekliğin Türküsü” adlı hikâyesinde Soysal’ın betimlediği karakter, kendi tekliğiyle birleşen ve o biricikliğin içinde acıyla oturan bir siluet, bir görüntü, kanlı canlı bir varlıktan çok sanki bir imge. Karakterin keskin bir anlatımla betimlenmemesi onu herkesin –bütün kadınları– içine alabileceği, özdeşleşebileceği bir noktaya taşıyor. Toplumun onlara biçtiği cinsiyet rollerinin karşısında, kocalarının karşısında tek kalan bütün kadınların kusuşu oluveriyor, karakterin ansızın kendi içerilerine kusuşu. Tekliğe ve tekliğin neden olduğu o bulantıya rağmen Soysal’ın karakterleri her zaman olumsuz ve acı dolu bir anlatım içerisinde aktarılmıyor okura; bunun örneğini de “Nereye de Gidiyon Kız Cennet?” hikâyesinde, yine adı sanı, belirli bir kimliği olmayan ve çokluğunu böyle yaratan karakterinin yaşamak hakkındaki düşüncelerinde görüyoruz.

“Bayılırım ben yaşamaya anladın mı? Çatlasan da patlasan da bayılırım. Kemiklerime ışıdı mı sabah güneşi keyfimden çığlık atasım gelir. Bin yılın birinde çırılçıplak denize girebilmek on yıl aranızda otlamak için yeter de artar bana.” ( s. 46) Bu cümlelerde, aslında Soysal’ın kendisini tek bırakan toplumda neden yaşamaya devam ettiğine dair izler bulmak mümkün. Karakteri aracılığıyla kendisinin ve kendi gibi hisseden herkesin isyanını yumuşak bir tonda insanlara aktaran Soysal, bu tek kalmanın yarattığı birlikten ve çokluktan haberdar sanki.

Tamamıyla ataerkil bir düzene sahip olan bu topluma karşı olan isyanını Soysal özgün bir üslupla, bir şeyleri kırıp dökmeden anlatıyor.

Toplumun dayattığı her an doğru, kusursuz ve yararlı olma zorunluluğuna karşı çıktığı bir başka hikâyesinde, isyanından ve tekliğinden doğan çokluğunun altını şu cümlelerle çiziyor;  “Öncü kadın heykeli olmaya niyetim yok benim. Bin yanlış adım atacağım daha. Yanlış sözler etmek daha. Sizi tedirgin etmek eylemlerimle en azından…” ( s. 49) Soysal’ın sahip olduğu teklik, akıllara gelen ilk anlamıyla yalnız kalmak ve bundan mütevellit güçsüz olmak değil, tam aksine ona güç veren, ona ve onunla aynı hislere, aynı yaşantılara sahip tüm kadınlara toplumda ses veren bir teklik. Neredeyse hikâyelerinde yer alan bütün karakterler toplum karşısında tek bırakılmış, birey olmanın ve biricikliğin acısını çeken kişiler; yeraltına kaçan üç arkadaş, şişenin içinde yenişip duran böcekler, toplumun dayattığı cinsiyet rollerinin içinde kaybolmuş kadınlar… Tamamıyla ataerkil bir düzene sahip olan bu topluma karşı olan isyanını Soysal özgün bir üslupla, bir şeyleri kırıp dökmeden anlatıyor. Soysal’ın etkilendiği yazarların çoğu da (Brecht, Kierkergaard, Borchert, Tucholsky) kendi toplumları tarafından tek bırakılmış, ideolojileri, düşünceleri ve savundukları yüzünden yalnızlığa mahkûm edilmiş kimseler. Savaşın, toplumda süregiden yanlışlıkların karşısında durmuş ya da durmaya çalışmış kişilere Soysal’ın yüzünü dönmesi, onların düşüncelerini kendi diline katmak için gösterdiği çalışma, okura Soysal’ın hem edebi kişiliğinin hem de siyasi düşüncelerinin nasıl birlikte şekillenip geliştiğini gösteriyor. Soysal’ın ve etkilendiği yazarların içinde bulunduğu bu teklik, okura bugün dahi hitap eden hikâyeler, eleştiri yazıları ve soruşturmalar bırakıyor. Bu tekliğin belki de en güçlü yanı bu…

Mübeccel İzmirli’ye verdiği röportajda, “Ama buraya nasıl geldik ya da kim bizi bırakıp kaçtı? Ben bütün bu kopmuşluğu, tedirginliği, kendini bilmezliği ve bunun bilincine varmayı sade bir biçimde dökebilirsem ne mutlu bana,” derken Soysal, tam da hikâyeleriyle, sanat yazılarıyla, çevirileriyle ve soruşturmalarıyla yaptığı şeyin bir özetini çıkarıyordu. Belki de doğduğundan beri etrafını sarmış olan o tekliği deşmek, bırakılmış olmayı sorgulamak ve üzerine düşünmek Soysal’ı böylesine farklı bir yere koyuyor. Aynı şekilde Adnan Binyazar’a verdiği röportajda bu sefer Soysal, büyükannesi Rosa’dan, teyzesi Tante Rosel’den kendisine doğru uzanan bir çizgi olarak adlandırdığı benzeme korkusunu, bırakmayı ve bırakılmayı inceliyor ve şöyle diyor;

“Ha tutsaklığa gitmiş Rosa –ha özgürlüğe– bunlar birbirine açılan kapılar değil mi? Beni duygulandıran –duygumu yaygınlaştıracak kadar duygulandıran– ‘Bırakmaktır’. Hiçbir şeyi hazırlamadan belki de en gereksiz ve yanlış anda bırakmak.” (s. 293) Soysal’ın aktardığı bu sözler akılda “teklik” hakkında şu soruyu uyandırıyor;  Bir insanın –bu ister Tante Rosa olsun, ister yeraltına inen üç arkadaş olsun, ister içerilerine kusan, biricikliğin en güzel acısı tarafından sarılan o siluet olsun– kendisini tekliğin o acı kucağına bırakmasına neden olan şey nedir? Bu sorunun cevabı Soysal’ın hikâye ve düşünce yazılarında kendini toplum olarak gösterir. Bütün yazılarında, hikâyelerinde, röportajlarında Soysal işte bunu eleştirir ve bunu kendine özgü nahif bir üslupla yapar.

Toplum tarafından tek bırakılmış kişilerle, bırakılmış olmanın içinde uyandırdığı duygularla ve bütün bu olanlara karşı olan isyanıyla kurduğu evrende Sevgi Soysal, ha tutsaklığa ha özgürlüğe, ha tekliğe ha çokluğa açılan bir kapı işaret ediyor okurlarına ve onlara o kapıdan içeri girip kendisiyle beraber hem tek hem çoğul olmalarını salık veriyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR