Kadire Bozkurt anlattıkları kadar anlatımıyla da öne çıkan ve tekniğinden, dilinden mutlaka söz edilmesi gereken bir yazar.
Babam iki yıl arayla epey ağır ve hayati ameliyatlar geçirdi. Birinde on gün, birinde aralıklarla neredeyse bir ay hastanelerdeydik. Devlet hastanelerinde -hele özel oda bulunamamışsa- hastayı ve refakatçiyi neler beklediğini yaşayanlar bilir. Biz üç kız kardeş, arada annem, çok çok yorulmuşsak sadece gece için ayarladığımız damat ya da erkek torunlardan oluşan yedek kuvvetlerle sağ salim çıktık bu zor süreçten.
Türkiye’de devlet hastaneleri refakatçiye sırt dayayan bir sistemle döndüğü için neler yaşadık oralarda... Hasta erkek de kadın da olsa yanında her şeye koşturan yakınının yüzde doksan kadın olduğu gerçeğini gördüm. Babalarının, annelerinin yanında sandalye tepesinde uyumaya çalışanları, elde ördek koşturanları, tekerlekli sandalye için bütün hastaneyi dolaşanları, yemek, su peşinde koşmanın dışında gelen eş dostu ağırlayanları, koltuk değnekleriyle tuvalete götürülmeye çalışılanları... Unutamadığım güzel anlar da var, babamızla ilgilenirken tek başımıza gücümüz yetmediğinde yandaki refakatçinin yardımcı olması, evimiz yakın olduğu için günde iki kere termosla getirdiğimiz demlenmiş çayın yarım saatliğine de olsa yorgunluktan bitap durumdaki insanların yüzüne kondurduğu gülümseme, aynı odada birkaç günlüğüne birer aile gibi olmamız... Ve aklımdaki en net anı, taburcu edildikten sonra bir arkadaşıma söylediğim cümle: Kadınlar olmasa dünya dönmez.
Kadire Bozkurt’un Buzkandilleri’ni okurken aklımda hep bu cümle vardı. Kitaptaki pek çok öykü bu dünyanın yükünü taşıyan kadınlara dair. Öyküler genellikle alt sınıfa ait olsa da aslında bu yük için sınıf ya da statü gerekmediğini, toplumsal eşitsizlik bir yana, sabrımızla, şefkatimizle, bin bir şeyi bir arada düşünüp yapabilen beynimizle doğar doğmaz bu yükü taşımaya başladığımızı düşünüyorum. Öykülerde hayırsız kocalarını, kocaların ailelerini, ne yârdan ne serden geçen evli sevgililerini, bir evin geçim derdini, çocuklarını ve onların bakımlarını, suçlarını, hastalıklarını, bunların birer yük olduğunu bile düşünmeden sırtlayan kadınlarla karşılaştıkça bu dünyayı kuranın da döndürenin de kadınlar olduğuna yine emin oluyorum.
Kadire Bozkurt anlattıkları kadar anlatımıyla da öne çıkan ve tekniğinden, dilinden mutlaka söz edilmesi gereken bir yazar. Hayatın tam içinden seçip çıkardığı öyküler minimal dili, ayrıntı ustalığı ve olabildiğince az açıklama yapıp sezgiyi okura bırakmasıyla daha da etkili oluyor. Bugün öyküyle ilgilenen, atölyelere katılan herkesin duyduğu, bildiği bir şey Amerikan edebiyatının minimal öyküde çığır açmış olduğu. Bu öykülerde jestler, mimikler bile “bir şey” anlatıyor, yazar lafa karışmıyor, açıklamıyor, anlatmayıp gösteriyor. İşte Kadire Bozkurt bu minimalliğe yanaşmış, aktardığı küçücük bir kesitle kirli gerçekçiliğin derin sularına dalabilmiş ve bunu tamamen bize ait yaşamlarla yapmış.
Fiillere Dair Bir Dilbilgisi Dersi
İlk öykü “Ava Ne Olduğunu Bir Türlü Anlayamıyor” en etkileyici öykülerden. Öykünün girişinde anne babasının tanışma hikâyesini onların sözcükleriyle aktaran kız çocuğu, anlatıcımız. Öykünün ilk üç sayfası heba olmuş yaşamları ve mutsuz bir evliliği aktarırken Türkçede fiil zamanlarının kullanımıyla ilgili nefis bir örnek sunuyor. Bu zaman geçişi ustalığını gösterebilmek için biraz fazla alıntı yapacağım.
Önce biraz masal havasıyla, miş’li geçmiş zamanla başlayacağız. “‘Ava Gardner’a benziyordu,’ diyor babam. Kiracı olduğu evin bahçesinde görmüş. Annem iğde ağacının altındaymış, sırtını ağaca yaslamış, ötedeki çitlere doğru bakıyormuş. (...) Babam annemi görür görmez âşık olmuş.”
Anlatıcı aktardıklarında miş’li geçmiş zamandan şimdiki zamana geçerek zamanı hızlandırıyor ve bizi olacaklara hazırlıyor. “Evleniyorlar. Dedem kendilerininkine komşu küçük evi onlara veriyor. Her şey güzel olacağa benziyor.”
Şimdi gelecek zamana atlayacağız. Anlatıcı görmediği, şahit olmadığı bu olayları aktarırken zamanın doğrusallığına uyuyor. Birden geçtiği gelecek zaman bu güzel peri masalını çat diye kesecek. Gelecekte bunlar olacak, hiç hayal kurmayın dercesine net. Bu netliği bize açıklayarak değil, sadece fiil zamanlarıyla sağlıyor. “Babam aradan bir yıl geçmeden işten ayrılacak. Buranın havası bana iyi gelmiyor, diyecek. Nemli. Sabahları her yanım ağrıyor. Böyle söyleyecek.”
Masalın bitişinde tekrar şimdiki zamana dönüyoruz çünkü artık ne tanışma hikâyesinin baştaki büyüsü var ne de geleceğe dair bir umut. Ne olduğunu öğrendik. Şimdi ne olduğunu sanki onlarla yaşamış gibi bize aktarıyor. “Babam istifa ediyor. (...) Resimde annemin üstünde aynı mavi elbise. Yüzü bahçeye dönük, el sallayan teyzelerime bakıyor. O el sallamıyor, başını omzuna eğmiş. (...) Babam direksiyonda gülümsüyor. Kamyonet Kayseri’de bir evin önüne çekiliyor. Bir yıl dolmadan yeniden yükleniyor eşyalar.”
Üç sayfada Ava’nın çilesini, kocasının içinde kurt varmışçasına hiçbir yere sığamadığını öğrendik. Artık bize olay gerekiyor. Küçük kardeşin düşüp ayağını kırmasıyla başlarındaki olmayan erkeğin yerini komşu Nazmi Amca dolduruyor. Ava’yı ve çocukları alıp karda kışta çıkıkçıya götürüyor, hastaneye gidemeyecekleri, sigortalarının olmadığı kısacık bir diyalogdan belli. Komşunun babayı, Halim Bey’i sormasıyla minik bir ayrıntı veriyor bize anlatıcı küçük kız. “‘Halim Bey görünmüyor ne zamandır,’ diyor. ‘Bir yaramazlık yok inşallah.’ ‘Konya’ya gitti,’ diyor annem hemen. ‘Köprü inşaatı vardı orda. Çağırmışlar Halim’i. Apar topar gitti, ne yapsın.’ Sözü bitince hızlıca dudaklarını yalıyor. Yalan söyleyince hep öyle yapar.” Bu ayrıntı önemli. Annenin ne zaman yalan söylediğini bu ayrıntıdan takip edeceğiz.
Öykünün sonunda ıssız bir kasabada bir başına, parasız pulsuz, iki çocukla bırakılmış Ava’nın kendini yeniden bulma gayreti var. Eski Yeşilçam filmlerindeki gibi erzak getirip aileyi yokluyor Nazmi, niyetinin iyi mi kötü mü olduğu hakkında bir fikrimiz yok. Tek bildiğimiz bir süre sonra Ava’nın kendine yeniden elbise dikecek kadar Ava’laşması ve Nazmi’yi akşam yemeğine çağırması. Burada hayatı resimlerle betimleyen kız çocuğunun sıcak aile yemeği tablosunu okuyoruz. “Resimde kır saçlı, gür bıyıklı bir adam var, kahverengi çizgili kazakla kalın fitilli kadife pantolon giyiyor. İki çocuk karşılıklı oturmuş, sıcak yüzünden ikisinin de yanakları pespembe. Çocuklar da adam da kadına bakıyor. Yeşil bir elbise giymiş kadın. Tavandaki çıplak ampulden dökülen ışık en çok kadını aydınlatıyor. Resmin odağında o var. Küçük küpeleri parlıyor. Karşısındaki adama gülümsemeden bakıyor kadın. Yüzündeki anlamı çözemiyoruz.”
Bu resimde Kadire Bozkurt bize neleri anlatmadan sezdiriyor, bir bakalım. Habire çekip giden bir babanın bir türlü tamamlayamadığı tablo bu kez tamamlanmış. Küçük oğlan pek anlamasa da anlatıcı eksikliğin farkında. Dokunmayı sevdiği yumuşacık kürklü paltosuyla, aldığı yiyeceklerle, sevecen ilgisiyle hoşlandığı Nazmi Amca sofrayı tamamlıyor. Genelde üzgün, çaresiz Ava kendine gelmiş, annesinin yeniden elbise dikip giymesi, ruj sürmesi o yaştaki bir kız çocuğunun gözünden kaçmaz. Ava’nın ne beklediğini bilmiyoruz. Yukarıda bahsettiğim Türk filmlerinde söz konusu olan başka gerçeklikleri düşünmüşse de kendince bir karar verdiği belli. Başlarında olmayan bir erkek, iki çocuklu güzel bir kadın, konu komşu, söz, dedikodu... Bunları boşverip çağırıyor Nazmi’yi yemeğe. Biliyoruz. Taşrada bunun kolay olmadığını da. Kadının gülümsemeden bakması belki bunları hesapladığından belki da karşısındaki adamı, ne beklediğini, niye ilgilendiğini sorgulamasından.
Kadının başlattığı son diyaloğun “yenge hanım”la ve çocukların ihtiyacının her şeyin önünde olduğuyla devam etmesi veriyor aslında bize cevabı. İşte yazar yine sadece iki cümleyle, hiçbir biçimde yorumlamadan, açıklamadan okura bu kez hayal kırıklığını sezdiriyor. Sonrasında kızın bakışından annesi: “Annemin dudakları incecik. ‘Sağ olun Nazmi Bey.’”
Anlaşma sağlandı. Ava yerini bildi.
Kitapta iki öyküde rastlayacağımız denli önemli bir karakter Ava. “Koltuklar” öyküsünde kim olduğu açıklanmasa ve bazı değişiklikler olsa da yaşanan Kayseri macerasından, tuvaleti dışarda olan evlerden ve neredeyse ölümle sonuçlanacak doğum hikâyesinden aynı karakter olduğunu çıkarıyoruz. Bu kez zamanın biraz daha ilerisindeyiz. Baba evde. Anne ise daha güçlü.

Yüzyıllara Yayılmış Bir Tabu
Kitapta bahsedilecek, satır satır üstüne konuşulabilecek çok öykü var. İlk öyküye dair bu denli uzun yazdıktan sonra tek bir öyküden daha bahsetmek istiyorum. Yoksa bu yazı uzayıp gidecek. “Utanç” öyküsü daha önce pek çok yabancı romanda, öyküde, filmde ele alındığını gördüğüm ama bizde pek bahsi bile geçmeyen, tabu sayılan bir eylemin etrafında örülmüş. Kadire Bozkurt’un bazı öykülerinde yapmayı sevdiği gibi sonda ters köşeye maruz kalıyoruz okurlar olarak.
Anne ve babanın bir haftadır eve kapandıklarının anlatımıyla başlıyor öykü. Üçüncü kişili anlatım var, Kadire Bozkurt öykülerinde bu üçüncü kişili anlatım hiçbir zaman Tanrı anlatıcı olmuyor diyebilirim. Bozkurt, romanda yazarın işini çok kolaylaştıran ama günümüz modern öyküsünde artık terk edilmesi gerektiğini düşündüğüm Tanrı anlatıcıyı kullanıp olanı biteni açıklamıyor. Bu öyküde de sadece gözlemlenen şeyler anlatılıyor ya da anlatıcı anne ya da babanın o anki düşüncesini söylüyor. Ne olup ne bitmiş, niçin bir haftadır evdeler, bu müthiş bir biçimde seçilen ayrıntılarla, tek bir sözcüğü fazla olmayan doğal diyaloglarla yavaş yavaş sezdirilecek okura. Okurun sezgisine güvenmek o kadar önemli ki öykü yazarlığının asıl başarısı sanırım bu güvenle başlıyor. Okuruna güvenmeyen, her şeyin hakimi olmak isteyen yazar ise geçmişten geleceğe ne olmuş ne bitmiş, kim ne düşünmüş, hatta kullandığı o sözcük ne anlama gelirmiş açıklamaya devam ediyor.
“Mutfak masasında oturuyorlardı. Aralarında hasır ekmek sepetiyle birbirine sarılmış iki çocuk figürü şeklinde parlak seramikten tuzluk biberlik vardı. Çocukların biri siyah öbürü beyaz.” Öykünün başlangıcındaki bu üç cümle ve buradaki ayrıntı bize öykünün neye dair olduğunu açık ediyor aslında. Tabii bunu ilk okumada fark etmemiz mümkün değil, ikinci okumada ayrıntılar tek tek yerine oturuyor.
Masada konuşmadan oturan anna babanın sessizliği eve gelen çamaşır makinesi tamircisiyle bozuluyor. Bir hafta önce bozulmuş çamaşır makinesi. Bu evde bir hafta önce bir şey olmuş ama ne olduğunu bilemiyoruz bir türlü. Bu bizi tedirgin ettikçe evdeki tansiyon da artıyor. Babanın tamircinin kırdığı bir fayansa aşırı abartılı tepki göstermesinden, neredeyse tamirci çocukla aralarında kavga çıkacak olmasından karısıyla beraber rahatsız olduk. Çünkü biz kadınlar birbirine horozlanan erkeklerin yükselen seslerinden, kavgalarından geriliriz. Sonrasında bizi nelerin beklediğini bilmemizdendir bu genellikle. Şiddete meyli olan bir erkek zaten benden sonra tufan diyerek her şey mahvedecek demektir. Daha mülayim bir erkeğin anlık sinirinde ise ortamı yumuşatmak, ortalığı düzeltmek kadına kalacak. Aynen bu öyküde olduğu gibi. “Kadın ellerini kocasının göğsüne koydu. ‘Yeter,’ dedi. ‘Bir şey yok. Çocuğun ne günahı var.’”
Son cümle çok önemli. Çünkü biz hâlâ ne olup bittiğini anlamıyorken bir suçun, hatta burada kadının istemsizce seçtiği bir sözcük olan günahın bir biçimde bir haftadır odalarının kapısı açılmamış çocuklarla ilgili olduğunu seziyoruz yavaş yavaş. Ne kadına sinirlenebiliyoruz ne adama. Anlatıcı hemen sonra adamın halini de gözlerimizin önüne seriyor. “Adam kadının elinden kurtuldu. Dış kapı çarpıldı. Adamın niyeti ağlamak değildi. Niyeti beceriksizi yakalayıp dövmekti. Ama olmadı. Geçen haftadan bu yana kolayca ağlıyordu. Bunun olacağını bile anlamadan bir bakıyordu ki çeşmeler açılmış.”
Bir hafta önce ne olduğunu öğreniyoruz sonunda. Açık açık olmasa da. Eylemin kendisinden çok sonuçları yakıyor içimizi. Kimsenin günahı olmaması. Buna rağmen kadının hissettiği suçluluk, omuzlarındaki yük... Yine geldik kadınların taşıdığı yüke. “Kafasına hızlıca vurdu. Öyle şiddetli vurmuştu ki hem eli hem kulağı acıdı. Patlasın. Anlatsaydım. Ama nerden bileyim.” Kendini suçlamaların bitmeyeceği bir yolculuk artık bu, belki de bir ömür sürecek, keşke’lerle dolu.
Ama bakmayın kadınlar yaşar. Bir saniye evvel kafasına vuran kadın hemen sonra çözüm üretmeye başlıyor. Kadınlar böyledir çünkü. Hırsını, sinirini tamirciden çıkarıp sonra gözyaşlarına boğulan kocası gibi olamaz. Çözümü o bulacak. Hayatı o yoluna koyacak. Hep olduğu gibi. “Nasıl yaşanır bundan böyle. Kocasıyla ayrılırlar. Kızı kendisi alır. Oğlanı babası.” Bu kadar.
Kadire Bozkurt’un yazar olarak devleştiği öykülerden biri “Utanç”. Hem anlatımı, ayrıntılarıyla hem de içeriğiyle. Hemen her şeyi önce kendi kafamızda sansürlemeye başladığımız bu coğrafyada bu öyküyü böylesine açık yüreklilikle ve kimseyi suçlamadan, her karakterle bu denli empati kurabileceğimiz bir biçimde yazabilmek gerçekten cesaret ve ustalık işi.
Kitapta olmamış diyebileceğim tek bir öykü yoktu. Kadire Bozkurt sevdiğini söylediği Carver’a, Cheever’a yaklaşan ve bir o kadar da bize dair öyküler yazmış. Notos’un 92. sayısındaki söyleşisinde şu sözler çok önemli: “Yazmayı okuduklarımdan öğrendim, her birinin üslubunu, sözcükleri dizişini, konuyu ele alış biçimini, anlatıcılarını, yarattıkları büyünün yolunu, yordamını çözmeye çalıştım.” Buzkandilleri’ndeki öykülerin hepsi üzerinde çok çalışıldığı, fazlalıklardan arındırıldığı belli öyküler. Okumak, nitelikli okumak, iyi yazmaya giden yegâne yol.
Kitabın adını aldığı Buzkandilleri, sevgili Selahattin Özpalabıyıklar’ın Anna Kavan’dan çevirdiği Buz romanında bulduğu bir sözcük. (Bu detayı S.Ö.den öğrendim.) Kitaptaki öykülerin tamamında bir noktada, bir yerde, yaşama, insanlara, olana bitene karşı buzkandili gibi duran bir karakter var. Yazıyı tabii ki yine kadınlarla tamamlayacağım. Etrafı aydınlatan ama bir yandan da özündeki varlığı, benliğini korumaya çalışanlar kadınlar. Dünyayı döndüren, her şeyi yola hâle koyan kadınlar...
Kadire Bozkurt, Buzkandilleri, Notos Kitap, Haziran 2022






