“Umut umudun umudur. Ne fazla ne de eksik.”
Cafe Esperanza’yı ilginç kılan yan, yazarının yapıtı kurarken bunu okurla birlikte yapıyor olması ve kurduğu dille okuru bu sürecin içine dâhil etmesi. Okuru bundan apaçık haberdar eder, yazma sürecinin sancılarını onunla paylaşır, onu ortak eder. Bunu yaparken biz okurlar, bu tartışmanın dışında kalanlar bütün bu tartışmaların somut bir ürüne dönüşmeyeceğini düşünmeye başlarız. Nasıl olsun ki, hikâyesini anlatırken bulduğu karakter veya karakterler, bir üçtür, üç bir, güven vermezler bize, kendileriyle ve birbirleriyle dalga geçerler, tutunamayan bir yaşantıları mevcuttur. Yeryüzünün farklı kıtalarından kopup gelmişlerdir, önümüze bohem yaşamlarını koyarlar. Omuzladıkları hikâyeyi sonuna kadar götürmeyeceklerini, bizi yarı yolda bırakacaklarını düşünmeye ve kaygılanmaya başlarız. Onların hikâyesi bizim de hikâyemiz oluvermemiş miydi, anlatıcı bizi de bu sürüncemenin içinde bırakmamış mıydı? Gözümüzün önünde bütün olup biterken, yapboz edilirken kenarda durup yaşananlara duyarsız kalmamız mümkün mü?
Cafe Esperanza biziz, biz nerdeysek o da oradadır ya da tersi söz konusu. Gövdemizi teslim alan yorgun kentlerin herhangi bir anlamı var mı? Biz nerede düş kuruyorsak orası bizim mekânımız, ana yurdumuz değil mi? Hem içindeyiz bu dünyanın hem dışındayız. Artık bundan kaçış yok.
Xeno, kendini beğenmiş, kendini göstermeyi seven, kurnaz bir şair. Toplumun nabzını iyi tutar ve ona göre bir şey ortaya koyar, yazar.
Rapazinho, ressam, Güzel Sanatlar Fakültesinde eğitimini sürdürüyor. Ünlenmeyi, sanatının kabulünü tesadüflere bağlayan, kestirmeci bir adamdır. Atölyesindeki resimlerin bir gün keşfedilmesini ve büyük galerilerde büyük paralarla müşteri bulmasını hayal eder.
Altuğ, tam da içinden doğduğu coğrafyanın yapısına uygun bir isim. Yüksek lisans için buraya kadar gelmiş, Cafe Esperanza’yı keşfetmiş, orada Xeno ve Rapazinho’yla tanışmıştır. Üstelik yazılmasını beklediğimiz ama bir türlü yazılamayan romanı yazmasını bekleriz ondan, rahatlamak ve bu sancıdan biran önce kurtulmak isteriz.
Altuğ, Cafe Esperanza’nın yazarının güçlü sesi olmasın mı?
Üç aylığına Paris’e davet edilen ve bir öykü yazması beklenen ama uzun hikâye ile novella arasında Cafe Esperanza gibi ‘yükte hafif, pahada ağır’ bir yapıtı okurlara hediye eden Ali Teoman nitelikli bir edebiyat için düşünceli okura göz kırpıyor. Hayat ve yaşam paradoksu, aşk ve umuda dair yürütülen tartışmalar zengin ve derin bir felsefi metnin ayak sesleridir.
Edebiyat nasıl yapılır, neyi nasıl yazacağız, sorularının kıyısında gezinenler için öğretici yanı ağır basıyor kitabın.
Talihsiz bir hastalık sonucu en verimli çağında nitelendirilecek bir dönemde gövdesiyle aramızdan zamansız ayrılan Ali Teoman, edebiyatıyla okura gelecekten sesleniyor:
Ey okur ben seni buradan görüyorum; sen oradan sesimi duyuyor musun?
Umut için yazı, yazı için umut.






