Cemil Kavukçu • Ruhsavar Topu
2 Şubat 2017 Öykü

Cemil Kavukçu • Ruhsavar Topu


Twitter'da Paylaş
0

Çevremdekiler, kendini beğenmiş, herkese tepeden bakan tavırları olduğu için ondan hoşlanmaz, aynı ortamda karşılaşsalar bile uzak durmayı tercih ederlerdi. Bense eğlenceli bulurdum Ruhsavar Topu’nu. Bu adı o yakıştırmıştı kendine. İçsel tuzaklara düşüp acı çekmek istemiyordu. İnsanın en büyük düşmanı kendisiydi. Ruhuydu. Herkes bu düşmanı ortadan kaldırmak için bir ruhsavar topu oluşturmalıydı. Kimseyi küçümsemek gibi bir eğilimi yoktu. Kurduğu küçük oyunların odağına yerleşip kendisiyle bile alay edebiliyordu, ama ince üslubu yeterince anlaşılamadığından ukalaymış gibi algılanıyordu. Her zaman şık giyinen, yaz ayları dışında fularını boynundan eksik etmeyen, karşısındakini sol kaşını hafifçe yukarı kaldırıp sinir bozucu bir gülümsemeyle, parmaklarını da birbirine kenetleyip ellerini masanın üzerine “Eee, anlat bakalım,” dercesine koyarak dinliyormuş gibi yapan ama dinlemeyen biriydi. Benmerkezciydi, evet, ama bunu şirin bir kılıfa sokmayı başarıyordu. Son buluşmamızda yüzünde bir şeylerin solduğunu fark etmiştim. Bundan hoşlanmadığını bilmeme karşın (hangi yazar hoşlanır ki), “Yeni bir şeyler var mı?” diye sormuştum. Oysa yoktu, biliyordum. Onunla en sık görüşen Ediz söylemişti, artık yazamıyormuş. Bir iki rüyasını kaleme almış ama o da oyun içinmiş ve onu da bırakmış. Ruhuyla uğraşırken bedeni ona ihanet etmiş. Kansersavar topu da yokmuş ki. Bu nedenle de her türlü tedaviyi reddetmiş. Ruhsavar Topu’nun, kollarını bağlamış, kaşının birini kaldırıp yüzüne en alaycı gülüşü takınarak ölümü beklemeye başladığını düşünmüştüm. Sorumu yanıtlamadan önce uzun uzun bakmıştı yüzüme. “Yazacağım,” demişti, “şu anda her şey kafamda ama kâğıda dökülmüş tek bir sözcük yok. Meraklı bakışlarından anladım, soramıyorsun ama söyleyeyim; ne roman ne de öykü. Belki deneme denebilir. Ölümsüzlük üzerine yazacağım.” Bunu öyle bir edayla söylemişti ki, yine oynuyordu. Yüzümdeki şaşkınlık komik gelmiş olmalıydı ki, bir süre omuzlarını sarsa sarsa güldü. Öyle ki, ağlıyor da denebilirdi. Sınırda bir şeydi. “Şöyle,” dedi sakinleşince, “Kafka’yı ele alalım. Yapıtlarıyla zaten ölümsüzdür. Gregor Samsa’yı neden bir örümceğe, sineğe ya da tahtakurusuna dönüştürmeyip hamamböceği yaptığını düşündün mü?” “Hayır,” dedim, “bu yazarın bir tercihi.” “Öyle değil işte,” deyip arkasına yaslandı. Önemli bir sırrı açıklamadan önce karşısındakini iyice meraklandırıp bundan zevk alan biri gibi bakıyordu. Yüzüne yine o alaycı gülümseme yayılmıştı. “Nasıl yani?” dedim. Gerçekten merak etmiştim. “Dünya üzerinde kaç tür hamamböceği yaşadığını biliyor musun?” “Hayır.” “Tam dört bin altı yüz tür.” “Vay be,” dedim. Konuyu nereye bağlayacağını merak etmeye başlamıştım. “Yaa, işte bunların hangisi Samsa? Üç milimetre boyunda olup karınca yuvalarında yaşayan en küçük hamamböceği mi, yoksa Avusturalya’da yaşayan sekiz santimetrelik Gergedan Hamamböceği mi?” “Bunlar ansiklopedik bilgiler,” dedim, “Kafka bütün bunları bilemeyebilir, öyle bir derdi olduğunu da sanmıyorum.” “Bence de,” dedi, “sorun bu değil. İşin sırrı, Samsa’nın neden hamamböceğine dönüşmüş olmasında yatıyor. Burada da Kafka’nın uzgörüsü çıkıyor ortaya. Bak dostum, şimdi sana bazı bilimsel bulgulardan söz edeceğim, o zaman da ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksın. Bir süredir böceklerin nükleer savaştan bile kurtulabileceğine dair savlar vardı. Amerikalı bilim insanları, Avrupa’da yaşayan bir tür hamamböceğinin –ki büyük olasılıkla bu böcek Avusturyalıdır ve yoğun olarak Viyana’da konuşlanmıştır– evrim geçirerek yok olmaları için kullanılan şeker tuzaklarından kaçmayı başardıklarını keşfetti. Bu müthiş bir şey! Aynı zamanda Kuzey Karolina Eyalet Üniversitesi’nden araştırmacılar, mutasyona uğrayan hamamböceklerinin tat alma duyularının aşırı derecede geliştiğini ve zehirli tuzakta kullanılan glikozu tatlı değil, acı olarak algıladıklarını ortaya çıkardı. Hayvan, nükleer savaşlara kafa tutuyor. Başta insanlar olmak üzere canlıların büyük bir bölümü yok olacak ama hamamböcekleri yaşayacak. Savunma mekanizması bu kadar gelişmiş ve bu kadar önemsenmeyen bir canlı düşünebiliyor musun? Biz doğayı küçümsüyoruz dostum. Gözümüzün önünde duran o kitabı okumuyoruz.” “Kafam karıştı,” dedim. “Karışmasın,” dedi, “Kafka, ölümsüzlüğün sırrını Gregor Samsa’yı bir hamamböceğine dönüştürürken bulmuş zaten. Burada yazarın kendisiyle ilgili bir sorunu var. Diyorum ya, hamamböceğini kullanması boşuna değil. Önemsenmediğini, yarınlara kalamayacağını düşünüyor. Bu pesimist tavrı onu öyle bir buluşa götürüyor ki, ancak dehalara özgü bir durum.” “Dönüşüm’ü bir de bu gözle okumalıyım o zaman.” “Hayır hayır,” dedi. Kaykıldığı sandalyeden doğrulmuş, gözlerine bir canlılık gelmişti. “Dönüşüm’ü defalarca okusan da benim vardığım sonuca yaklaşamazsın bile.” Ne diyebilirdim ki. Sustum. “Peki, Kafka’nın ‘Yuva’ öyküsünü biliyor musun?” “Biliyorum.” “Orada, gelebilecek tehlikelere karşı hep tetikte olan yaratık, karınca yuvalarında gizlice yaşayan üç milimetrelik hamamböceğinden başkası olabilir mi? Peki, Clarice Lispector’un G.H.’nin Çilesi romanına ne dersin?” “Bilmiyorum, sözünü ettiğin romanı okumadım.” Bir başarı elde etmiş gibi arkasına yaslandı. Yüzüne yine o alaycı gülümseme yayılmıştı. “Romanın başkişisi kadın, yani G.H. hamamböceklerinden korkan, tiksinen, nefret eden biri. Ama ne oluyor? Yatak odasında, komodinin çekmecesinde bir hamamböceği görüyor ve yaşamı birden cehenneme dönüyor. Ama G.H. romanın sonunda ne yapıyor? Bir türlü giremediği yatak odasına giriyor ve komodinin çekmecesini açıp oradaki hamamböceğini bir kuruyemiş gibi çıtır çıtır yiyor.” “İğrenç,” dedim yüzümü buruşturup başımı iki yana sallayarak. “Bir böcek yediğini düşünürsen iğrenç tabii; burada dikkatli olmak gerekiyor. Ağzına attığı ölümsüzlük hapı gibi bir şey. Hayatın sırrı nedir? Kimsenin yanıtını bulamadığı bu soru da bana artık çok saçma geliyor. Çünkü sırrı mırrı yok. Sönen bir şeyler olduğunu görüyorum. Hamamböceği olmak istiyor muyum? Bilmiyorum. Sanırım buna gücüm yok. Bir böcek bile olamayacağımı fark ettim. Esecek hangi rüzgârsa beni de alıp götürsün. Anladın mı dostum, hamamböceği hikâye.” Anlamadım ama, “Anladım,” dedim. Ona yalan söylediğimi anladığı bakışlarından belliydi. Gözlerini kısarak belli belirsiz gülümsedi. Bu kez alaycı değildi ve tepeden bakmıyordu. “Ruhsavar topunu söktüm,” dedi, “artık onun atacağı hiçbir mermi yok.” İyi bir oyuncu değildi ama vasat olduğu da söylenemezdi.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR