Cengiz Baykurt • Var Olmak Kavgası
28 Temmuz 2018 Öykü

Cengiz Baykurt • Var Olmak Kavgası


Twitter'da Paylaş
0

Borçlar gırtlağıma dayanmış, haciz memurlarını zor bela gönderdim. Sıkı sıkı tembih ettiler, ödemezsem iki gün sonra yine gelecekler. Param olsa zaten şimdiye bu borcu kapatırdım. Fabrikadan iki ay önce çıkarıldım, tazminat falan hak getire. Dava açtık ama bakalım, söylenene bakılırsa davanın yıllar sürdüğü olurmuş.   

Hiç sigara içmedim bugüne kadar, şimdi canım felaket sigara çekiyor. Gelgelelim bu sefer de cebimde sigaraya verecek para yok. Beş parasız kaldım. Akşama kadar kahvede milletin masasına yancı oluyorum. Keyfimden değil, aslında hiç sevmem bu işleri, oyundan falan da anladığım yoktur. Gündüz bir iki saat fabrikaları gezindikten sonra gelip kahveye oturuyorum. Başka gidecek yerim yok. Peder Bey her karşılaşmamızda kabahat işlemişim gibi bakıyor gözlerimin içine, sonra gazetesini alıp köşesine çekiliyor. Ağzını açıp tek kelime ettiği yok. Öksürüp aksırıyorum, gayriihtiyari dönsün, en azından bir saniye baksın, varlığımdan haberi olduğunu bileyim. Yok, ağzını açmıyor. Aklı sıra cezalandırıyor beni. Artık ne cürüm işlediysem... Borç desen, hepsini eve harcadık, üstüme iki parça bir şey aldığım yok ne zamandır.

Canım çok sıkkın. Sıkıntının ötesinde tarifi zor bir hissiyat bu. Bir şey olacak, nedir bilmiyorum. Olsa rahatlayacağım, nasıl, yine bilmiyorum. Ama yeter ki olsun, olacak olan her ne ise başa gelsin. Rahat bir nefes alamaz oldum. Kalkıp bir yere gideyim dedim, daha önce gitmediğim, yabancı, şöyle oturup rahat rahat nefesleneceğim yabancı bir köşebaşı. Cesaret edemedim, yine kahve yoluna düştüm.

Hüseyingilin masasına yanaştım. Oyun hayati bir merhaledeydi ki, selamım, ağız kenarıyla, dikkatsiz alındı. Onca zamandır seyretmeme rağmen oyunu çözmüş sayılmam. Hüseyin’in kasılmasına bakılırsa eli iyi. Çaktırmadan kulağına eğilip, “Elin iyi ha, sen götüreceksin bu işi,” deyince, dudakları gevşedi, suratına sıcak bir tebessüm yayıldı, başıyla, ne sandın manasında bir işaret etti. O zaman kenardaki pakete uzanıp içinden bir dal sigara çektim.

Oyun nasıl bitti bilmiyorum. Onların yerinde olsam keyfim kaçar, o akşam daha da oyuna oturmazdım. Fakat bunlar soğukkanlı, duygusuz, bencil insanlardır. Hüseyin başka zaman olduğu gibi kartlarını gevrek bir kahkahayla masanın ortasına vurmuş, göğsünü şişirip zafer sarhoşluğu içinde masadakilere sataşarak bir keyif sigarası yakmıştır. O an bunları düşünmedim elbet, çok sonra, bütün bir zamanın cömertçe ayaklarıma serildiği aralıkta, ömrümün geri kalanında düşündüm.

Sigarayı küllüğe basmamla kapı tarafındaki ihtiyarın hoplaması bir oldu. Galip Amca huylu adamdı, huyundan sebep de tetikti. İçeriye giren Murtaza onun fala daldığını fark edince, herhalde bu fırsat bir daha geçmez düşüncesiyle Galip Amcayı masa boyu zıplatmıştı.

Murtaza işsiz güçsüzdür, yine de cebinde sigarası eksik olmaz. Alaycı, hoppala herifin tekidir. Karşısındakini ezmeyi sever.

Kahveli gülüyordu, ben de güldüm. Murtaza yanımdan geçerken durdu, masadakilerle selamlaşıp enseme şakayla karışık bir tokat indirdikten sonra yoluna devam etti.

Neden bilmiyorum, öfkelendim. Ses etmeyecektim, ama dönüp bir de üstüne göz kırpınca duramadım. Ayaklanıp üstüne yürüdüm. Benden böyle bir tepki beklemeyen kahveli şaşkınlıkla araya girdi, hemen bizi ayırdı. Ne diye öfkeleniyor muşum? Sanki ilk defa mı enseme tokadı indiriyormuş? Bugüne kadar ses etmemişim de şimdi ne oluyormuş? Az kaldı azarlayacaklardı beni. Tokat yediğim için. Ya da yediğim tokada ses çıkardığım için. Bu işin suçlusu da ben olmuştum.  

Sinirden titriyordum. Murtaza sakin, sırıtarak yüzüme bakıyordu. Bir sandalye çekip oturdu, rahatlıkla, gülerek bir çay söyledi kendine. Çıkardı sigarasını yaktı, etrafındakilere de ikram etti. Sohbete daldılar, ara ara da dönüp beni seyrettiler. Fakat Murtaza hiç oralı olmadı. Ben yokmuşum gibi davranmaya devam etti. Kavga bile etmemiştik, ama aramızda geçen her ne ise kazananı o olmuştu. Ağzını açmadan, elini bile kaldırmadan yenmişti beni. Çok pişman oldum. Yine öncekiler gibi ses çıkarmasaydım kimse oralı olmazdı, ama bir kez ayaklanıp geri oturunca Murtaza’nın karşısında korkmuş, sinmiş gibi görünmüştüm.

Hayat ne garip. İnsan durmadan yarını hesap eder, ölçüp tartar da yine hükmetmeyi beceremez.

Eve koştum, kat kat yorganların altından oyalı çembere sarılmış tabancayı çıkardım. Murtaza’yı evinin yolunda bekledim. Issız bir eylül akşamı, sokak lambasının altında, yani tam da filmlere yaraşır bir sahnenin ortasında vurdum onu. Üç el ateş ettim; sonradan öğrendiğime göre bu mermilerden ikisi omzunun üstünden geçip gitmiş, ancak bir tanesi sırtından tam kalbine saplanmış.

Kaçmadım, yürüyüp yanı başına oturdum. Yüzüstü yere kapaklanmış, yamaç aşağı yuvarlanan bir buzağı gibi çaresiz, kollarıyla kaldırımı kucaklamaya, hayata tutunmaya çalışıyordu. Sesi bütün mahalleyi almıştı. İtiraf edeyim; onu öyle çırpınır görünce bir tuhaf oldum, hatta biraz korktum. Sessizce öleceğini düşünmüştüm. Ya da en azından fısıltıyla son birkaç kelam eder, şehadet getirir diye bekliyordum.

Haline acıdım. Ölsün istiyordum, ama bir yandan da can çekişmesine içim el vermiyordu. Bir el daha ateş edecek olsam iyice canilik olacaktı.

Biraz sonra inlemeleri kesildi, nefesi zayıf bir hırıltıya dönüştü. 

Sokaktan geçen birkaç kişi çekingen, yanımıza kadar geldi. Kanı görünce irkildiler, sonra bir şeyler soracak oldular. Bu kez de elimdeki silahı görmüş olacaklar ki sakin görünmeye çalışarak yürüyüp gittiler.

Polisler hiçbir şey sormadı, ben de bir şey söylemedim. Bileklerimi, alışkanlığın getirdiği bir rahatlıkla kelepçeleyip, arabaya bindirdiler. Hemen sonra ambulansın mavi ışıkları vurdu arkadan. Murtaza’yı acelesiz, siyah bir poşete koydular. Yolda giderken polislerden biri uykulu sesiyle, “Yazık ettin,” diye mırıldandı. Öteki onayladı: “He ya… Değer miydi…”    Ne garip, sanki Murtaza’yı tanıyorlardı.

Sorgu memuru, Murtaza’yı neden vurduğumu sordu. “Bilmem,” dedim. “Sevmiyordum, sataşıp duruyordu bana.” Kimseden yardım alıp almadığımı sordu. “Yok,” dedim. Bir avukat getirdiler; üstü başı dağınık, uykudan yeni kalkmış. Mahcup oldum. Sorgu memuru çıkınca avukattan özür diledim. Şaşırdı, fakat bir şey söylemedi, doğrudan konuya girdi; Murtaza’yı neden vurduğumu sordu. Aynı şeyleri ona da tekrar ettim. “Tahrik vardı yani,” dedi. “Bilmem,” dedim. “Yoktu herhalde.” Tatmin görünmedi, uyku mahmurluğundan sebep fazla da zorlamadı. İfademi önüme koydular, imzaladım. Ertesi gün savcıya çıkacağımı söylediler.

Geceyi nezarethanede kuru bir tahtanın üstünde, daha da kötüsü yabancı, kötü görünümlü iki serseriyle birlikte geçirdim. Önce laf atar gibi lakayt bir tavırla neden düştüğümü sordular. Tipime, halime bakıp bir gecelik bir cürüm işlediğimi, ertesi günü buradan çıkıp hayatıma kaldığım yerden devam edeceğimi zannettiler.

“Birini vurdum,” dedim.

Benden taraf olan dudağını bükerek, “Hay Allah,” dedi. Bir kaza olacaktı herhalde.

“Hayır,” dedim. “Takip ettim, sonra da vurdum.”

Ciddiyetimi görünce bu kez ikisi birden saygıyla, “Allah kurtarsın,” dedi. Sonra genç olan tüm iyi niyetiyle ekledi: “Allah vere de adam ölmeye…”

Omuz silktim: “Öldü.”

Bu söz gecenin üstüne bir karabasan gibi çöktü. Daha kimse konuşmadı. Onlar birbiri üstüne, ben ceketimin üstüne yattım, uyuduk.

Ertesi gün savcıyla görüşmem yalnız birkaç dakika sürdü. Cezaevi yolunda polislerden biri kimim kimsem, çamaşır elbise getirecek birisi olup olmadığını sordu. Yok, dedim. Babam ertesi gün cezaevine gelip benim gibi bir oğulları olmadığını söyledi.

Beni katiller koğuşuna aldılar. İki gardiyanın kötü bakışları altında demir kapıdan içeri girerken arkadan bir tanesi sebepsiz yere sırtıma bir yumruk geçirdi. Az kalsın yere kapaklanacaktım.

Kalktım, doğruldum, etrafa baktım. Koğuşun basık havası girer girmez ciğerlerime oturmuştu.

Sol taraftan çürümüş bir ses, “Alışırsın, alışırsın…” diye mırıldandı. Dönüp baktım; kapkara, kupkuru ihtiyar bir adam. Bu koğuş, bu cezaevi bir insan olsa işte böyle, işte bu adam gibi görünür. Alışmak demek bu adama dönüşmek demekse herhalde ölmeyi tercih ederim.

“İşte,” dedi, köşedeki ranzayı işaret ederek, “geç, oraya, alt tarafa yat.”

Altlı üstlü yataklarında yayılmış oturan koğuş sakinleri, yanlarından geçip giderken bir saniyeliğine başlarını kaldırıp neredeyse her biri aynı tonda “Geçmiş olsun,” diye mırıldandı, sonra yeniden önlerine, kendi sessizliklerine döndüler.

Yorulmuştum. Artık hiç yoktan rahat bir uyku çekerim düşüncesiyle yatağa oturacakken bir tanesi yerden bitmiş gibi önümü kesti. İnce, dal gibi, tüysüz bir oğlan. Etrafa bakındım; herkes başka yana dönmüş, kimse oralı görünmüyor.

“Buyur,” dedim. “Bir şey mi istedin?”

Esmer yüzünü ekşiterek, tükürür gibi, “Bu yatak dolu!” dedi.

“Nasıl dolu? Baksana çarşafı bile yok.”

“Uzatma, dolu dedik!”

“Kim diyor?”

Başıyla omzunun arkasını işaret etti. Duvar dibinde, koğuşa hâkim ranzanın tepesinde yaşlı bir bilge, bir kartal edasıyla oturan çatık kaşlı, pos bıyıklı, iri kıyım, hafif göbekli bir adam, göz ucuyla bizi seyrediyor.

“Peki,” dedim. “O zaman ben nerede yatacağım?”

Kapı tarafında, belli ki atılsın diye bırakılmış, sonra unutulmuş çürük bir sünger parçasını işaret etti: “Aha şurada.”

Tokatladıkça toz çıktı… Tokatladıkça toz çıktı… Sonunda ceketimi üstüne serip uzandım. Gece öteki yatağı kolaçan ettim, hiç gelen giden olmadı. Böyle rahatsız yerde yatmaya alışmamışız, sabaha dek koridorda gezinen postalların sesini dinledim. Bir zaman böyle geçti. O yatak hep boş kaldı, ben betonun soğuğunu ciğerlerime nakşeden süngerin üstünde yattım.

Koğuş ahalisi kendi arasında iyi görünüyor, ama bana karşı yabani. ‘Ağa’ dedikleri adam bir felçli gibi daima ranzanın tepesinde. Ona karşı korkuyla karışık bir saygı var. Genelde sessizlik hâkim, ama biri kahkahayı fazla kaçıracak oldu mu göz ucuyla ‘Ağa’ya bakıyor, sonra sohbetine kaldığı yerden, fakat bu kez daha sessiz devam ediyor. Gülmek bile haraca bağlanmış burada. Olsun, bana zararı yok. Tek düşüncem bir kulbuna oturtup yatağa geçmek, soğuktan kurtulmak. 

Böyle ne kadar zaman geçti kim bilir. Zayıflamıştım. Kuvvetli, ferah nefesim sönmüş, soluk borusundan aşağı dikenli bir sarmaşık gibi uzanıyor, hışırtılı bir sesle ciğerlerimi doğruyordu. Sırtımda tarifi imkânsız ağrılar baş göstermeye başlamıştı. Uykusuzluktan düşüncelerim bulanıklaşıyordu. Ne için yaşıyordum. Böylesi aşağılık bir yaşamın ne anlamı vardı.

Gündüzleri görece daha sıcak olduğundan, özellikle öğlen saatlerinde sık sık ufak, rahatsız uykulara dalardım. Yine böyle bir anda sert bir el omzuma dokundu. Gözlerimi yarı açtım, yanı başımda bir leğen. İçinde domates, biber, soğan, bir de bıçak. Güç bela doğrulup masaya geçtim. Arkamdan on dokuzunda ya var ya yok, genç bir çocuğu yardıma gönderdiler, ya da kendi kalktı geldi, bilmiyorum.

Başımla işaret ederek, “Bu herifin adı nedir,” diye sordum. Ağa tam karşımda, ranzanın üstünde, elinde tespih çayını yudumluyor, etrafını sarmış oturanlara keyifle bir şeyler anlatıyordu.

Çocuk elindeki soğanı ciddiyetle soyarken, “Ahmet,” dedi. “Ahmet Ağa derler ona.”

Sonra, bakışlarını kaldırmadan ekledi: “Yanlış yaptın. Yatak parası verecektin Ahmet Ağa’ya.”

“Öyle mi?” dedim. “Bilemedim.”

Önce soğanı atıp kavurdum. Ardından biberi, az sonra da domatesleri. Arkasından dört tane yumurta kırdım.

Ahmet Ağa’nın yemeği yatağına götürüldü. Diğer herkes sofranın başına toplandı. Yemek yendi, çaylar tazelendi, sigaralar yakıldı; hemen herkes menemeni nasıl böyle güzel yaptığımı sordu, birkaç dakika boyunca marifetimi övdüler. Oysa hayatımda yediğim en kötü menemendi. Biberler solmuş, pörsümüştü. Domatesler ertesi güne kalsa hepten çürüyecekti. Soğan plastik gibi daha kavrulmadan kararmış, sonunda tatsız bir şeye dönüşmüştü. Yumurtalar zaten bayattı.

Abartılı hareketlerle omuzlarıma, sırtıma vurup beni tebrik ettiler. Anlam veremedim. Sonra ihtiyarı gördüm; parmaklarının arasına kıstırdığı sigara unutulmuş, hepten küle dönmüş, ihtiyar dalgın, başını sallıyor, sanki yine o günkü gibi, “Alışırsın, alışırsın,” diye söyleniyordu.

Bu tabloyu bir süre seyrettim: esmer kara suratlar, yağlı dudaklar, sarı dişler, bağırışlar, çayın höpürtüsü, genzimi yakan ağır duman… Burada bir ömür… Ciğerlerim sönmüş, nefes alamıyorum. Nefessiz nasıl yaşar insan? Burada herkes katil. Nasıl insan bunlar? Gülüyorlarsa keyifleri yerindedir, ağlıyorlarsa yine kendi keyiflerinden. Yarabbi, nasıl yaratık bunlar?

Domatese bulanmış kör bıçağı kaptığım gibi ranzaya koştum, Ahmet Ağa’yı ağzında lokmasıyla yakasından tutup aşağı fırlattım. Boğazını boydan boya kestim. Olan biteni kavrayacak kadar vakti olmadı. Yerde, kendi etrafında döne döne her yeri kırmızıya boyadı, açık gırtlağından bir zaman dumanlar tüttü.  

Sofranın başındakiler birer ikişer ayaklandı, uzaktan, tehlikeli bir hayvanmış gibi korkuyla Ahmet Ağa’nın ölüsünü seyre koyuldular.

Az sonra demir kapı açıldı, zincirinden boşanan gardiyan süresi içeri doluştu. Kalabalığı joplaya joplaya yanıma kadar geldiler. Sonra herkes sustu, koğuşta çıt çıkmadı. Bıçağı önlerine attım. Kalkıp yürüdüm, çok sonra bir tanesi çekingen, koluma girdi.

Sorguda bıçağı nereden bulduğumu sordular. Anlattım, inanmadılar. “Olmaz öyle şey,” dediler. “Koğuşta bıçağın ne işi var?” Anlatamadım, daha da zorlamadım. Bıçak benim üstüme kaldı. Bir aylık hücrenin ardından mahkemeye çıktım. Önce tasarlayarak adam öldürmek suçundan, iki cinayetten ağırlaştırılmış müebbet. Sonra iyi halden müebbet.

Mahkeme dönüşü koğuşa başgardiyanın eşliğinde, bir mahkûm gibi değil de, gönlü hoş tutulacak bir misafir, bir büyük kimse gibi girdim. Herkes birden ayaklandı, ellerime sarılıp öpmeye çalıştılar, neden bilmem bu kez yine yaptığım işi uzun uzun övdüler, yaltaklandılar.

Ahmet Ağa’nın yatağına kuruldum. O gün, uzun zamandan sonra ilk kez rahat bir uyku çektim. Artık şüphesiz korkulacak adamdım. O günden sonra yemeğim, çayım önüme geldi. Sigaraya başladım. Paradan yana da sıkıntım olmadı. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR