Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Haziran 2020

Öykü

Cesaret

Emre Ocaklı

Paylaş

1

0


Gece yarısının karanlığından farksızdı hava, apartmanın önünde durup sabahın keskin kokusunu içine çekerken. Güneşin kendini göstermesine yarım saat vardı ve kediler onun sıcaklığını beklercesine ortalıkta yoktu.

O saatte işe gitmek için yola düşen birkaç kişiden biriydi, çöp arabalarının kısa bir süre önce temizlediği, bazı kaldırımları kırık, bazılarınınsa dört yıl önce canlı bir sarıya boyanmış, şimdiyse griye dönmüş, uzaktan bir fotoğrafı çekilse eski İstanbul tadındaki mahallede. Kaldırımları bile dolduran arabalardan sıyrılıp düzlüğe çıktığında her sabah gördüğü aynı kişilere başıyla hafif bir selam verip gülümsedi. Yüzlerinde zoraki ifadeyi görebiliyordu. Bazı sabahlar sırf selamlaşmamak için telefonuyla oynayan, başını kaldırmadan yürüyen, sanki geç kalmışçasına koşan insanlardı bunlar. Sadece sabah erken uyanmak değildi onları böylesine mutsuz, somurtkan yapan. Anlayabiliyordu. Yine de bu saatlerde hayata başlamak ona huzur veriyor; otobüs durağının sakinliği, havanın güneşe teslim olmadan hemen önceki serinliği, kuşların henüz gürültüye yenilmemiş konuşmaları onu gününün iyi geçebileceğine inandırıyor, böylece az da olsa mutlu olabileceğine inanıyordu. Oysa gününün iyi geçmesi için evden çıkmasının bile yeterli olduğunu biliyordu, ama bunu bu kadar basite indirgemek ona çok gaddarca geliyordu her şeye rağmen. Küçük mutluğuna küçük sebepler yaratıyordu.

Kırk beş dakika sonra otobüsten inip işyerine yaklaştığında paslanmış kepengi zorlukla yukarı itmeye çalışan genç çocuğu görünce adımlarını hızlandırıp bir anda yanında bitti ve sanki ilahi bir güçten yardım geliyormuşçasına arkasından elini uzatıp yardım etti. Çocuk bir an için şaşırsa da arkasını döndüğünde gördüğü yüzü hemen tanıdı ve sabahın tüm aksiliğine rağmen gülümsedi. “Günaydın Selim abi, sağ olasın. Sabah sabah spor yapıyorum resmen! Değiştirmedi gitti şu lanet şeyi!” İşyerinin hemen yanındaki saatçi Şeref Bey’in dükkânıydı paslanmış kepenklerin örttüğü bu küçücük yer. Ona yardım etmek hoşuna gitmişti. Aslında herkese yardım etmeyi çok seviyor, onların yükünü almanın kendisine yük olmadığını, aksine müthiş bir huzur verdiğini çocukluğundan beri biliyordu. Cevap vermedi çocuğa, sadece gülümsedi. Bir şeyler söylemek istedi ama yine ne söyleyeceğini bilemedi. Sıklıkla geliyordu bu başına. Evde, işyerinde, her yerde… Bir hastalık gibiydi. Bir saniye içinde aklından geçen onlarca cümle arasından bir tanesine karar verememenin bir sonucuydu bu. Biliyordu sebebini, ama düzeltemiyordu. Mahcup bir ifade oturdu yine yüzüne merdivenlerden çıkarken.

On yedi basamak, diye söylendi her sabah olduğu gibi. Evinde üstüne yapışan birçok hüznün toplanıp, omuzlarını çökerten bir kedere dönüştüğü bu yorgun bedeni az da olsa hayata bağlayacak olan dört masalı, her çekmecesinden resmi evrakların fışkırdığı, sigara kokusunun duvarlara bile sindiği işyerine girdi. Boştu, kimse gelmemişti henüz. Bazıları daha evinden bile çıkmamıştı. Omzuna asılı deri çantasını masasının üstüne bıraktı ve tüm pencereleri açtı. Kuş sesleri yoktu artık. İnsanların ve arabaların gürültüsü yüzüne vurdu ansızın gelen bir tokat gibi. Her sabah yiyordu bu tokadı ama içindeki şaşkınlığı bir türlü yenemiyordu. Mutfağa girip çay suyu koydu ve evinde içemediği sabahın ilk sigarasını yüzünde hafif bir tebessümle yaktı.

Kırk üç yaşındaydı Selim Bey. Gür saçlarının yarısı beyazlarla kapılıydı. Bu onu biraz daha yaşlı, ama oldukça çekici gösteriyordu. Açık yeşil gözleri, hayatında bir kez bile spor yapmamasına rağmen zayıf –çelimsiz değil–, ama güçlü bir vücudu vardı. Pek sakal bırakmazdı. En azından son yıllarda. Eşinin ona sakalın yakışmadığını söylediği gün bir daha sakal bırakmadı. Kaç yıl oldu bunu söyleyeli hatırlamıyordu bile. Bakımlı bir adam değildi ama pasaklı da değildi. Sadece ellerine olmasına gerekenden fazla bir önem gösterir, tırnaklarını her zaman keser, kenarlarını ince bir törpüyle temizlerdi. Öfkesine her zaman söz geçiren bir adam olmasına rağmen dokunduğu yiyeceklerin tırnaklarına geçmesine dayanamazdı. Eşi dahil bunu kendisinden başkası bilmiyordu.

Her pazartesi günü yaptığı alışverişten kalan buzdolabındaki birkaç günlük zeytin, peynir ve domatesten kendine küçük bir kahvaltı hazırladı. Hafta içi en son ne zaman evinde kahvaltı yaptığını hatırlamaya çalıştı ama bulamadı. Hatırlayamadığı şeyler gün geçtikçe çoğalıyordu. Oysa kahvaltı kadar sabah sevişmelerini de severdi. Eşinin her ay rengini değiştirdiği saçlarına sinen hafif boya kokusuna aldırmadan beline sarılır, teninin o çocuksu yumuşaklığına yüzünü bastırırdı. Evliliklerinin ilk zamanlarında bu sevişmeler bir ritüel haline gelmiş, sevişmeden yataktan çıkmazlar, hatta bazı zamanlar beraber duş alıp ılık suyun altında birbirlerine sıkıca sarılırlardı. Aradan geçen sekiz yıl beraberinde birçok şeyi de silip süpürmüştü. Artık yanında uyuduğu kadının ondan nefret etmese bile onu istemediğini biliyordu. Ayaklarının ayaklarına değmesi bile homurdanmasına sebep oluyor, iyice yatağın ucuna kıvrılıp bir an önce uyumak için yastığına gömülüyordu.

Cuma günüydü. Patronu Harun Bey ve ofisin en eskisi Ahmet Bey’in işe gelmeyeceklerini öğrendiğinde biraz rahatladı. Vergi dairesinde olacaklarını ve işlerinin akşama doğru biteceğini söyledi Harun Bey ve gün içinde yapılması gereken işleri sıralamaya başladı telefonda. Dinlemiyordu. Biliyordu yapılacak işleri. Sadece bütün gün bacaklarını uzatıp, onlar ofiste olduğu zaman içemediği kadar kahve ve sigara içmek istiyordu. Bir türlü bitiremediği kitabı da yanındaydı. İşlerini bitirir bitirmez kitabına kavuşacağını bilmek onu derin bir hazza doğru sürükledi.

Ekranının sürekli renk değiştirdiği, eski model bilgisayarının başına geçtiğinde saat dokuzdu. Bir türlü değiştirtememişti bu külüstürü. Bazı zamanlar ekrandaki yazıları bile okuyamıyordu. Pazartesi tekrar hatırlatmaya karar verdi, küçük renkli bir not kâğıdına bir hatırlatma yazıp ekranın sağ alt köşesine yapıştırdı. Ofisin diğer çalışanı Aysel Hanım’ın geldiğini görmedi, kâğıdın düzgün yapışıp yapışmadığına bakarken. Eski moda ucuz parfümü küçük ofisi bir anda kapladı. Ağır bir kokuydu ama ondan da öte ona çocukluğunu, gençliğini hatırlatıyordu. Bu kadar hoş bir kadın neden böyle bir parfüm kullanır, diye düşündü yine. Çok düşünmüştü bunu. Hatta bir ara ona parfüm hediye etmek istemiş, eşinin çok sevdiği ve kullandığı parfümlerin isimlerini bir kâğıda yazıp çantasına atmış, sonra da kaybetmişti. Bir daha yazmak da zor geldiği için vazgeçmişti. Zor mu gelmişti, bunu yanlış mı bulmuştu, bilmiyordu, ama içinden bir ses bunu yapmamasını söylemişti. Aysel Hanım kısık sesiyle günaydın dedikten sonra yerine oturdu. Elli yaşına yeni girmişti. Bir hafta önce doğum gününü ofiste küçük bir pastayla kutlamışlardı. Uzun boylu, balıketli, çenesi hizasında kıvırcık kahverengi saçları olan, güzel ve özenli giyinmeye çalışan ama üstündeki eski yılların rüküşlüğünü atamayan bir kadındı. Ona her baktığında yirmi küsur yıl evli kaldıktan sonra boşanan, üç çocuğundan uzak, hasta annesiyle yaşayan, naif, sessiz, ev işlerinde hamarat, çok iyi yemek yapan, ama bir yandan da yatakta iyi olmayan bir kadın görüyordu. Birçok kez onun iri kalçalarını düşünüp mastürbasyon bile yapmıştı, duşun altında sıcak suyun yere çarparken çıkardığı seslerin arasında. Aysel Hanım’ı yerine otururken seyretti. Yüzünde taze bir acının izi vardı. Boynunun iki yanındaki damarlar kendini gösteriyor, dudaklarını bir sağa bir sola büzüyordu. Bilgisayarını açtıktan sonra çantasından sigara paketini çıkartı ve uzun ince sigarasını kırmızıya bürünmüş dudaklarının arasına aldı. Bir eli alnında, başı öne eğik, sigarasından üst üste üç nefes çekti. Pek huyu değildi bu, en azından sabah çayını almadan sigara içmezdi. Ona sormak istedi bu halinin sebebini ama cesaret edemedi. Ters bir cevap almaktan korktu. Üstelik ne söyleyeceğini de bilmiyordu. Kadınlarla konuşmayı, onların dertlerini tam olarak anlamayı bir türlü başaramıyordu. Keşke her şey yazı üstünden yürüse, diye düşündü yine. Böylece herkes olabildiğince açık ve net olurdu. Hiçbir sorun kalmazdı. Yerinden kalkıp mutfağa gitti ve kendine bir kahve, Aysel Hanım’a da bir çay koydu. Masasına bıraktığı bardağın sesi gelene kadar fark etmedi Aysel Hanım, sonrasında kafasını kaldırıp zoraki ama güzel bir gülümsemeyle teşekkür etti. Bir şeyler daha söyleyecek gibi durdu ama gerisini getiremedi bir süre. Önce sigarasına baktı, bir nefes daha aldı, yüzünü tekrar eğdi masaya doğru, sonunda zoraki olmadığı belli içten bir gülümsemeyle, “Sen çok nazik bir adamsın Selim,” dedi, “teşekkür ederim.” İlk defa ondan bir şey duyuyordu.

Nazik bir adam mıydı, bilmiyordu. En azından gaddar, kötü bir adam olmadığına emindi. Nazikliği, insanlarla az iletişim kurabildiği için ortaya çıkan bambaşka bir durumun sonucuydu. Kahvesini yudumlarken bugün ofise kimsenin gelmeyeceğini söyledi Aysel Hanım’a. Yüzünde bir parça daha gerçek bir rahatlık ve tebessüm gördü. İkisinin de sakin bir güne ihtiyacı vardı.

Aysel Hanım dört yıldır orada çalışıyordu. Ve bu dört yıl içerisinde birçok kez ofiste yalnız kalmışlardı ama birbirleri hakkında çok şey bilmiyorlardı. Kendisine çok benzetiyordu onu; sessiz, sakin, birçok şeyi içinde yaşayan bir kadındı. Gereksiz sohbetlerden ve özel hayatına dair bilgiler vermekten hep kaçınmıştı. Sadece evli olduğunu, çocuğunun olmadığını biliyordu herkes. Yine de kocasını gören olmamıştı bu zamana kadar. Alyansını da her zaman takmıyordu. Bunu düşünürken kendi alyansını hiç çıkarmadığını fark etti. Oysa eşi de Aysel Hanım gibi sürekli takmıyordu alyansını. Bazı günler evin içinde kaybettiği bile oluyordu. Dışarı çıkarken taktığı onca aksesuara rağmen alyansına yer ayırmamasına üzülüyordu, ama zorla taktıracak hali de yoktu. Sadece bir kez bunun nedenini sormuş, diğer takılarla uyumsuz olduğu için bazen takmadığı yanıtını almıştı. Başka da bir şey söyleyememişti bu cevaba karşılık. Kadınların bir şeyden vazgeçerken bunu küçük küçük, ama göze batacak şekilde yaptıklarını öğrenmişti.

Onunla ofiste baş başa kalmak, Aysel Hanım’a dair tüm bilinmezleri sırayla aklına düşürmeye yaradı. Bir kadını tanımak onu her zaman heyecanlandıran bir şeydi gençlik zamanlarında. Şimdiyse aynı kan damarlarında koşturmaya başlamış, tüm vücudunu esir almak üzereydi. Önündeki boş kâğıda kurşun kalemiyle, “Kötü bir gece geçirdin sanırım,” diye yazdı. Aklındaki cümlelere sahip çıkmaya çalışıyordu. “Bugün keyifsiz gibisin.” “Hayırdır, pek sessizsin bugün. Kötü bir şey olmadı ya?” “Kötü görünüyorsun bugün, iyi misin?” Son yazdığının üstünü karaladı. Kadınlara böyle bir şey demek doğru değildi. Aysel Hanım yerinden zorlanarak kalktı ve adım atarken yüzüne yansıyan acısını hafifleterek mutfağa gitti ve bir çay daha aldı. Bacağında ya da belinde bir sorun vardı. Sormak istedi ama aklı kâğıda yazdığı cümlelerdeydi. Kendisine bir şey içmek isteyip istemediğini sormamasına pek takılmadı. Aklının başka yerde olduğuna emindi. Yerine oturuşunu izledi, hayattaki bazı şeylerden nefret eden, kendi bakışlarından bildiği o gözlere baktı. İnsanlar sürekli acı çekiyordu. Hayatta hiçbir şey olması gerektiği gibi güzel ve anlamlı gitmiyordu. Bir şeyleri değiştirmek insanın elindeydi ama bunu yapmak zordu. Her sabah evden bir saat erken çıkmasını düşündü. Olmak istemediği bir yerden kaçışını. Olmak istediği bir yere giderkenki heyecanını. Olmak istediği tek yer evinin dışındaki koca dünyaydı. Ve o dünyayı daha da güzelleştirecek şeyler de o dünyanın içindeydi. Yerinden kalkıp kırışık gömleğini yanlarından hafifçe çekiştirip, sandalyesini Aysel Hanım’ın masasına doğru çekti ve yanına oturdu. Bir elini eteğinden sıyrılan dizine, diğer elini alyansını takmadığı sol eline uzattı. İki beden de titremeye başladı. Birbirlerinin titremelerini hissedebiliyorlardı. Son anda ağlamaktan vazgeçmiş gözlerini Selim Bey’in gözlerine dikti. Sanki bunu uzun zamandır bekliyormuş gibi bir hali vardı. Bunca zaman sonra onun gözlerinde yeni, tanıdık bir duygu daha gördü; başarısızlık. Ne kadar da tanıdıktı! Bir dinginlik kapladı her yeri, hafif bir rüzgâr gibi bedenlerini yalayan. Dolgun kırmızı dudakları hafifçe aralandı. “Sen iyi bir adamsın Selim. Beni incitme,” dedi vücudu gibi titreyen sesiyle. Cevap veremedi Selim Bey yine. Sadece tuttuğu sol eli avucunun içine alıp iyice sıktı. Yüzünde uzun zamandır olmayan bir gülümseme belirdi. Alışkın olmadığı bir coğrafyada hayat bulan bir çiçek gibi renk attı. Mutluydu.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Edebi Sonsuz: AlefMaurice Blanchot
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Özge Kılıçoğlu

19 Mayıs 2026

Booker İtibar mı Kaybediyor?

Jüri başkanı Roddy Doyle 153 başvurudan sadece 31’inin ciddi bir tartışmaya değer olduğunu söyleyerek birçok başvurunun “kalitesizliği”ni eleştirmişti.Sürekli takip ettiğim ve merakla beklediğim edebiyat ödüllerinden olan Booker ve Uluslararası Booker’a inancım 2025’te bi..

Devamı..

Cassandra: Çırpınış

Özlem Kaplan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024