Evden her sabah çıkmak zorundayım. Hayatın kuralları var. Hayatın insanlarının binlerce yıldır yığdığı kurallar bunlar. Bir işe gidip para kazanmalısın. Bir kadın bulup evlenmelisin. Çocuk falan etmelisin sonra. Onları büyütmeli, iyi okullarda okutup, “Bak ben çocuk da getirdim dünyaya, sonra onu iyi okullarda da okuttum, mühendis falan ettim,” demelisiniz. “Çocuklarımı size benzettim, bakın tıpkı sizlerin kopyaları,” demenize ise gerek yok. Çünkü insanlar başkalarına benzemekten hoşlanmazlar, ama aynı insanlar onlardan çok farklı olmanızı da istemezler. İşte böyle bir şeydir insan. Sizi tamamen içine almayan ve tamamen özgür de bırakmayan. Her neyse.
Evden her sabah çıkmak zorundayım ve sizler bunu neden yapmak zorunda olduğumu şimdi anlamışsınızdır. O halde evden çıkmak yerine, dirseğimi ceviz bir masaya dayayıp durmadan yazmak, hasır bir koltuğa kıçımı yerleştirip durmadan okumak, pencereden dışarı bakıp durmadan düşünmek istediğimi de bilmenizi isterim. Şimdi kiminiz, “Kıçının kâhyası biz miyiz? O ki o kadar çok istiyorsun otur hasır koltuğuna da oku,” diyecektir. Keşke! Keşke, her şey sizin düşündüğünüz kadar basit olsa. Bütün bu olanları düzeltmek için ve sizin, benim kıçımı hasır bir koltuğa yerleştirebilmeniz için binlerce yıl geriye dönüp her bir şeyin bok edildiği zamanlardaki pek çok şeyi tamir etmek gerekecek. Her neyse, sonunda bu düşünceleri akşama erteleyip sokağa attım kendimi.
Bir adım, on adım, yüz adım derken caddenin ortasında buluyorum kendimi. Cadde işte. Sabahın köründe işe yetişmeye çalışan, birazdan komşu etlerde ezilip duracak binlerce mutsuz yüzün doluştuğu yer. İşe biraz daha erken varıp bir bardak sıcak çayı içmeye hak kazanma telaşıyla genç yaşlı, erkek kadın hep beraber koşturuyoruz şimdi. Aynı yöne değil. Elli yüzü doğuya, elli yüzü batıya, diğer elli yüzlerse kuzeye, güneye, az kuzeye, az güneye, az batıya, çok batıya falan filan. Herkes koşturuyor. Herkes koşturup da yığılıyor bir durağın önüne. Otobüs gelecek de, kapısı açılacak da, bizler bineceğiz de işe yetişip çay içeceğiz. Başka dünyalardan birileri bu koşturmayı izlese altına, mücevhere, elmasa falan hücum ettiğimizi zanneder. Oysa biz, bütün bu telaşı otobüste ayakta da olsa yer bulabilmek ve işe biraz daha erken varıp mesai öncesi bir bardak çay içebilmek için gösteriyoruz.
Bunları düşünüp de geri mi döndüm zannediyorsunuz? Elbette otobüse bindim. Önümde yaşlı bir amca var. Emekliye ayrılıp hiç olmazsa altmışından sonra kıçını hasır koltuğa koyacağına koşturmaya devam ediyor anlaşılan. E ne yaparsın! Üç çocuk var, kolay değil. İkisi üniversite sonda. Her ay iki bin lirayı çıkarıp onlara veriyoruz. Diğeri de üniversiteyi bitirmiş bir işsiz. Gündüzleri iş arayıp akşamları ekmek yiyor. Bunları ben uyduruyorum. Adamın kel kafasına baka baka uyduruyorum. Adama soracak değilim ya: “Amca hayır ola? Bu yaşta, bu izdihamda ne işin var?”
Al işte! İlk hapşırık. Yirmi metre daha gittik ikincisi. Biraz daha gidince öteden beriden her taraftan hapşıran hapşırana. "Günlerden cumartesi. Pazar günü de koltukta değil, yataktayız anlaşılan," diyorum içimden.
“Havalar soğuk, dikkatli olmak lazım,” diyor amca bana bakarak.
Altmış yıl dikkatli olamamış da şimdi dikkatli olacak. Akla bak! Laf olsun torba dolsun. Susuyorum. Zaten başımıza ne geliyorsa bu susmaktan geliyor ya.
Arkada bir kadın sesiyle bir erkek sesi dalaşıyor. Ne tam görüntü var ne seslerde netlik. Futbol maçı izlemeye kahvehanelerin birine gidersiniz de sizden uzun boylular görüntünün önünü kesip durur ya ondan da beter bu durum. Bir seksen boyum var ama görüntü namına hiçbir şey yok. Sonunda susuyorlar. Kimse kimseyi bıçaklamaz bu sıkışıklıkta.
Kendimi otobüsten aşağıya atınca –inmek dersem ayıp etmiş olurum– paltomun, ceketimin düğmelerini kontrol ediyorum. Her sabah yaparım bunu. İki dört yüz metre yaya yolum var şimdi. Yüz metresi işlek cadde üstünde, geri kalanı tinercilere komşu yerler. O da ne? Otobüsteki yaşlı adam önümden yürüyor. Sağa sola bakıyor bir süre, sonra bir böğürtü eşliğinde yere tükürüyor. Öyle böyle bir tükürük değil hani. Bütün gece biriktirdiğini şimdi buraya bırakıyor gibi. Tükürüğünün bir kısmı paçasına sıçramış, farkında değil. İş yerinde öteye beriye sürecek. Bizim iş yerinde de öteye beriye sürenler vardır elbette. Kim nerden bilecek?
İş yerine varıyorum. Güvenlik görevlisi kulübesinin camını açarak bana sesleniyor:
“Kemal Bey, günaydın.”
Durur gibi yaparak karşılık veriyorum. Yavaşladığımı fark edince fırsatı değerlendiriyor.
“Siz Fenerbahçeliydiniz değil mi?”
Kafa sallayıp geçsem ayıp olur. Kurallar öyle çünkü.
“Hayır,” diyorum. “Takım tutmam ama küçüklüğümden beri Galatasaray’ı tutardı evdekiler.”
“Ha,” diyor. “O zaman iyi. Dün Fener’i Kayseri yendi de.”
“Hayırlısı olsun,” diyorum görevliye.
“Ha,” diyor yine. Sonra da, “Öyle, öyle,” diyor. “Çok hayırlı oldu. Galata bu sene kesin şampiyon.”
Tebessümle, “Olabilir,” diyorum.
Şimdi bir tane daha, “Ha,” derse, ben de beni anladığını anlayacağım. Ama demiyor. Ben yürürken o da camı çekiyor.
“Günaydın,” diyorum yirmi otuz kişiye. Kimisi, ağızları poğaça simit dolu olduğundan kafa sallayarak karşılık veriyor. Kimisi “günaydın” deyip beni incelemeye başlıyor. Kimisi başka başka önemli işlerle meşgul olduğundan beni görmüyor bile. Bir köşeye çekilip bu kalabalığı izlemeye başlıyorum. Her sabah yaptığım şey olduğundan bu işte inanılmaz ustayım. Beni izleyenler gibi açık vermem. Kadın çalışanlardan biri bebeğinin dün gece kendisini uyutmadığından bahsediyor. Başka bir kadın dün akşamki televizyon dizisinden bahsetmeye başlıyor. Erkeklerden biri ona laf atıp, “Yahu o dizi izlenir mi? Çok duygusal. Falanca kanalda olan falanca diziyi izlesene,” diyor. Kadın erkeğe, erkek kadına cevap yetiştireyim derken yuvarlanıp gidiyorlar. Sonunda müdür salona girince herkes kendine biraz çeki düzen veriyor. Sesler sönmese de azalıyor. Lokmalar daha hızlı çiğnenmeye başlanıyor. Çaylardan son yudumlar hızlıca alınıyor. Müdürü takip ediyorum şimdi. İçeriye çok ciddi bir yüzle girdi. Soğuk ve mesafeli anlayacağınız. Hafta sonu toplantısı var. Akşama bırakmaz, sabahtan yapar bu işi, her cumartesi. Hep aynı sonuç: İki dakika ciddiyet, yirmi dakika sulu şakalar. Bu sabahta aynısı oluyor ve ben günün birinci çilesini çekmiş olaraktan çalışma odama yollanıyorum.
***
Günün kalanında bir aksiyon yok. Aynı sıkıcı sekiz saat. Dönüşteki otobüsü de eklersek sekiz küsur saat. Odama sekiz on evrak geldi. İki sefer müdür geldi. Altı yedi sefer müdür yardımcısı gelip müdürden azar işitmemek için eski evrakları karıştırdı. Çaycı geldi sonra. Limonlu çayları, şekerli çayları, tavşan kanı olduğunda ısrar ettiği çayları var. Bu arada Fenerli. Yedi sefer, limonlu ve tavşan kanı olduğu iddia edilen çayından içtim ki otobüsteki hapşırıkların etkisini azaltayım.
***
Eve vardığımda öyle yorgundum ki bir kitabın derinliklerine dalmaya cesaret edemedim. Oyalandım durdum uyku zamanına kadar. İçimde yarın evden çıkmayacağım düşüncesinin mutluluğu, uykuya daldım. Uykuya mutlulukla dalsam da gece boyu kötü kötü rüyalar görüp durdum. Birincisinde bir harabenin içinde tutsaktım. Elim kolum bağlı değildi ama harabenin kapısında insan vücudunun üç beş katı büyüklüğünde bir karga nöbet bekliyordu. Belki kurtulurum düşüncesiyle harabenin kapısına doğru hamle ettikçe karga orada beliriyor, kocaman gagasını göstererek beni tehdit ediyordu. İkinci rüyada dev gibi iki adam kollarımdan tutmuş götürüyor beni. Bir ormanın içinden yürüyoruz. Öyle korkuyorum ki ağzımı açıp da nereye gittiğimizi sormak şöyle dursun kafamı çevirip yüzlerine dahi bakamıyorum. Ormanın sonuna geliyoruz. Aşağıda ışıltı bir kumsal, kumsalın ortasında da tahtadan bir kulübe olduğunu görüyorum. Toprak yoldan aşağıya, kulübenin yanına iniyoruz. Adamlar kollarımı bırakınca kıçımın üstüne kuma devriliyorum. İçimden kumsal boyu koşup kurtulmak geliyor ama bu hiç de akıl işi değil. İki metrelik ayaklarla iki saniyede ensemden yakalarlar. Çaresiz bekliyorum kıçımın üstünde. Adamların ikisi de kapıyı kilitli tutan kulpa yumruk indiriyor sırayla. Ne elleri kanıyor ne de yüzlerinde acıya dair bir işaret var. Kulpu kırdıklarında ikisi birden kollarımdan tutup beni odanın ortasına fırlatıyorlar. Tek odalı bir kulübe. Odanın ortasında mavi bir koltuk var. Karşısında da eski, tüplü bir televizyon.
“Biz şimdi gidiyoruz,” diyor bana göbekli olan. “Senin işin artık bu. Televizyonu açıp izleyeceksin.”
Sonra arkasını dönüp kapıya çıkıyorlar. Bir cesaretle arkalarından yürüyüp kapıya çıkıyorum.
“Bari sigara içebilir miyim, bir yerlerden sigara bulmam mümkün mü?” diyorum, “Ben sigarayı çok içerim de.”
Göbekli olan üzerime yürüyüp, “Sen dalga mı geçiyorsun benimle?” diye bağırıyor.
Bu bağırtıyla uyanıyorum. Sanki adam gerçekten odanın içinde. Gözlerimi açmadan birkaç dakika olan biteni anlamaya çalışıyorum. Rüya olduğuna iyice ikna olunca kalkıyorum yataktan. Kâbus görmüşüm ama vücudum öylesine dinlenmiş ki kendimi on kilo hafif hissediyorum. Şimdi önümde tamamen bana ait bir gün var. Okuyabilir, yazabilir, kendimi fazlaca tembel hissedersem eğer oturup film izleyebilirim. Anlayacağınız yedi günün birinde kıçımı istersem yatağa, istersem koltuğa koyarım. Yedi günün birinde istersem dirseğimi ceviz bir masaya dayarım. Yedi günün birinde istersem kıçımı yataktan kaldırmayabilirim de!
Pazartesinden beri arka sayfasını okuyup durduğum kitabı elime alıyorum. Hasır koltukta oturmuşum. İlk iki sayfa boyunca her şey çok güzel gidiyor. Tamamen olmasa da büyük ölçüde kitaba dalmışım. Üçüncü sayfanın ortalarında, alt kattan bir müzik parçasının sesi gelmeye başlıyor. Üçüncü sayfanın ortalarından sonra gelen ilk cümleyi –bu, müziği duyduğum an okumakta olduğum cümleydi– yirmi defa okuyorum. Kıyametin hemen altımda koptuğunu fark edip hasır koltuğumu başka bir odaya taşıyorum. Ses yine kesilmiyor ama oldukça azaldığından idare edebilirim diye düşünüp o yirmi kez okuduğum cümleden başlamak üzere okumama devam ediyorum. Altıncı sayfanın girişlerine kadar işler yolunda gidiyor. Ne mi oldu yine? Müziğin sesi yeniden arttı. Karar verip alt kata iniyorum. Çocuğa, adama, kadına her kime rastlarsam ağzımı açıp gözümü yumacağım. Karşıma, on altı yaşlarında gösteren bir genç çıkıyor. Zebellah gibi. Rüyamdaki adamdan tek farkı daha genç olması. Hasır koltuğumdayken duyduğum öfkeden eser kalmamış şimdi. Diyorum ki çocuğa, “Az kısar mısın sesini? Yukarıda kitap okuyorum da.”
“Yok ya,” diyor, “Yağma mı var?”
Ne dedi şimdi bu çocuk?
“Müziğin sesini kısınca yağmalanmış olmuyorsun,” diyorum.
“Ben müzik sesi falan kısmam. Sesli oku sen de diyor.”
“Evde kimse var mı?” diyorum. Niyetim annesine, babasına söylemek şikayetimi.
“Evdekinden sana ne?” diyor.
“Polis mi çağırmamı istersin?” diyorum.
“İstersen başbakanı çağır,” diyor.
Bu işlere başbakan bakmıyor diyeceğim az kalsın.
“Peki, sen görürsün,” deyip daireme dönüyorum. Niyetim polis çağırmak değil, beklemek. Ama her hafta sonu böyle olacaksa buna bir çare de bulmak gerekiyor diye düşünüyorum. Ben daireme girmeden müzik susmuş. Ne oldu ne bitti anlamış değilim. Duyduğum tek şey müziğin sustuğu. Koltuğumu tekrar eski yerine taşıyorum. Sevinçten içim içime sığmıyor. Yedi, sekiz, on derken rüzgâr gibi ilerliyorum kitapta. Yirminci sayfanın sonlarına geliyorum ki kıyamettir tekrar kopuyor. Karşı apartmanda bir teyzeyle onun karşısındaki apartmandaki diğer teyze pencereden pencereye dedikodu etmeye başlamış. Yok oğlu nerde okumuş da onu kimle evlendirmiş de anasına toz kondurmazmış da falan filan. İkisinde de maşallah ses var. Bir saate yakın susmalarını bekliyorum. Evet, bu kadar uzun bir süre sabrediyorum. Bunun bir parçası da inat elbette. Sonra pencereye çıkıp utana sıkıla, “Hanım efendiler, kitap okuyorum da biraz şey yapabilir miyiz?” Şaşkın şaşkın yüzüme bakıyorlar bir süre. Adeta, “E oğlum sen aptal mısın? Bu zamanda kitap mı okunur,” der gibiler. Cevabı beklemeden kaçıyorum içeri. Sustular elbette. Yalnız bu, şok oluşun susuşu da olabilir. Her neyse. Tekrar gömülüyorum sayfalara. Yirmi bir, yirmi iki, yirmi beş, otuz… Bir ses. Komşu dairenin duvarında, biri, tırnağıyla duvarı kazır gibi bir ses. Çocuklar çok yapar bunu. Eline geçirdikleri ince bir aleti duvara sürtüp dururlar. Ben kafamı duvara yöneltince susuyor. Kafamı sayfaya çevirince tekrar başlıyor. Bir değil, iki değil, beş değil. Yüzlerce kez aynı şey! Kitaba dönünce ses, duvara dönünce sessizlik. Komşuya gidip de duvarı kim kazıyıp duruyor diyemem ya. En iyisi kitabı kapamak, yoksa bu ses beni delirtecek. Kaldığım sayfayı işaretleyip masaya bırakıyorum kitabı. Çekyata geçip uzanıyorum. O da ne? Ses tekrar başladı. Bu sefer döşemenin altından geliyor. Bir farenin tahtayı kemirme sesi. Ayağa fırlayıp kitabı parçalara ayırıyorum. Kalbim küt küt atıyor. Bu da yeterli olmaz diye düşünüyorum. En iyisi yakmak lazım. Kâğıt parçalarını çelik bir tencere koyup ateşe veriyorum.
***
Bugün pazartesi. Otobüste şişko bir herifle et eteyiz. Otobüsün durmasını bekliyoruz. İğrenç bir ter kokusu var otobüste. Bu şişko heriften de geliyor olabilir. Birazdan iş yerinde olurum. Pazar gününü iple çekiyorum.






