Çırılçıplak Bir El ile!
29 Kasım 2018 Kitap

Çırılçıplak Bir El ile!


Twitter'da Paylaş
0

Hayata Rağmen Tasarlanmış Mutsuzluk

Türkçe, engin zenginliğini belki de “keşke”lerden çok “rağmen”lere borçludur. Düzyazıda olmasa bile şiirde belirgin bir geçerlilik payı taşıyan bu önerme, şiirin dili ile çağın vicdanı arasına köprüler kurar. Oluş düzeyimiz hayatımızı yaratır. “Rağmen”, oluş düzeyimiz ile hayatımız arasındaki karşıtlığa, yani hakikatimiz ile hayallerimiz arasındaki uçurumadır. Felsefeden söylersek; her şey zıddı ile kaimdir. Yokluklarını varlıklarına borçlu olduğumuz şeylerden çok, varlıkları yokluklarıyla kıymet kazananların hiyerarşisinde oluşan “benlik”lerin kabuğudur “rağmen”. “Keşke”, kendinedir, “rağmen” ötekilere. “Keşke”leri ötekilere, “rağmen”leri kendine bağlamak münzevi bir tutku olarak şairlere hastır. Süreyya Berfe’nin “Rağmen” şiirini anımsıyorum da; “rağmen”, “Gitti bir arkadaş daha. / Zaman ölüyor, duruyoruz”dan yola çıkan “Gizli-açık bir mutsuzluk daha. / Çok konuşuyorlar, sıkılıyoruz” diye sürüp giden bir iç nehirdir ve nedense hep kendine dökülür! İkinci şiir toplamıRağmen ile okurla buluşan Duygu Kankaytsın’ın kendini döktüğü yer de kendisidir. “Anlamak güç, zaman durmuş / Şüpheli akşamlardayız, okunaksız insan yüzleri”nden “Herkesin kanı donmuş, herkes karanlık başkasına / Bir çocuğun eli içimdeki ayazda”ya yol alırken.

İçindeki ayaz dünyanın derdini dondurmak için bir kullanışlılık taşısa da, o gölgelerin her zamankinden daha fazla yer değiştirdiği metrofobik hayata sivriltiyor kaleminin ucunu. “Sana yakışırdı başlattığın pervasızlık” dizesiyle karşılıyor okurunu. Herkesin kendine “sığınmacı” olduğu bir zamanda, akanın mesafeler olduğunu haykırıyor. Tam buradan sanat yapıtına sürreal pencereler açma imkânı ele geçirilmişken, Kankaytsın’da dili geçmiş olana yönelme, bir bakıma ‘mesele’yi meselleştirme; metrofobinin üstesinden gelme tasarısı olarak yer alıyor yapıtta. Georg Simmel’in Metropol ve Zihinsel Yaşam’da dile getirdiği “Modern yaşamın en derin sorunları, bireyin, etkin sosyal kuvvetler; tarihsel miras, dışsal kültür ve yaşam tekniği karşısında varoluş özerkliğini ve bireyselliğini muhafaza etme amacından kaynaklanır” belirlemesi, şiirdeki güzergâhının da dipnotu gibi işlev görüyor. Yani varoluş özerkliğini ve bireyselliğini şiirini ‘fark’lılaştıran öğeler olarak harekete geçiriyor, dize bilinciyle şiirin toplam yüküne çalışarak. Dünyanın ve hayatın çok da yeni olmayan ‘yeni’ ve ‘yeniden’ kabulü, keşke “Hemen öldürülüyor kurduğum her cümle”ye sürüklemese bir şairi. Keşke herkes, sığmayı becerebilse okumak istediği kitaba!

“Sığmak” ve “sığınmak” deltasında, ben, tasarlanmış bir mutsuzluk denemesi olarak okumayı yeğledim Rağmen’i. Biraz da yapıtın gezindiği şiir dili, bu türden bir okumaya yönlendiriyor okurunu. “Rağmen”lere rağmen var edilmiş bir söylemi besliyor bu dil. Yalnız varlığa değil varoluşa ev olma çabasıyla. Ama evsiz kalma cesareti göstererek. Gösteriş arzusu kollamadan göstermeyi yeğlediği ‘ince’ltilmiş bir söylem evreni bu; yer yer naifliğiyle, yer yer protest tavrıyla beliriyor. Akıl ile kalp arasında gidip gelen, eksilttiğine asıl anlamı yükleyen, “kaybolan sözcüğü” arayan bir toplama çıkıyor bütün dizeler. Sağır Leyla, “Kendini, trenini bekleyen bir istasyon sanıyor” dizesinde olduğu gibi anlamı ‘uzak’ olana, olmayana, olmayı bilmeyene transfer ediyor. Melonkolik bir tavrı canlı tutuyor dizelerinde. Virginia Woolf’un dile getirdiği, “Mutluluğu melankoliden ayıran çizgi, bir bıçak ağzından daha kalın değildir” biçiminde tecrübe edilmiş tedirginlik, sanat yapıtının çıkış noktası olabildiği kadar tasarım nesnesine dönüşebiliyor. Rağmen’de buna tanıklık etme fırsatına sahibiz. Mutsuzluk tasarımı, orda, poetik bir yönelime dönüşmüş. Bu da, bir mutluluk taslağı olarak şaşırtıyor okuru. Mutsuzluk tasarlama yordamını eline geçirmiş ve onu elinde tutma gücüne sahip olandan mutlusu yoktur sanırım.

Özetle; tasarlanmış bir mutsuzluk çemberindeki modern toplumda ‘özne’ olmanın bedellerini bilerek şiirine patikalar açan Duygu Kankaytsın, sanki bir Sylvia Plath dolaştırıyor Türkçenin üzerinde. Temrin diye tabir edilemeyecek bir dil çalışkanlığı, bireyselliğine sızan toplumsallıktan çok, toplumsallığına sızan bireyselliğini önemli kılıyor. Bir kadın olarak dönüşebilmenin bir kadın olarak dönüştürebilme ihtimalini tahmin ederek genişletiyor poetikasını. İçine kuduz kalpler, iç içe geçmiş kadın – erkek rolleri, rüyalar, oyunlar, anılar ve anlar sığdırıyor. Yer yer dibe, yer yer duyguyla çizilmiş yükseltilere taşıyor yapıtının tansiyonunu. Bellek ambarı bir şiir onunki; unutmadığını hissettirirken anımsadığını ifşa etmekten özellikle geri duruyor. Post-anlamsal bir tavrı da yok üstelik. Şiirin ilkel büyüsünü daha gelişkin bir biçime sürükleyeceğini bilerek minimalist bir tavrı sahipleniyor. İlk şiir toplamı Hayatçağıran’da şiir adına bedeller ödeyeceğini sezdiren şair, artık daha iyi biliyor, sözün daha da büyük bir bedelinin olduğunu. Yazmanın ise bir şeylerin kurbanı…

Bireysel Öznenin Toplumsal Özneye Dönüşümü ya da Trajedi Daha Büyüktür Mutsuzluktan

“Yazmak bir şeylerin kurbanı olmak değil mi? Hem kendiniz için hem başka insanlar için bir şeyler dilemek ya da üretmek zor iş. Neticede yazmasanız daha iyi olur. Yeterince kurban edilme şekliniz yetmez mi? Mevsimlere ayak uydurmak bunun en tatlısı bakın. Kış aylarında yer altında bulunan tanrılar yaz gelince yeryüzüne koştururlar. Dionysos aşkına herkes sıcak ve sarhoştur. Her yer mis kokar. Bildiğiniz ama bilmiyormuş gibi yaptığınız bir sorunun peşinden sürüklenirsiniz yüzyıllarca.” (Duygu Kankaytsın, “Kuşlar ve erkekler uçar…”, t24, 8 Mart 2016)

Rağmen, iki bölümden oluşuyor; birinci bölüm “Sağır Leyla”, ikinci bölüm “Jiyan” adlarını taşıyor. İlk bölümde şairin bireysel özne olarak liriği adımladığı, toplumsalın ağırlığında ama bireysel tarihinden bir bellek oluşturduğu şiirler yer alıyor. Tek şiirlik ikinci bölüm ise, kangren hâlini almış bir yaraya parmak basıyor. Duygu Kankaytsın, Jiyan adlı kısa oyunu ile 2014 yılında, Dokuz Eylül Üniversitesi GSF Suat Taşer Kısa Oyun Yazma Ödülünü almış ve kısa oyunu sahnelenmeye değer görülen dört oyundan biri olmuştu. Çocuk gelinler meselesine çarpıcı ve derinlikli bakışı ile dikkat çeken oyunun şiir hâli demek haksızlık mı olur, çok emin değilim ama kitabın ikinci bölümünü oluşturan şiir Jiyan, sahneden daha büyük bir toplumsal sahne olan şiirde trajik olanın okur göz ile buluşmasına fırsat tanıyor. İzler gözle buluşmadan daha farklı bir şey bu. Sanırım yaratıcı yazarlık ürünlerinde sözcüklerin okurda daha da sınırsız bir imgeleme yol açma ihtimali ve sözel dilin genişliği, şiir olanı dilsel işçiliğinden de dolayı daha farklı bir estetik kategoriye sürüklüyor. Sahne kararırken, toplumsal sahnenin zifiri karanlığı sesleniyor; “ben, şimdi yaşımdayım”.

Neye geçtiğini teorize edemeyen bir toplumun tarihinde ve coğrafyasında herkesin durduğu yerin bir ağırlığı vardır. Bu ağırlığın ödendiği “şimdi”ye çalışmak, bireysel öznenin kendini dönüştürmesinde bir fırsat olarak görülebilir. ‘Şimdi’nin trajedisinde yok olandan var olmaya yol alan şair özne, kendi gerçekliğini toplumsal gerçeklik içinde eritmek zorunda kalmıştır bugüne kadar. Oysa kendi gerçekliğine sıkı sıkıya sarılmış şair öznedir çağın gereksindiği. Şair özne kadın ise, kadın kimliğini toplumsal cinsiyet meselesinde eritmesi beklenerek büyük bir haksızlığa uğramaktadır. Şairlerin kadın özne oluşlarını ötelemeyerek toplumsal cinsiyet meselesine eğilmek, belki yine ama yeni bir dil, yeni bir kurgu gerektiriyor. Kankaytsın, Jiyan’da bu kurguyu gerçekleştirmiş. Kadın meselesine politize olmuş merkezden bakmak yalnızca teori üretir ki, sanat yapıtı kadın meselesinin ‘kader’ine inmelidir. Jiyan, tam da bunu deniyor. Cesaretle ve incelikle.

Kuşlar
Kuşlar

Kuşlar

Kuşlar

Kuşlar

uçuyor ve gölgeleri düşüyor ömür adı verilen menzile…

Çağ ve Çağrı

Duygu Kankaytsın, Rağmen’i Melih Cevdet Anday’ın “Artık bir renk gibi seviyorum üzüntülerimi” dizesini ödünç alarak açıyor. Şiir toplamına bakarken kullanmamız gereken bir gözlük olarak okura sunulan ve bu toplama yaklaşımımı da destekleyen bu ödünç dize, kendini ödünç olmaya mahkûm etmeyecektir sanırım. Çağın hakikati olduğu kadar şiirin kaynağı olan bu ödünç dizenin nesnesine Rağmen, şair özne gerek teselliden gerekse temkinden kendini sakınırsa, Anday’ın “çırılçıplak bir el” diye nitelediği o saf duyarlıkla buluşarak günü yeniden yazacaktır. O gün, yine Anday’ın dizeleriyle “ama hangi çağdan, oturmuş düşünüyordum, belki hiçbir çağ yok ve kimse aldırmaz yaşamadığına ve aldırmaz hep yaşadığına, mutluluğun kimsesizliğinden başka” bir gün değildir. Bütün bunlara Rağmen mutsuzluğun kimselerine bir çağrı niteliği taşıyor Kankaytsın’ın tedavüle sürdüğü şiir toplamı. Bu çağrının yönünü kesinlemek kalıyor okura; hayata mı,?

P.S.: Şiirin çevresinde tabular oluşturmaya kalkışmadığımız sürece, şiiri şairin anlattığı okurun anladığı yazınsal bir olanak olarak değil şairin (D/d)ünya ile anlaştığı bir toplam olarak görebiliriz. Feurbach, “Istırapların en büyüğü, eğer yanıtı yoksa şiirin kaynağıdır” diye not düşmüş. Şiire kaynak olmayacak bir Dünya dileyerek nasıl bir kısır döngüye sürüklendiğimizi bize telaffuz eden şairleri anlıyorum ama onlarla anlaşamıyorum. Tamam onların birer dünyaları var, ama Dünya değiller!

“suyunu kaybeden kuyu işit beni” Duygu Kankaytsın

“bu kuyu, kalbim ve talan- 
la birlikte büyüyen kuyu 
kendi dibindeki çiçekle besleniyor 
sende solan, sende solan...” Hilmi Yavuz


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR