Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Şubat 2024

Öykü

Çizginin Öbür Yanı

Eser Kuru

Paylaş

2

0


Düşünmeye cüret edebilmek için annemin ve kedimin ölmesini bekledim. Eskiden bir kere denemiştim. Mutfakta Elvis telaşla havlarken annem telefonu elinden düşürecek, yüzünün aldığı biçim hayatımda görmediğim bir acıya bürünerek polis telsizinin tınısına karışacak, yere yığılacaktı. Devamına cesaret edememiştim. Şimdi ediyorum. Koyu renk takım elbise giymiş arkadaşlarım annemin iki koluna girecekti. Bin kere aksini söylediğim ve ona bir mektup bıraktığım halde kardeşim G., bedenimi bir musalla taşına yatıracaktı. Kuralların dışına çıkması dikkat çekerdi. Sosyal medyada paylaşacaktı. “Abim E.’yi kaybettik. Yarın vesaireyi müteakiben…” Sabır dilekleri, dostluk mesajları, acınızı en derin yerimizde hissediyoruz yorumları. Herkesin aklında aynı soru olacaktı ama  sonunda sadece biri cesaret edebilecekti. “Ne oldu hasta mıydı?” Ah be G., “Kafasına sıktı desen ya, ilkinde ıskaladı ikincisinde de tam isabet ettiremedi salak, yine de kan kaybından öldü,” diyebilsen. Herkes zarif bir yolculuk istiyor, konuşa konuşa anlaşa anlaşa olsun istiyor vedalar. Olmadığını söylesen, veda bile etmedi diyebilsen. Ama abinin bunları yapamayacağını bilirsin.

Sabah önce hayvan hastanesine gittim sonra belediye barınaklarını dolaştım, kedimin cansız bedenini almadılar, ben de Eymir’de bir su birikintisinin yanına gömdüm onu. Eve vardığımda ağlamamış olduğumu fark ettim. Ne geçen ay annem için ne de bugün. Acaba artık bir baskıdan mı kurtulmuştum, orada aklımın bir yerinde duran felaketlerin en büyüğü ihtimali yok olunca bir rahatlama mı çökmüştü üstüme? Sadece ellerim terlemiş, bu benim için stres demek. Bir içki şişesini kafama diktim, kanepeye uzandım. Gözümden uyku akıyor. Düşünceler zihnime üşüşüyor. Üniversite yönetiminin köpekleri zehirlediği bir sabah, birkaç hocayla derslere girmeyi boykot ediyorum, örgütlü hareket etmekten cezalandırılıyoruz. İş arkadaşlarım veganlığı farklı olmaya çalışmak sanıyor, bir nevi  oruç tuttuğumu düşünüp yemeyi reddettiğim şeyleri önüme getiriyorlar. Babam evlenmediğim için beni eşcinsel sanıyor. Son çıkan KHK’dan sonra param artık hiçbir şeye yetmiyor.  Şehrin kiralık daireleri arasında her seferinde bir sonraki dış katmana atılıyorum.

Uyumsuz diyemiyorlar da bana değişik diyorlar. Canımı sıkan bir durum bu. Aslına bakılırsa yavan bir hayatın içinden geçiyorum. Keşke kimse zahmet edip taşımasa tabutumu. Madem kardeşim kendi seçti imamla buluşmamı, sürükleye sürükleye götürsün beni mezara. Annem yaşasaydı, gelenlere cenaze yemeyi de verirdi. Keşke o gün konyak koleksiyonumu patlatsalardı. Kendini göstermeye gelenler festivale dönüştürseydi evin salonunu. Sevdiğim şarkılar çalsaydı, anlamsız teselli cümleleri yerine dans etselerdi. Yine de cenazeler düğünlerden daha samimi. Tuzlu bir göz yaşı, tatsız bir ordövr tabağından iyi değil mi?

Gözlerim kapanmak üzereyken kanepeden kalktım. Yatağıma geçtim. İnsan bir kez yok olacaksa zamanını kendinin seçmesi, unutulmaz bir an olmasını istemesi narsist bir düşünce. Yatakta telefonu karıştırdım. Önüme bir uygulama düştü. “Çizginin Öbür Yanı” yazıyor üzerinde. Altında da not, -Yok olmak ister misiniz?-  Mario Simmel’ in romanındaki gibi mi? Köşe başındaki dükkândan sigara almaya çıkıp da dönmeyenin hikâyesi. Her gün kaybolan yüzlerce insan var. O güne dek yaşadıkları hayattan nefret ettikleri için her şeyin üzerine sünger çekip yeniden başlıyorlar. Ben sadece yaşadığım hayata dair dert taşımıyorum. Öyle olmasa gerek.

İki türlü biçimi var yok olmanın. Büyük acıyla ya da öfkeyle çılgına dönüp bunu gerçekleştirenler. Etrafları onları hemen anlar. Anlık cesaret meselesidir. Birdenbire olur ve biter her şey. Bir de aklı başında, ayakları yere basa basa bunu yapanlar. Onları kimse anlayamaz ya da tam kavramak istemez. Bir süre üzerine konuşulur. Ben de böyle bir şeye kalkışır mıyım kaygısıyla üzerine düşünülür. İhtiyaç kredisi çektiğim gün kendimi boşluğa bırakır mıyım acaba?

 Uygulamayı tıkladım. Suç ve Ceza’dan bir cümleyle açılıyor. “Bir iple intihar da edebilirsin, o iple salıncak da kurabilirsin.” Satar bu uygulama, güzel başlangıç. Şifre ve bir sürü güvenlik sorusunun ardından telefon numaramı girdim. En kısa sürede aranacağım yazısı ekranda belirdi. Aynı anda telefon çaldı, bilinmeyen bir numara.

“Hayatınıza son vermeyi mi düşünüyorsunuz Bay E., size yardım edebiliriz.” Onca içkiden sonra sarhoşluğumu tarttım, sadece “Kimsiniz?” diyebildim.  “Biz ‘Çizginin Öbür Yanı Danışmanlığız,” dedi ses. “Yarın saat dörtte söyleyeceğim adreste olun. Ayrıca kimseyle konuşmayın.” Telefon yüzüme kapandığında adresi kafama not etmiştim.

Araştırmaya başladım. Görünürde danışmanlık şirketiydi. Yaşam koçluğu gibi şeyler. Arayarak acını anlatabileceğin, seni dinleyen sesin sana yardım edebileceği o telefon hatlarıyla meşhurdu.  Dev koyu aynalı camların olduğu bir plazanın en üst katına çıktım. 36. kata kadar insan çok şey düşünebiliyor. Para karşılığında intihar teklif eden bir şirket olabilir mi? Bu devirde kimsenin satmayı akıl edemediği nadir şeylerden biri. Neden birisi bunu tek başına yapabilecekken hayatını sonlandırmak için para versin ki. Karşımda güneş gözlükleriyle oturan Bayan D.’ ye bunu sordum.

“Siz söyleyin, madem öyle neden buradasınız?”

“İnsanlar kendileri yapabilecekleri birçok şeye para veriyorlar. Tembellikten herhalde,” dedim geçiştirmek için.

“Umutsuzlukla cesaret genelde bir arada olmuyor Bay E.” Ellerini gezdirdiği kahve fincanından ellerime hamle yaptı. Parmakları buz gibiydi, büzüşmüştü.  Küçük bir dokunuştu, hemen geri çekildim. Geniş bembeyaz döşenmiş ofis odası. Duvarlarda kutsal kitaplardaki cennet tasvirlerine benzer tablolar. Kısık sesle arkada Ella Fitzgerald’dan “Everytime We Say Goodbye” çalıyor. İçeri girdiğimden beri dönen üç şarkı da veda üzerine. Organize bir ölüm şirketiyle karşı karşıyayım.

“Peki,” dedim. “Korkmuyor musunuz sizi ifşa etsem ya da şu kapıdan çıkıp gitsem. Birbirimize nasıl güveneceğiz?”

Güneş gözlüklerini çıkardı. Ayağa kalktı, cama yaklaştı, manzarayı göstererek,

“Şehri bu kadar tepeden ve güzel görmüş müydünüz?”

Başımı iki yana salladım. “Ben Ankara’da sadece üst geçit görüyorum,” dedim.

“Biz her şeyi biliriz. Sizin ne kadar süredir bunu düşündüğünüzü, arama motorlarında araştırdıklarınızı, annenizin gidişinden sonra bu fikrin daha sıklıkla aklınıza geldiğini, kedinizi gömdüğünüz yeri…”

Ayağa kalktım. ”Bir dakika, siz beni mi izliyorsunuz, ne hakla.”

“Sakin olun,” dedi, sesimi bastırarak. “Size özel bir durum yok. Şirketin uygulamasına girdiğiniz anda gerçekten bizden faydalanmak isteyen biri mi yoksa pis bir gazeteci ya da ajan mı olduğunuzu kısa sürede anlarız. Çok büyük bir ağımız var.”

İki saati aşkın süredir buradayım. Sinirli ve endişeli gözüküyor olmalıyım. Profesyonel ekiplerinin hazırladığı anketleri, psikoloji testlerini geçmeliymişim. Başarırsam özel hizmet sözleşmelerini imzalayabilirmişim. Öncesinde şirket geçmişte organize ettiği işlere ilişkin bir video kaydı izletecekmiş. Sonunda istersem bana en uygun biçimi bildireceklermiş, beraber organize edecekmişiz. En iyi öneriyi yapay zekâ algoritmaları belirleyecekmiş. Tabi bir de fiyat konusu var. Durumum varsa neden Londra’da konyak mahzeninde pahalı bir alkol zehirlenmesi olmasınmış. Beni gerçekten tanıyorlar, daha güzel final düşünemiyorum.

“Param yok, beni ancak Ankara Kalesi’nden aşağı sessizce kendimi bırakmaya ikna etmelisiniz,” dedim, bu kez gülümsedi. Kendini boşluğa bırakanlar genellikle bağırmazlar diye okumuştum bir yerde. Ben zaten hayatımda hiç bağırmadım.

Üstümde uyguladıkları bir sürü şeyden sonra, Bayan D.’yle yeniden baş başa kaldık. İlk test sonuçlarınız çok parlak dedi. “Üstelik annenizden kalacak bir ev ve limiti yüksek hayat sigortanız var. Oyun alanımız geniş anlayacağınız.”

Parlak sonuçlar dediği az evvel doldurduğum test şıkları olsa gerek, a) Arkamda bırakacağım intikam almayı düşündüğüm kimse yok, c) Yüksek bir yere çıktıysam aklımdan mutlaka kendimi aşağı bırakmak geçer. a) Ölümü düşünmeden bir uçağa binemem, bir denize bakamam. b) Dini inancım, bedensel ya da ruhsal rahatsızlığım, çocukluk travmam yok. d) Bazen neşeli ve mutlu bile hissederim. e) Sadece tadında bırakmak gerektiğini düşünüyorum.

“Biz ne kadar profesyonelsek siz de o kadar iyi cevaplar veriyorsunuz Bay E.”

“Son bir sorum var,” dedim sözleşmeyi imzalamadan önce. “Ya son anda vazgeçersem.”

“Müşterilerimizin daima buna hakkı var, sözleşmelerini sonlandırabilirler. Fakat ödemek zorunda oldukları yüklü bir tazminat olur ve bir de…, neyse bunları şimdi konuşmanın faydası yok.”

“Hayır, lütfen söyleyin.”

“Sessizlik yeminini bozarlarsa başka bedeller öderler, unutmayın vazgeçerseniz ömür boyu sizi izleyeceğiz.”

                                                                        *

Uzun bir yol, epey mesafem var. Cep telefonumda onların yükledikleri otostop uygulaması. Bodrum’a doğru devam edecek güzergâh ve her telefon bildiriminde arabama alacağım yolcular. Gecenin on ikisi, Ankara sınırından çıkarken küçük bir kasaba durağında ilk hedefe vardınız sinyali. Aynı anda arka kapı açıldı, dikiz aynamda kadın silueti, kumral güzel biri. Beş dakika kadar sessiz ilerledik. Sonunda çantasını karıştırıp bana flash disk uzattı. “Bunu dinleyelim.” Sesi boğuk, yeni ağlamış gibi.  Sorgusuz sualsiz taktım. En sevdiğim şarkılardan biri çalmaya başladı. Şarkıyı söyleyen değişik bir ses. Ne şimdi bu, diyecek oldum.  Aynadaki siluetin parlayan gözlerini gördüm. Bu bakışın beni susturması gerektiğini anladım. Son notayla beraber, “tanıdın mı E,” dedi, “Bu senin sesin.” “Nasıl olur?” diyebildim. “Benim söylemiş olmam imkânsız, böyle bir anım yok.” Cevap vermedi, İyi şarkı söylemek hep istediğim şeydi. On kilometre sonra onu bırakmam gereken yerde apar topar indi. Ayrılırken “İyi birisin sen,” dedi, sesi titreyerek. “Seni uzun zamandır tanıyorum.” Konuşmamı beklemeden karanlığın içinde yok oldu.

Sonraki yolcuya kadar otuz kilometre tek başıma süreceğimi düşünürken, kırmızı ışıkta yüzünü atkı ve bereyle sarmış yaşlı adam yan koltuktan arabaya bindi. Otomatik kilide rağmen kapının nasıl açıldığını düşününce irkildim. Bozkırın soğuğunda, karanlık, sis ve boşluğun ortasında yanıma düşmüş gibi. Trafik lambaları dışında ışığın olmadığı, yolun seçilmediği bir yer.

Durduk yere otostop çağı da bitti. Uzun zamandır kimseyi almıyordum.  Kendim de yapmıyorum. Sürücüye, seni arabasına alarak yanlış yapmadığını hissettirmeye çalışmak ne zor. Ya da sürücüysen binenin konuşma çabalarına katlanmak.

Işık yeşile dönerken birbirimize baktık, soğuktan sardığı yüzünü aralamış. Tanıdık bir ifadeyle, “Sür bakalım,” dedi. “Seni doğru yola çıkartalım.”

“Yanlış yöne mi gidiyorum?” diyebildim. “Hayır,” dedi tok sesiyle. “Aslında ana yoldasın ama sonraki yolcuyu almak için yan yola sapmalıydın.” Kafamı ona çevirdim. Bana bakmadı. Ağzımı açacak oldum, işaret parmağını dudağına götürdü, sonra yan döndü. Başını camın yanına hafifçe bıraktı, uykuya mı daldı, anlamadım. Biraz hızlandım, arabanın sarsıntısından rahatsız olsun istedim. Hızla ağaçlar, karanlık tarlalar, kasaba evlerinin çatıları, karaltıların içinden geçtik. Yarım saat sonra telefonunun alarmı çaldı ve irkildi. “İlaç saati mi?” dedim. “İnme zamanı,” dedi.  “Ama önce bana kendinle ilgili bir soru sor.” “Yok artık,” diyebildim, öyle çıktı ağzımdan. Güldüm. Camı aralayıp sigara yaktım. Dışarı sızan dumandan ve sessizlikten başka bir şey yok. Ama madem kural bu, sordum.

“Ben neden farklıyım, neden güçsüzüm?”

“Sana şunu söyleyeyim,” dedi, nefes bile almadan devam etti.

“Her şey itaate dayanıyor. Kimileri buna uyum diyor. Bir hiyerarşi gibi düşün. Sıralamayı mücadele belirliyor. Alt sıradaki kendi konumunu iyileştirmek için hep bir üsttekiyle mücadele ediyor. Sadece en güçsüz olan kendini bunun dışında tutabiliyor. Ya tamamen itaat ederek ya da çemberin dışına çıkarak. Sen hep en zayıf olmayı seçtin, anlıyor musun, uyum sağlamaya direniyorsun.”  Araba kapısının dışından eğilerek son sözlerini söyledi, soğukla birlikte sesi içeri girdi. “Hoşça kal.” Sonra uzaklaşarak o da gözden kayboldu.

Farların aydınlattığı beyaz şeritlere bakıyorum. Dururken uzun ve hacimliler, hareket halinde beyaz lekelere dönüşüyorlar. Yerde büyük, iri ve önemli görünen her şey hareket halinde küçük, bayağı ve önemsiz. Uzun zamandır hem çekip gitmek istemek hem de hareket edememek berbat bir şeydi. Şimdi dönüş bileti olmayan yolculuğa çıktım. İnsanın tek başına tanık bırakmadan yapması gereken şeyler var ama şirket bana güvenmemiş olmalı ki vedamın yalnız olmayacağı mesajı telefonuma düştü. Son yolcunun kim olduğu bildirilmedi, finalin nasıl olacağı da. Sadece akışa uyum sağlamalıymışım.

Geçen haftaki son toplantıda şirket arabayla intiharı tavsiye etmişti. Öyle pek cesur biri değilim, demiştim. Şiddetli kaza, acı, yara bere uzun sürecek bir şey istemiyordum. Merak etmemeliymişim, bu hayatımdaki son olay olacakmış, son, büyük ve sorunsuz olay. Eski sevgilimi ve babamı andıran ilk iki yolcudan sonra uzun yıllar ev arkadaşlığı yaptığım S., annem N., arkadaşım M.’yi çağrıştıran yolcular aldım. Unuttuğum bir sürü anı gözümün önünde belirdi ve inmeleriyle sabun köpüğü gibi dağıldı.

Bodrum’a kırk kilometre kala son yolcu olabileceğini tahmin ettiğim adamı alıyorum. Bana “Yana geç,” diyor, kararlı sesiyle. İkiletmeden inip yolcu koltuğuna oturuyorum. Arabayı otomatik pilota alıyor, hareket ediyoruz. Kırk yaşlarında, kumral, oval yüzlü, kirli sakallı ve kalın sesli. Tek elle araba kullanıyor ve terleyen ellerinden boşta olanına ağzıyla serinlik üflüyor. Evet,” diyor, “Hayatta karşılaşılabilecek en cesur insanlardan değilsin, aracı bir yere çarpamazsın, en azından arabanın birkaç milyon olan değerinden çekinirsin.” Ukala sırıtışıyla kendi kendine gülüyor.

Gün ışığı arkamızda belirmeye başlıyor. Aynada alacakaranlık açık turuncuya dönüşürken konuşmaya devam ediyor. “Bazen kendini bir filmin ya da kitabın başkarakteri sanıyorsun. Daha çok da bir sanat filminin.” Yüzünde yine dalgacı ifade. “Çoğu zaman düşüncelisin ve hayalci. Ayrıca olduğun yerden çıkman zaman alıyor.” O konuştukça tuhaf duygulara kapılıyorum. Aynanın diğer tarafında duruyorum. Ben ve ben, birbirimize bakıyoruz. Direksiyonu tutmadığı boş eliyle sakallarına dokunuyor. Bu uyumlu bir hareket, aynı zamanda düşünceli. “Anıların fazla güçlü,” diyor direksiyondaki, “Onlar yaşamana engel oluyordu, şimdiki zamanda da değildin, her seferinde yeni bir günün başlamasını bekliyordun. Ama artık bitiyor.”

Araba denize doğru yol alıyor, denizin kokusuysa ciğerlerimde. Açık camlardan içeri yeni gün giriyor.

Çocukluğunu hatırlıyor musun, demek istiyorum kendime. Kar yağdığı zamanları, sobanın harlanması hoşuna gittiği için evdekilerin eline tutuşturduğu briket kömürünü, başıboş ve şaşkın şekilde bir hayatı tükettiğini ne düşündürdü sana. Sonun, başın, ortanın birbirine karıştığını, anlamını yitirdiğini ne zaman anladın, daha doğrusu bu hissin geçmeyeceğini ilk nerede fark ettin. Gövdeni tepeden tırnağa ürperten, ürpertebilen birtakım şeyleri en son ne zaman duyumsadın. Ter içinde kalıyoruz. İkimizin gözü de karşıdaki uçurumun ucunda. Şafağın içinde kızıllık beliriveriyor. Yerle gök aynı rengin içinde. Ulaşmaya can attığımı sandığım anın biraz öncesindeyim. Sürati azaltıyor, son bir şans verir gibi. Gözlerimi kapatıyorum. Elvis telaşsız havlıyor, annem telefon sesi duyduğunu sanıyor, yanlış alarm, kapı çalıyor. İçeri ben giriyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yüz Yıllık YolculukFaruk Ulay
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

27 Ocak 2026

Natalie Haynes ile Hayatındaki Kitapla..

Okumaya dair en erken anım Russell Hoban’ın yazıp Lillian Hoban’ın resimlediği Harvey’s Hideout. Harvey, kız kardeşinin korkunçluğundan şikayetçi olan bir misk sıçanı. Ama kız kardeşi Mildred da ona karşı aynı şeyleri hissediyor. Bu kitabı okuduğumda san..

Devamı..

Uyanmanın Yanıcığı

Tuğçe Vural

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024