Claude Sautet, bana göre görsel işçiliği ve anlatım gücünün yüksekliği dışında tüm zamanların 'Aşk olaylarına' duyarlı ve realist bakışlar fırlatma ustası bir yönetmen.
Claude Sautet, filmleri gözden kaçmayan, ancak 'sivri olmayan' bir sinema dili kullandığı için kısa bir süre için de olsun bir yana bırakılabilen; ancak ona dönülünce de insanı kendisine ölümcül bir biçimde bağlayan bir sinema. Onun biçemi çağdaş bir tarz mı derseniz, evet; çizgi dışı bir yapısı mı var: hayır. Modalardan pek etkilenmeyen, ama sinemasını ipek bir iplikle dokuyan bir tarz onunki. Aslında bütün bunları yazmama bir günah çıkarma da denebilir. Çünkü filmlerini yıllarca severek izlediğim bu yönetmeni bir kenarda unutmanın, ancak onu yeniden keşfetmenin dehşet veren şaşkınlığı içindeyim ben. Aslında ben onu Les choses de la vie (Hayat Bağları) filmiyle tanımış, akabindeki Vincent, François, Paul... et les autres (Sen Ben ve Diğerleri) filmiyle de doğrusu 'zor kendime gelecek bir biçimde' anlaşılmaz bir büyüye kapılmıştım. Sautet'ninki bir duygu sineması, açıkça söylersek; ancak duyguların realizmle bu denli barışıklığını bir tek onda görebiliriz sanırım. Gün'den, acılardan, özellikle aşkın yakıcı deneyimlerinden, sarsıcı ve her zamanki güncelliğinden yola çıkıyor neredeyse bütün filmlerinde. Direkt olarak işlese de işlemese de mesaj aynı: İnsanın 'iletişim trajedisi' onun anlatmak istediği şey. İnsanı insan yapan şeylere odaklanmış ve sarılmış. Öncelikle aşka. Duygunun dramatik çöküşlerine tanık olsa da, umut ya da umutsuzluk vaad etmeden direkt olarak ruhlara çeviriyor kamerasını. Modern sinemanın bütün biçimsel değerlerini biliyor ve kullanıyor (bizim yönetmenler ah, bunu bir duysa). Görüntü yönetimi neredeyse kusursuz. Role göre oyuncu bulmakta usta. Fransız sinemasının tanıdık estetiğini hiç de ihmal etmiyor, evrensel bir gerçekçilik peşinde olsa da. Sanki bu durum, bir sanatçının psikoloji ve psikiyatri dallarını iyi incelemesiyle ilgili gibi. Zaten insanın o derinlikli hüzün boyutunu kavrayabilmek, empati ve gözlemcilik mahareti taşımayla ilgili bir şey.

Ben Sautet sinemasını, yıllar öncesinin 'erken izlenmiş', ancak iz bırakmış; buna rağmen derin bir şeyler hissetmeksizin karşısına geçilmiş bir filmle yeniden keşfetmenin mutluluğu içindeyim daha önce söylediğim gibi. Filmin adı: Un coeur en hiver (Ayazda Bir Yürek). Filmi izlerken o derin gözlemciliğin izlerini kare kare düşlemde canlandırsak da şaşırtıcı bir şeyle karşılaşıyoruz. Film 1992 yapımı. Yani yirmi yıllık bir geçmişi var: ancak, her açıdan bugün çekilmiş gibi taptaze bir film. Ben filmle sinemanın ayrı şeyler olduğunu düşünürüm. Bu konuyu da başka bir yazıda paylaşmak mümkün; ancak bu tarz sinema, filmle gerçek sinemanın karışımı tadında. Aşkın hiç eskimeyen bir şey olması, küreselleşmenin, postmodernizmin duyguları değişik anlamlarda yutması gerçeğine karşı, insan duygularının yeniden anımsanmasında bu tür filmlerin büyük yeri var. Zaten bu tür filmlerde de sözünü ettiğim değerler fazlasıyla var. Les choses de la vie'de (Hayat Bağları) bir aşk'ın insan trajedisinden etkilenen hayatların bir erkek bir de kadın tarafından iç acıtıcı bir biçimde yaşanması ve yorumlanması; bir ilişkinin ve onun doğasının sorgulanması, içine ölüm gerçeğini de alarak izleyiciyi bir iç hesaplaşmaya yöneltiyor: "Hayata kattığımız şey ne?". Filmde, Michel Piccoli (en beğendiğim oyunculardandır) ve de Romy Schneider abartısız büyük oyunculuklarıyla göz kamaştırıyorlar. Zaten bizim ülkede sanıldığı gibi sinema, hayat değildir, bir oyundur. Yani denetlenemeyen bir ortama gelişigüzel kamera çevirmek sinema değildir; hatta belgeselde bile böyle bir tarz kullanılmaz.
Vincent, François, Paul... et les autres'da ise, farklı hayatların kaderlerinin kesiştiği içsel bir hüzün var, gerçek karşısında insanın zaman zaman diz çökmesi gerektiği gerçeği. Burada Marcel Carne* sinemasının dolaylı izlerini görebilir miyiz? Bana sorarsanız bazı filmlerinde iki ayrı yönetmenin arasında –ortak oyuncuları da dahil olmak üzere– (örneğin Yves Montand) bilinmedik bir kan bağı var. Bu iki sinema devinde de aynı şiddetle hissedilebilen bir şey. Beni geç zamanda ve genç yaşıyla (ki bugün çekilmiş gibi duruyor) esir alan Ayazda Bir Yürek filmi aslında bu yazıya esin kaynağı olan bir film. Bunu da bir kenara bırakmaya gönlüm varmadı.
Bir özet sunarsak, iki keman yapımı ustası Stephane ve Maxime, (Daniel Auteuil ve André Dussollier) iş ortağıyken, bir anda görkemli fiziğiyle, şiirsel ruhuyla ikisi arasına giren parlak bir sanat yaşamına doğru yürüyen keman sanatçısı Camiile'in (Emmanuelle Beart), bu iki kişinin duygusal yaşamının ortasına usulca gelip oturmasının hikayesi bu. Böylesine klasik bir hikâyenin iyi işlenerek –sıkmak şöyle dursun–, izleyiciyi yaşayan her şeyden alıkoyuşu, filmin ileri anlarında hiç beklenmedik bir sürprizle karşılaşacağımızın haberini hiç de hissettirmiyor bize. Stephane'in, onu bütün baştan çıkarma isteğine karşılık ağır ağır geri çekilerek, güzeller güzeli Camille'i deyim yerindeyse peşinde süründürerek ve onun aşkını reddederek kazandığı prestij aslında pek çok erkeğin duraksamadan reddedebileceği bir şey. Evet aşk karşılıksızdır, ancak favori olan boksör maçı çok ağır bir yenilgiyle terk etmiştir. Burada, aşkta taktiksel tavırların yarattığı mucizenin de cevabı var: Kaybetmeyi göze alacaksın! En azından benim bu filmden çıkarabildiğim şey bu.
Claude Sautet, bana göre görsel işçiliği ve anlatım gücünün yüksekliği dışında tüm zamanların 'Aşk olaylarına' duyarlı ve realist bakışlar fırlatma ustası bir yönetmen. O aramızdan ayrılalı on iki yıl oluyor ama, filmleri günlük gazeteler gibi her an bizim yaşamlarımızdan hüzünlü ve içten güncel görüntüler sunan nitelikte. Ne diyelim 'iyi ki doğmuş' sinema önemli bir elemanından yoksun kalacaktı: duygudan, incelikten ve acıdan bir de..Estetiği reddedenlerin bile bu ısssız ve umutlu kareleri beğeniyle içselleştirerek izleyeceklerini sanıyorum. Dilerseniz, üç filmle anmayalım bu ince yönetmeni; onun sinematografisinden birkaç film adı da önerelim izleyecek olanlara: Örneğin, Nelly & Monsieur Arnaud (Nelly ve Mösyö Arnaud), César et Rosalie (Sen ve Ben), Max et les ferrailleurs (Şeref Yolu) belleğimizde değişik tadlar bırakacak, içi sonsuzlukla dolu filmler. Umarım bu tanınmış yönetmeni yeniden keşfetmenin zevkini izleyiciler de tekrar yaşamak isteyeceklerdir.
*Marcel Carne. Fransız şiirsel gerçekçi sinemacılarından.






