Deli Rukiye
18 Nisan 2019 Öykü

Deli Rukiye


Twitter'da Paylaş
0

Avlunun kapısı kırılacakmış gibi vurulduğu esnada kahvaltıya oturuyorduk. Açmak üzere hareketleniyorum, Aşabam bir el hareketiyle durduruyor beni. Sedire ilişiyorum. O iri gövdesinden beklenmeyen bir çeviklikle ayağa fırlıyor. Beyaz tülbentini, kıvırcık gür saçlarının üzerinden başına geçirmeye uğraşırken bir yandan söyleniyor.

Biz ne zaman şükür desek Şükrü’nün biri çıkar gelir. Bir sabah keyfimizi kaçırmasalar bari, diyor. Bakalım bu seferki kim, diye sorduktan sonra sobanın önüne hazırladığımız yer sofrasının kıyısından seğirtip, eşikten sıçradığı gibi gözden kayboluyor. Özenle hazırladığımız sininin üzerindekilere bakıp kalıyorum. Yeni çıkmış turfanda sivri biber, siyah zeytin, gül reçeli, sahanda yumurta, beyaz peynir ve sıcak ekmek. Hangi münasebetsiz kim bilir? Umarım kapıdan savuşturacağı biridir. Aşabam uzun hayatı bitirip avluya çıkana kadar yumruklara sesler eşlik ediyor bu kez.

Aşaba. Aşaba. Ahretliğim. Her bi şeylere zam gelmiş ayol. Her bi şeylere. Duymadın mı yoksa? Açıver artık şu kapıyı.

Avluya açılan küçük pencereden izliyorum, kapının açılmasıyla Deli Rukiye neredeyse yuvarlanarak içeriye giriyor. Kendi evinde yürür gibi rahat ama. Örtmesini savuran bir hırsla avluyu geçmesi. Ağır hayat kapısına bir omuz darbesiyle yüklenip içeri girmesi. Çarpmanın şiddetiyle duvarları zangırdatıyor; ahşap, briket karışımı derme çatma eski ev iliklerine kadar titriyor.  

Ayol yavaş, evi başımıza yıkacaksın.

Bırak şimdi, yıkılan duvar olsun, benimki gibi ocağın başıma yıkılmasın da…

Aşabamın cevap vermesine fırsat vermeden bir solukta hayatı aşıp, başında kara örtmesi, kocaman mor çiçekli pazen şalvarı, yüzünde patlamış mısır gibi duran iri mavi gözleri, kıpkırmızı yanaklarıyla ateşten bir top gibi salona dalıyor, ardından Aşabam.

Bakışları önce bana, sonra yerdeki hamur tahtasının üzerindeki siniye ulaşıyor. Sen de mi burdasın cimcime? Sesindeki zoraki yumuşama yüzüne yansımıyor.

Ayol daha kahvaltı yapmadınız mı?

Aşabam beni işaret ederek açıklamaya çalışıyor.

Gamze geç kalktı, ellemedim uyusun diye. E hadi, buyur beraber yapalım.

Iıh, diyor. Başını yukarı kaldırıyor, Ben hinci yedim. Sen demli bir çay koyuver bana, hadi kızım.

Mutfaktan çay bardağı, tabak, çatal alıp döndüğümde Deli Rukiye’yi hala söylenirken buluyorum.

Ayol pek sıcak burası. Bu havada soba mı yanarmış? Kömür değil para yanıyor, Ayşanım, para.

Aşabam yine beni işaret ediyor.

Gamze üşümesin diye, kırk yılda bir geldi çocuk.

Her lafa cevap vermenin hoş karşılanmadığını çoktan öğrendiğimden duymazlıktan geliyorum. Sobanın üstündeki demliği alıp, bardaklara çay dolduruyorum. Rukiye Teyze deli mavi gözlerini üzerime dikip baştan ayağa beni süzüyor. Dikkatim dağılıyor, ellerim titriyor. Birkaç damla çay tabağa dökülüyor.

Aşaba. Agı, gelinlik kız olmuş bu.

Maşallah de, diye çemkiriyor Aşabam, bakışları aldırma der gibi, sağ eliyle sırtımı sıvazlıyor. Yavru bir kedi gibi büzülüp, başımı elinin altına sokuyorum. Şu kadın bir gitse. Kimsenin sevmediği kadar var. Bu kez de göz kırpıyor kadın, üzerime doğru eğilip, tükürüğünü yüzüme savura savura, Tüh tüh masallah, diyor. Belli etmeden yüzümü siliyorum. Arkasından teneke çalan çocuklar hiç de haksız değil, diye geçiyor aklımdan.  

İşte torun böyle kıymetli olur a kızım. Ben de benimkini pek severim ya; içime sokasım gelir.  Bayramda giysin diye tongurdaklı beyaz çorap aldıydım ama, körolasıca anası çöpe atıvermiş. Büyülüdür diye giydirmeyesiymiş. Çok dertliyim Aşaba çok, diyor, sondaki çoku iyice uzatarak. Aşabam, Yine n’oldu, diye soruyor. Sesinden bezginliği sadece ben anlayabiliyorum. Gitse de kurtulsak bakışı.     

Ah sorma. Hiç sorma kardeşim. Teneşire gelesi gelin, dün sabah Tevfik işe gidiverince kamyonu dayamış, bütün eşyayı kaldırmış. Oğlan akşam eve geliverince ovunup kalmış kapının önünde. Konu komşunun bıyık altından gülmesine ne demeli ya. Hiçbiri bir haber edivermemiş. Köpek soyları. Ezandan sonra aç bilaç geldi oğlan. Hem anlattı, hem ağladı, koca adam. Büzüştü, küçücük kaldı kahrından. Sözün tam burasında bir ara verip, yüzümüzü inceliyor sırayla, yeterince üzüldüğümüze ikna olmuş olmalı ki, iyice coşuyor. Sesini yükseltip, Şimdi ele güne ne derim ben, diye ağlamaya başlıyor. Ağlamıyor, höykürüyor. Lokmalarım ağzımda büyüyüyor. Aşabam bana bakıyor, sanki almayı beceremeyecekmişim gibi, sürekli siniden bir şeyleri önüme sürüyor yemem için. Uzattığı ekmeği küçük sonra daha küçük parçalara ayırıp üzerine gül reçeli sürüyorum, tabağımda birikiyor. Bir türlü yiyemiyorum.

Derdi neymiş haspanın? Bu kaçıncı böyle? Baba evi daha mı rahatmış? Allah için Tevfik’in ağzı var, dili yok. Daha iyisini mi bulacakmış zilli?

Bunları söylerken, çayları tazeliyor, Rukiye’ye beli etmeden kaşıyla gözüyle tabağımdakileri işaret ediyor. Söylediklerini umursama, yemeye devam et bakışı; belli ki, yediklerim duymamam gerekenlere bir kalkan, Rukiye’nin ağzından etrafımıza saçtığa zehire panzehir olacaktı.  

Kısa bir sessizlikten sonra Aşabam konuyu değiştirmek için televizyonu açmamı istiyor. Kalkıp kumandası olmayan kırk sekiz ekran televizyonu açıyorum. Renkli bile değil. Sadece haber dinlemek için açılırdı çoğu zaman. Sevdiği bir iki dizi, bir de Kemal Sunal filmleri için.  

***

Deli Rukiye birden hareketleniyor, Zamları duydunuz mu, diye ikinci kez soruyor. Eliyle dizine vuruyor bir yandan. Konu tekrar zamlara gelmişti demek. Dün akşam televizyondan dinledim, iğneden ipliğe her bir şeye zam gelmiş. Duymadınız mı? Aşabam, başını duymadım anlamında sağa sola sallıyor. Rukiye Teyze, beklediği tepkiyi alamayınca, suratı kızarıyor, göz kapağının biri durmadan seğiriyor, sesi olabildiğince tiz.

Allah için bi deyiver Ayşam. Bunlara da zam var mı, diye soruyor, bir yandan hem eliyle hem gözüyle ayıp yerini işaret ediyor. Hele bi de. Allah için. Eğer varsa... Aşabamın yanakları kızarıyor, önce bana sonra Rukiye’ye bakıyor, göz ucuyla beni işaret ediyor, sanki duymamış gibi başımı pencereye çeviriyorum.

Varsa ne yapacaksın? Tövbe estağfurullah. Şasırdın iyice.

Bir yandan da kuzinenin üzerinde kızarttığı ekmek dilimini uzatıyor bana, Al kuzum sıcak sıcak.  Elimdeki ekmekle oyalanarak yükselen gülme isteğimi güçlükle bastırıyorum. Isının da etkisiyle kadının yüzü pençe pençe; Aşabam söylenmeye devam ediyor.

Duysak ne olacak Rukiye, bizim sözümüz geçer mi? Yüzünde bir umutsuzluk beliriyor, elini boş ver anlamına gelecek şekilde sağdan sola doğru sallıyor.

Geçer tabii. Rey zamanı bir gelsin, gör bak; ben de o koca kafalıya göstermezsem gününü, bana da Deli Rukiye demesinler. Kırat’ın böğrüne basın mühürü, demeyi biliyordu.

Hırsla oturduğu yerden kalkıp, dikiliyor. Birden aklına bir şey gelmiş gibi duruyor, hareketlerini kımıltısız izliyoruz. Ucunu diliyle ıslatıp, kırmızı aşı boyalı tavanın alçak krişinde gezdirdiği   işaret parmağını beyaz kireç sıvalı duvarın üzerine sertçe sürtüyor; kızıl bir çizgi bırakıyor ardında.   

Na, buraya yazıyorum, o haspa iki haftaya kalmaz çıkar gelir.

Bu kez de konuyu zamlardan çevirip hızla gelinine getirmişti. Belli ki, hırsı geçmemişti hala. Gelmeyip ne yapacak, döner tabii diyor Aşabam.

Ama Tevfik de gidip gönlünü alsın bari.

Ne gönlü, ne gitmesi. Gelmesin. Kalsın. Babasının iki göz evinde. Üst üste tıkılıp kalsınlar. Kız oğlan kız bulur, hem de davul zurnayla yeniden everirim oğlumu. Çarşafını da alır kapıya asarım zifafın sabahına. Dost düşman çatlatırım and olsun.

Gözlerinin akları bile kızarıyor bağırırken. Aşabam, oturmasını sakin olmasını, tansiyonunun yükseleceğini söylüyor. Çocuğun yanında olacak şey mi? Korkutuyorsun, diyor. Ardından üst kattaki büfede duran kolonyayı getirmemi istiyor. Sadece ağzıyla çıkardığı cık cık seslerini işitiyorum, odadan çıkarken. Sonrasında fısıldaşıyorlar, kelimeleri seçemiyorum. Kolonyayı kaptığım gibi ahşap merdivenlerin üstünden uçarcasına iniyorum. İlk defa fenalaşan, belki de birazdan bayılacak biriyle karşı karşıyayım. Çok heyecanlanıyorum, ağzım kuruyor. Hemen şişeyi Aşabamın tarif ettiği gibi, bileklerine kollarına, boca ediyoruz birlikte. Burnuna koklatıyoruz. Kolonyanın kokusu başımı döndürüyor. Deli Rukiye bağırmaya devam ediyor.

Ayşam ben dedim bu haspaya. Iyi geçinin dedim,  daha bi hafta evveliydi. Bak çocuğun var dedim. Oğlum erkektir dedim. Gözlerini devirip tuhaf sesler çıkarıyor; halinden ürküyorum. Dedim o haspaya. Oğlum nerde olsa bir et parçası bulur, dedim. Hafifçe inliyor, Sen de hasıra sürtersin dedim…

Merakla Aşabama bakıyorum, rengi atıyor. Bu kadar da olur mu, sesi yükseliyor. İyice deliliğe vurdun artık. Laf mı bunlar parmak kadar cocuğun yanında? Aşabam bana hemen kapının önüne çıkmamı söylüyor. Sesinde emreden bir tını var. Duvardaki kancadan el örgüsü kalın hırkamı kaptığım gibi soluğu avlu kapısının eşiğinde alıyorum. Aşabamın karşısına yeni taşınan kürtlerin kızları kapıya yaydıkları kilime oturmuş çekirdek çitliyorlar, beni görünce uzaktan külahı gösterip işaretle soruyorlar, ister miyim? Iııh. Başımı sağa sola sallıyorum. Keşke onlara sorabilsem, belki bilirler. Benim yaşlarımda görünüyorlar en fazla on üç, on dört. Oysa ne onlar Türkçe biliyor, ne de ben Kürtçe. Umutsuzca bakıyorum kızlara, kafamı ahşap kapıya yaslayıp merdivenlere oturuyorum.

Kafam karışık, hem korku, hem merak; hasırı, et parçasını, düşünüyorum. Rukiye’nin ne demek istediğini. Garip bir ürküntüyle suç işlemişim de cezamı bekliyormuşum gibi vücudum titremeye başlıyor. Bir süre sonra kapı açılıyor. Önde Deli Rukiye görünüyor, hırkasını giyinmiş, kara örtmesi başında. Arkasında Aşabam. Kapıdan çıkıyorlar, bayılmamış demek.

Hiçbir şey olmamış gibi yüzüme doğru eğilip yanağımdan makas alıyor, Aşabama dönüp, Maşallah ne kadar büyümüş, gelinlik kız olmuş bu, diyor. Merdivenlerden iniyor. Duydunuz mu, her bi şeye zam gelmiş, diye boş sokağa seslenerek, şalvarını savura savura hızla yürüyüp gidiyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR