Dünyanın neresinde ve hangi çağda olursak olalım bize yapışan bir kuyruk var.
Sınıf Öğretmeni Didem Kazan Sol’un “Gökten Yağanlar” öyküsü The Poet House tarafından slow book şeklinde yayımlandı. İthaki Yayınları’ndan Aralık 2022’de çıkan ilk öykü kitabı Kusura Ayna hakkında Didem Kazan Sol ile konuştuk.
Meltem Dağcı: İlk kitabınızın heyecanını halen yaşıyor olmalısınız. Öykülerinizin kitaba dönüşme sürecindeki sancıları/heyecanları okurlarınızla paylaşır mısınız?
Didem Kazan Sol: Aslında heyecanımın üzerine ince bir örtü serdi sanırım. Fakat ne zaman hiç ummadığım bir yerde kitabımdan bahsedilse veya benim hatırlamadığım bir cümlem alıntılansa yeniden heyecanlanıyorum. Öykülerimin kitaba dönüşmesi ise birçok yazarın yaşadığı gibi sancılıydı. Sabır, tek silahınız. Ve ben peygamber sabrına erişmek üzereydim.
MD: Kitabınızın önsözünde şair Nilgün Marmara’dan bir alıntı var. Bu alıntıyı önemsemiş olmanız, öykülerinizin yazma sürecinde zihninizde yeni kapılar açtı mı?
DKS: Kırıldıklarım, kırdıklarım, yakıp yıktıklarım var ve tüm bunların öznesi olduğum başlangıçlar. Yalnız değilim. Başka bir kadının yüzüne patlayan tokat da yaktı beni. Hem şahitlik daha acı değil midir? Biz birilerinin gölgesine çakıldık. Ve bazılarımız devam edemedi. İşte o yüzden Nilgün Marmara önemliydi. Durduğu ve noktayı koyduğu yer.
MD: “Gökten Yağanlar” cesur ve dişil bir öykü, bayıldım bu öykünüze. Bedeniyle “işte buradayım, ben” dedirten, farklı ve cesareti olan kadınların cadı olarak ilan edilebileceği bir öykü. Kadın bedenine özgürlük ve mutluluk göndermesiyle birlikte tanrı-tanrıça rolleri atfediliyor. Bedene bakış açınız bu öyküyle birlikte nasıl şekillendi?
DKS: Beğenmenize gerçekten çok sevindim ki en çok hemcinslerimin beğenmesini istiyorum bu öyküyü. Bu öykü yüzünden tepki çekmeyi bekliyordum fakat bu olmadı. Çünkü yüzüme bakıp tepki vermekten utandılar. İşte bunu kırmalıyız. Öyküdeki kadın belki de mükemmel görünüyordu, belki daha fazla ayak uydursaydı yine tanrıça olurdu. Fakat insanın kendisini bulması en zor olan değil mi? Kendisini keşfedecek cesareti bulması. Beklentinin dışına çıkmak, reddetmek, haz duymak. Tüm bunlar ne zaman normale dönecek bilmiyorum ama bence biz, binlerce yıldır uyuyan bir yanardağın altındaki o ateş kadar sıcak ve yakıcıyız. Elbet bir gün kendimizle tanışacağız.

MD: “Otomatik Ağız” öykünüzde bilinç akışı sızıyor metne. Günlük yaşamda içsel konuşmalar, monologlar ve dialoglar bazen “dile getirilmeyen” olarak da yer ediniyor zihinde. Sonra “kendi kendine konuşma” olarak dışarı sızabiliyor. Bu öykünüzü böyle bir duruma benzettim. Bu bağlamda karakter yaratırken dikkat ettiğiniz hususlar var mıdır?
DKS: Otomatik Ağız ’da bir erkeğin sayıklamasından ibarettim ve bu benim için çok zor olmadı. Çünkü büyürken genel olarak erkek arkadaşlarım vardı ve beni kendilerinden biri sanmakta ısrar ediyorlardı. Kim bilir belki de bu kadar “ben kadınım,” isyanım bundandır. Aslında hepimiz –koca bir dünya- günde en az bir kez kendi kendimize konuşuyoruz. Çünkü aklımızdan her geçeni söylersek aforoz ediliriz. Ve bizim en büyük korkumuz yalnızlıktır. O sebeple günde en az bir doz monologlara devam.
MD: “Ucube Dedi” öykünüz çok sevdiğim öykülerden biri. Öyküdeki dişi köpek ve kuyruk metaforları çok güçlü. Toplumsal birçok baskılardan söz etmek mümkün. Kadın bedenini ve kurguda ona atfedilen kuyruk uzvuyla kadının meta olarak görülmesini yıkıyorsunuz. “Namus bekçisi oldular, bir anda.” dediğiniz gibi, nedir bu kadınların çilesi?
DKS: Bunu eskiden yaşadığımız topluma ve coğrafyaya özgü sanırdım. Fakat hayır, dünyanın neresinde ve hangi çağda olursak olalım bize yapışan bir kuyruk var. Evrimle beraber sanki sadece erkek türü düşürmüş o kuyruğu, bizden kopup gitmemiş. En haklı durumlarda bile bir “ama” var. Ama’ dan sonra gelen her kelime canımızı yakıyor. Neden bir erkek sigara içerken kuyruk sallamış olmuyor mesela? Bunu ancak yetiştirdiklerimizin düşünme biçimini değiştirmekle kırabiliriz. Kolay mı? Hiç değil fakat denemeye değer.
MD: “Kusura Ayna” öykünüz kitaba ismini veren öykü. Aynada hangi kusurları göreceğim diye bakındım. Baba, iktidar, kalem ve güç temaları gözüme ilişti. İktidar-baba ilişkisinde size ayna olan başka yönler var mıdır?
DKS: Önce “allah baba,” sonra “devlet baba.” Onlar zaten işaret etmez mi kusurları? Hatta sizi siz yapan her şeyi. Neyin kusur olduğunu anlayamadan otuzlu yaşlara gelirsiniz. Önce içindeki babalara dur der insan sonra evlerin içindekine sıra gelir. Gelmeyen için de gelecektir. Hâlbuki onların kusur dediği şey sizin yeteneğiniz olabilir, sizin ayırt edilen tarafınız olabilir. Sesleri kısıp bakmak, yüzleşmek gerek. O uzatılan ve sallanan parmağı tutup indirdim Kusura Ayna’da. Sonra yavaş yavaş yüzleştim, korka korka ne de olsa insanın kendisine karşı dürüst olması çok zor. Ben onu aştım, acımasız oldum. En çok kendime…
MD: “Evvel Rüya İçinde” ve “Karabasan” öykülerinizde Kırmızı Başlıklı Kız, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masallarındaki putları kıran ve bütün kimyasını komple değiştiren bir duruş söz konusu. Her kadın öykücünün yeniden yazsa nasıl bir şey ortaya çıkar acaba dediğim masallardan birkaçı. Öyküleriniz bu yönüyle ayrı özel. Türler arasındaki geçişlere olan merakınız hakkında neler paylaşmak isterseniz?
DKS: Bu ilk kitapta bunu göstermek istedim; bakın ben bunları yapabilirim, hazır olun. Tabii önce kendime söyledim; dene. Denedim. Öykülerimde faklı anlatıcıları veya teknikleri denemeye çalıştım. Masalları çarpıtmak ise müthiş keyifliydi. Biraz büyüdükten sonra masallar hep sinirimi bozdular. Umutlandıracak hiçbir şey yoktu ve acımasızlardı. Çocuklara bunu yapmak normal miydi? Değilmiş. O halde ben de onları tam yetişkin işi yapayım dedim. Çocukluğumun birilerinin mutlu sonu, diğerlerinin kâbusu olan masallarında işleri değiştirdim.
MD: Kitabınızdaki on iki öykünüzde eşyalar ve onların yaptıkları çağrışımlar dikkati çekiyor. Eşyalarla ilgili bağınız nasıldır, mesela herhangi bir eşyanızla ilgili değişik bir anınız var mıdır?
DKS: Maalesef eşyalarıma sımsıkı bağlıyım, özellikle bana ufacık bir anı hatırlatanlara. Ah tabii zamanla hepsi bir an hatırlatıyor, umarı istifçi olmam. Sıkılmam mesela eşyalarımdan. Çok değerli bir takımı kaybetsem belki üzülmem ama senelerdir her sabah kahve içtiğim fincanıma bir şey olsa gerçekten çok üzülürüm. Valizimin içine karışmış, sekiz yüz kilometreyi bizimle gelen küçücük bir sinek kanadını uzun süre atamadım mesela, gereksiz anlamlar yükledim. Kabul ediyorum, çok sağlıklı bir durum değil ama kıyamıyorum. O yüzden bazı şeyleri görmezden gelmeye çalışıyorum, yoksa benim yüklediğim anlamlardan dolayı evimizde bize yer kalmayabilir.
MD: Son olarak, şu an neler okuyorsunuz?
DKS: Ben hep birkaç türde eseri aynı anda okurum. Her gün bir iki şiir, öykü mutlaka okumaya çalışırım. Fantastik türde eserlere, çizgi romanlara da yer veririm. Çağdaşlarımı takip etmeyi de seviyorum. Bunun sebebi de sadece destek olmak değil, dünyaya bakışlarını görmek istiyorum, yalnız olmadığımı görmek belki de. Şu sıralar Banu Yıldıran Genç’in Geri Döndüğüm Yerler, Uğur Deveci’ nin Buzdan Top ve Dune serisini okuyorum. Ve sürpriz sizin öykülerinizi.






