Çok kolayca trajik olabilecek bir anlatıyı, esprili dili sayesinde bambaşka bir yere ulaştırıyor.
Yetişkin iki çocuğu olan, yaşını almış bir kadın öldüğünde ne bırakır ardında? Hayattayken gerçekleştiremediği her şeyi. Çoğu kişinin hayatı dile getirilmemiş dilek listelerinden oluşur. Kimisini gerçekleştirmeye maddi koşullar izin vermez kimisine de kişinin basiretsizliği. Sinem Sal, yeni romanında tam da bu ikinci sebepten hayatını ertelemiş ya da ertelediği sanılmış bir karakterle çıkıyor okurlarının karşısına. Behice'nin Yarım Kalan İşleri, otuzlu yaşların başında genç bir kadının annesinin ölümü üzerine tetiklenen travmaları üzerinden şekillenen ve aslında onu ne kadar tanıdığını sorguladığı bir roman. Annesinin ölümüyle birlikte kardeşi ve kendisine miras kalan evdeki hakkını reddedip yalnızca evin bahçesindeki tek bir gül ağacına talip olan, sürprizli bir kadın karşılıyor bizi. Ailesinin anlamsız bulmasına rağmen ısrarla sürdürüyor isteğini, kendince annesinin hayatı yaşayamayışının bir tür intikamı olarak görüyor çünkü bunu. Hem genç yaşında annesini terk eden babasından hem de onunla birlik olan abisinden… Fakat annesi kendisinin zannettiği kadar aciz şekilde mi ölmüştür?
Sözünü ettiğim genç kadın Ayşe Püren, birçok kız çocuğu gibi annesinin mutsuzluğundan kendini mesul tutan, bu içselleştirmeyle büyümüş. Annesinin ölümü ile bir Hıdırellez günü yazmış olduğu dileklerin olduğu kağıdı bulduğunda bilinçaltındaki bu düşünce tetiklenir ve annesinin bu isteklerini tek tek gerçekleştirmeyi koyar aklına. Bunu yaparken de annesinin hiç bilmediği yönlerini, anne kimliği dışındaki Behice'yi keşfeder. Adım adım üzerini çizerek ilerlediği dileklerle birlikte Ayşe Püren de kendi içindeki bambaşka kadını keşfeder. Behice ölmüş olmasına rağmen, bunların açığa çıkması sebebiyle aslında romanın tam ortasında, kilit yerinde duruyor. Öte yandan, Ayşe Püren'in hayatındaki erkekler ise hep duyarsız, çıkarcı ve ikiyüzlü. Başta babası Ali olmak üzere, abisi Ergun, sevgilisi Anıl… Oysa kadınlar, kadın arkadaşları dimdik ayakta; Devin, Aylin, Seher… Bu noktada isim sembolizasyonundan da bahsetmek mümkün. Yüzü hep asık, ciddi olan Behice'nin "güleryüzlü", Püren'in roman boyunca bir gül ağacının peşine düşmesine rağmen isminin "süpürge yapımında kullanılan bir tür çalı" ya da abisi Ergun'un hiç öyle olmasına rağmen "ağırbaşlı ve yumuşak huylu" gibi anlamlara gelmesi yazarın ironik bakış açısını gösteriyor. Sembolizasyon üzerinden devam edilince tüm romanın bahara ulaşma imajı üzerine kurulu olduğu da görülüyor. Baharın gelmesiyle kutlanan Hıdırellez ve kağıtlara yazılan dilekler, bunun bağlandığı ya da gömüldüğü gül ağaçları... Roman bu tematik figürler etrafında dönüyor. Öyle ki Ayşe Püren'in çıkardığı fanzine bile sirayet ediyor. Bu da daha romanın en başından bu kadının tüm zorluklara rağmen "bahar"ının geleceği fikrini okurun zihnine yerleştiriyor. Nitekim bunda kadın dayanışmasının da etkisi büyük. Hatta romanın geneli için bu yorumu yapmak gerek. Behice'nin de kızı Ayşe Püren'in de çevrelerindeki asla yalnız yürümeyeceklerini bildikleri kadınlar ile ayakta kaldığını görüyoruz. Bu güçlü kadın karakterler bana yazarın bir önceki romanı Bizim Zamanımız'ı hatırlattı bir yandan roman boyunca. O kitapta da benzer mizahî dile, kendi sorunlarıyla dalga geçebilme yeteneğine sahip bir kadındı ana karakter Mihrap. Annesiyle birlikte hayata tutunan o kadın şimdi bir sonraki kuşak olarak karşımızda sanki. Bu iki roman arasındaki bağı da atlamamak gerek.
Daha önceden şiir ve hikaye kitaplarıyla da bildiğimiz Sinem Sal'ın ikinci romanı Behice'nin Yarım Kalan İşleri. Karakarga Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan roman, konusu dışında yazarın üslubuyla da ilgi çekiyor. Mizaha dayanan bir dili var bir kere. Çok kolayca trajik olabilecek bir anlatıyı, esprili dili sayesinde bambaşka bir yere ulaştırıyor. Onun dışında, gündelik hayatta kullandığımız dilin eserin içinde güzel harmanlandığı da aşikar. Böylece roman ve gerçek hayat homojen hâlde duruyor. Karakterle kullandığı dil ayrıksı değil çünkü. Bir noktadan sonra romanda çıkartılan fanzinin kurgusuyla romanın kurmaca dünyasının birbirine karışması da güzel bir iç içelik algısı sağlıyor esere. Tüm bunlardan hareketle aile, kadınlık, tek başına ayakta kalma meselelerine ilgili olanlara ve bir de Kadıköy'ü sevenlere özellikle tavsiye ediyorum bu romanı. İyi okumalar.






