Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

24 Nisan 2022

Söyleşi

Dilek Karaaslan: "Umudu edebiyatta, sanatta aramak gerek diye düşünüyorum."

İrem Üreten

Paylaş

3

2


Benim için mesaj ve/veya mesele, kurguladığım hikâyenin içinde kendiliğinden gelişen ve varlığını inceden sezdiren bir şey.

Geçtiğimiz günlerde Edisyon Kitap’tan çıkan Tatlı Bir Şey Yok mu? anlattıklarıyla ayakları yere sağlam basan, çoklukla ört bas edilmeye çalışılan meseleleri haykıran, bu yolla kenara, köşeye itilenleri simgeleyen karakterlerin sesini okuruna duyuran bir ilk kitap. Öyküleri daha önce çeşitli dergilerde yer alan sevgili Dilek Karaaslan’la, Nisan 2022’de okuruyla buluşan Tatlı Bir Şey Yok mu? ya uzanan yazarlık yolculuğu ve kitabında yer alan bazı öyküleri üzerine söyleştik.  

İrem Üreten: Kitabınızdaki birçok öyküde kadına, kadınlığa dair meseleleri ele alıyorsunuz. Şehirli kadın karakterleriniz de var, küçük yerleşim yerlerinde yaşayanlar da, kimi günümüzden, kimi geçmişten sesleniyor bize. Erkek egemen dünyada, bir türlü rahat nefes alamadıkları toplum hayatında var olma çabaları, sıkışmışlıklarıysa ortak. Dosyanızı oluşturmaya başlarken onların sesini duyurma niyetiyle mi yola çıktınız, yoksa bu kendiliğinden gelişen bir süreç mi oldu? Kitabınızı elimize almamıza varan yolculuğunuzdan bahseder misiniz?

dilek karaaslan tatlı bir şey yok mu?Dilek Karaaslan: Başlangıçta kitap için ortak bir tema etrafında buluşacak öyküleri bir araya getirmek gibi bir düşüncem olmadı. Kendime böyle bir misyon edinmiş de değildim ama sonra dosyada olmasını istediğim öyküleri seçerken öykülerin benzerlerini çektiğini ve bilinç altımda hep bu öykülerin dolaştığını fark ettim. Yazmaya başlamam ve devam etmemse (2014’ den bu yana) edebiyat atölyeleri sayesinde oldu. Bugünlerde sıkça eleştirilmesine rağmen benim için son derece yararlı, yaratıcılığı tetikleyen ve zihinsel sıçramalar yaşadığım bir süreç oldu bu atölyeler. Edebiyat anlamında neredeyse her şeyi bu atölyelerden öğrendim diyebilirim, hatta zamanla bağımlılık yaptığını bile. İyi öyküleri, iyi kitapları seçmeyi, okumayı, yorumlamayı, hep oralardan, çok değerli hocalarımızdan öğrendim. Bana yeni bir alan açtı katıldığım atölyeler, hem yeni dostlar kazandırdı.

İÜ: “Henüz Yazılmamış Bir Hikâyenin Kurgusu”nda ülkemizde çokça rastlanan bir kadınlık meselesinden bahsediyor, öykünüzü Yeşim’in erkek tahakkümü altında ezilişi etrafında örüyorsunuz. Kalemi eline alıp, sevdiği roman üzerinden satırlar karalamaya başlayan genç kızın yazdıklarının, kendi dünyasına ait insanların etkisiyle nasıl kendi hikâyesine dönüştüğüne tanık oluyoruz. Öykünüzde Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına adlı romanına gönderme yapıyorsunuz. Yeşim, altını çizerek okuduğu romanın Günsel karakterinin peşinden gitmeyi arzuluyor esasında, hayalinde kendini onunla özdeşleştiriyor. Yeşim’in kendi satırlarına ailesini de eklemeye karar vermesiyle hikâyesinin dönüşümüne tanık olmaya başlıyoruz. Sonrasında kız kardeşinin, annesinin, babasının onun iç dünyasındaki etkileri yavaş yavaş açılıyor. Bu öyküdeki ana karakteriniz Yeşim’le Bir Gün tek Başına'nın Günsel’i arasında kurduğunuz köprünün önemi nedir sizin için, genç kızın iç dünyasına Günsel’in etkisinden bahseder misiniz?

DK: Bir Gün Tek Başına’yı ilk okuduğumda on sekiz yaşındaydım, üniversite ikinci sınıftaydım. 1985 yılıydı ve 12 Eylül etkisi ile ortada ne siyaset kalmıştı ne de bir öğrenci hareketi. Romanı okumak, ülkenin Sol tarihini edebiyatın içinden anlamaya çalışmak beni çok derinden etkilemişti o dönem, hâlâ en sevdiklerim arasındadır. Öykümüze gelirsek, Yeşim için Günsel bir rol model. Küçük bir şehirden kalkıp gelen, feodalizmin etkisinde ama bir yandan modernleşmeye çalışan, bir yandan Sol hareket içinde aktif rol alan, ülkeyi hem siyasi hem kültürel açıdan dönüştürmeyi hedeflemiş bir karakter. Öte yandan karşı durduğu tüm geleneksel yapının argümanlarıyla kendisi için de baş etmeye çalışıyor. Evli sevgili, evlenmeden yaşanan cinsel deneyim, aile ve çevre baskısı vb. Bu da Günsel’in çelişkisini oluşturuyor. Yeşim de benzer bir şekilde içinde barındığı muhafazakâr, mazbut, şekilci aile yapısı ve bu anlayışla kurgulanmış mahallesinde asla gerçekleşmemesi gereken, ama buna rağmen hem kendisinin hem diğer genç kızların başlarına gelenlerle mücadele ediyor kendince. Kenan’ın ailesinin onu istememesi vb. nedenlerle bocalıyor, bir çıkış yolu arıyor. Günsel’in mücadelesini örnek alıyor kendisine.

İÜ: Yazarken önemsediğimiz bir diğer konu, anlatıcı sese, onun karakterlerle olan mesafesine karar vermek. Hacer’e ithaf ettiğiniz “Yatılı” öyküsünde ikinci tekil anlatıcı kullanıyorsunuz. Günümüz edebiyatında sayısı artmakla birlikte, çok fazla rastlamadığımız bir anlatıcı ses bu. Hikâye anlatıcınız tüm olaylara ve karakterinin iç dünyasına hâkim, bu anlamda tanrısal. Kimi zaman okurun yüreğini sıkıştıracak kadar zor bir hikâye anlattığınız “Yatılı” da karakterine “sen” diliyle hitap eden, onun zihninde dolanan bu anlatıcıyı seçmenizin sebebi nedir?

DK: Bu öyküyü farklı zaman kipleriyle birkaç kez yazdım, her seferinde bir olmamışlık duyumsadım. Hikâye oldukça sert, kahramanın başına gelenleri anlatırken melodrama kaçma veya abartma olasılığı da var. İkinci tekil şahıs kipini denediğimde düşündüğüme en yakın dilin bu olduğunu gördüm. Yazarken çok zorlandığımız, anlatmakta güçlük çektiğimiz hikâyeleri ikinci tekil şahıs diliyle anlatmanın daha doğru sonuç verdiğini ve yazarın objektif kalmasına yardımcı olduğunu düşünüyorum. Okuduğum bazı roman ve öykülerde de böyle. Örneğin Erdal Öz’ün Yaralısın romanı. Bence bu kiple yazılmış en başarılı romanlardan biri. Ya da yazacağınız konu dolaylı bir aktarım kurgusuysa, ya da yazar bir şekilde dinlediği bir hikâyeyi hikâye edecekse tercih edilebilir. 

dilek karaaslan tatlı bir şey yok mu?

İÜ: Yazdıklarımız, yaşantılarımızdan, tanık olduğumuz veya dinlediğimiz hikâyelerden izler taşır. Bizi etkileyen olaylara kimi zaman zihnimizde, kimi zaman not defterimizde yer açar, onları bir süre zihnimizde dolaştırır, olgunlaşmasını bekleriz. Yola çıktığımız kimi hikâyeler ciddi bir araştırma süreci gerektirir. “Paruhi, Anuş ve Diğerleri” tarihsel niteliği, sözlük yardımıyla bile çeviremediğimiz bazı Ermenice deyişleriyle ciddi bir araştırma sonrası kaleme alındığını hissettiriyor bize. Bu öyküyü yazmaya nasıl karar verdiğinizden, yazma sürecinizden bahseder misiniz? 

DK: Ülkemizde asıl kimliğini bilmeden büyüyüp yaşamını sürdürmüş ve öyle de göçüp gitmiş yüzlerce Anuş Ayşeler olduğuna inanıyorum. Anuş, yalnızca benim öykümün kahramanı, oysa pekâlâ bu Niko da olabilirdi, Aram da. Ben bu öyküde tarihsel veya ideolojik bir mesaj ya da mesele anlatmaya çalışmıyorum aslında. Anlatmak istediğim bunun topluma, ailelere, bireylere, sıradan yaşamlara nasıl yansıdığı, nasıl dönüştürdüğü. Cevap verilemeyen sorular. İki kuşak geriye gidildiğinde hemen çoğu ailenin hikâyesinde karşılaşılan boşluklar, eksikler, sessizlikler. Ve bu bilginin sonraki kuşaklara nasıl aktarıldığı. O eski Ermeni dilini bir parça araştırdım, bulamadıklarımı kadim bir Ermeni dostumun yardımıyla buldum.

İÜ: Öykülerinizde zarınızı istismar edilenden, kıyıya köşeye itilenden, sürgün edilenden yana atıyor, onların sesini bize duyurmayı arzuluyorsunuz. Onlar toplumsal arazlarımızdan yara alan pek çok insanın birer temsilcisi. Bu sorunları iletmekte yazarın sorumluluğu ne olmalıdır sizce? Burada bir sınır var mıdır?

DK: Böyle bir zorunluluk olduğunu düşünmüyorum ama elbette meselesi, mesajı olan, bunun gerekliliğine inanan, eserlerini bu kaygıyla üreten, saygı duyduğumuz pek çok yazar ve eseri var. Benim için mesaj ve/veya mesele, kurguladığım hikâyenin içinde kendiliğinden gelişen ve varlığını inceden sezdiren bir şey. Ama zorunlu değil bu, hikâye yalnızca bir hikâye de olabilir. Sanırım sınırı çizen ancak yazarın kendisi olabilir.

İÜ: Son olarak Tatlı Bir Şey Yok mu? diye sormaktan kendimi alamıyorum. Umudu nasıl, nerede aramalı dersiniz?

DK: Biraz beylik olacak ama umut olmazsa olmazımız. Umut, yaşama arzusunu, sevinci arttıran en önemli etken, o olmazsa hiçbir tutamağımız olmaz. Kendi adıma, umudu edebiyatta, sanatta aramak gerek diye düşünüyorum. Şartlar ne olursa olsun, hayatı güzelleştirecek ve anlamlandıracak olan elbette yine onlar.

YORUMLAR

Ayşe Uça

Benim açımdan hikayeyelerin yorumu şöyle: Hayat akıp giderken durdurup biz bunun farkında değilken durdurup nasıl yani diyorsun. Ben bunu hissettim.

24 Nisan 2022

Ayşe Uça

Benim açımdan hikayeyelerin yorumu şöyle: Hayat akıp giderken durdurup biz bunun farkında değilken durdurup nasıl yani diyorsun. Ben bunu hissettim.

24 Nisan 2022

Öne Çıkanlar

Shakespeare’in modern yorumlanışıSeda Aksoy Evren
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Murat Erdin

24 Aralık 2025

Yeni Bir Yıl ve Zaman İllüzyonu

Ay’da yaşasaydık bizim için 24 saat olan 1günün süresi, 27 x 24 saat olacaktı.Yaşanmış bir yılı bitirip yaşanacak bir yıla girerken herkes zaman muhasebesi yapar. Biten bir yıl sadece kendi içindeki yaşanmışlıkları değil geçmişte kalan tüm yaşanmışlıkları temsil ederke..

Devamı..

Ele Geçirilemeyenin Peşinde

Nihat Dağlı

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024