Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Haziran 2024

Roman

Yedi Düvelin Ecnebisi Üzerine

Cihan Filiz

Paylaş

0

0


Edebiyatımızın “hikâye” yaratma bakımından pek de bereketli sayılmayacak bir döneminde Kabakçı, ileride kült olabilecek potansiyeli barındıran çarpıcı bir eserle bizleri Fırat’tan geçen bir transatlantik edasıyla selamlıyor.

Çoğu büyük kalem ustalarının ilk kitaplarında taze bir başlangıcın toy heyecanı sezilir. Bazen teknik ya da kurgu yönünden bazen de akıcılıktan kaynaklı; hayata gözlerini yeni açmış karacaların ilk adımlarına benzer bir yalpa görülür. Sonra bu yazarların zaman içinde yaza yaza nasıl ustalaştıklarına ve derken insanı hayrete düşürecek incelikte ve ihtişamda eserler meydana getirdiklerine tanık oluruz.

“Çoğu ustanın,” dedim çünkü bazı sanatçıların ilk eserlerinde, o çekingen, hafif yalpalı, ürkekçe atılmış adımlara pek rastlamayız. Deyiş yerindeyse onların kalemleri hafif hafif açılarak değil; birdenbire keskinleşir. Uçsuz bucaksız bozkırların ortasında müzekker, dipdiri ve apansız çıkarlar karşımıza.

Edebiyatın diğer tüm sanatlardan üstün oluşunun da nişanesi bu olsa gerek çünkü edebiyatta başarı; bir hiyerarşiye, usta çırak ilişkisine ya da çilecilerde olduğu gibi özel bir silsileye gereksinim duymaz.

Sözden doğup da söz dışına taşan, bizi sarsan, beynimizde yankılanıp duran bir eserle karşı karşıya kaldığımızda “Herhalde bundan daha iyisini okuyamam!” deriz bazen kendi kendimize. Oysa sanatta hiçbir zaman bir son nokta yoktur. Her an biri gelip kafamızdaki o noktayı sıradan bir virgüle dönüştürebilir. Çünkü bazı kalem erbapları durup durup öyle bir eserle ortaya çıkarlar ki, sanki zamanın, hareketin veya düşüncenin içinde, zaten ezelden beri o eseri bekleyen bir boşluk varmış gibi bir hisse kapılırsınız.

Yedi Düvelin Ecnebisi tam da bu sözünü ettiğim duyguları uyandırdı bende. Hem kendini kanıtlama, kendini anlatma ihtiyacı hissetmeyen bir Selimiye gibi dimdik durarak ben buradayım diyor hem de felsefi altyapısıyla zaman-uzay-nedensellik kabullenişlerimize pervasızca çomak sokuyor.

Mehmet Kabakçı, derin bir kültürel birikimin üstünde Fakir Baykurt edasıyla Mezopotamya insanını kanlı canlı bir adamın fotoğrafına bakarmış gibi ustalıkla resmederken bir yandan da insanın aklına Yaşar Kemal’i getiren lirik ve destansı bir anlatımla okuru olayların içine çekiyor. Ama Kabakçı, Yedi Düvelin Ecnebisi’nde, edebiyatımızın bu köşetaşı isimlerinin insancıl perspektiflerinden veya toplumsalı merkeze koyan yanlarından biraz ayrılıp modern fizik teorilerine, Mezopotamya mitlerine ve maddenin hakikati gibi, bir ucu sufizme de varan ilginç sulara da yelken açıyor. Edebiyatımızın “hikâye” yaratma bakımından pek de bereketli sayılmayacak bir döneminde Kabakçı, ileride kült olabilecek potansiyeli barındıran çarpıcı bir eserle bizleri Fırat’tan geçen bir transatlantik edasıyla selamlıyor.

Yedi Düvelin Ecnebisi, Kurtarılmış Rakka Suhufları adındaki kurmaca mı yoksa gerçek mi olduğu kafa karıştıran kadim bir kitaptan alınmış bir epigrafla karşılıyor bizi. Bu epigraftan, bir zamanlar Kuzey Mezopotamya’da yaşamış olan Gollasurlular denilen bir kavmin, yıldızlara taptıkları gerekçesiyle katledilmiş olduklarını öğreniyoruz. Bahsi geçen bu kavim, kozmoloji ve yıldızbilim konularında bir hayli ilerlemiş olan ve daha sonra Süryanileri de ortaya çıkaran Eski Asur Medeniyeti olabilir mi? Gerek Yedi Düvelin Ecnebisi gerekse kitap içindeki başka bir kitap olan Kurtarılmış Rakka Suhufları, bu konuda net bir şey söylemiyor bize. Ancak romanın satır aralarında ilerledikçe ve karşımıza Süryani namıyla bir karakter de çıkınca anlıyoruz ki, tarihi gerçeklikle kurmacanın iç içe geçtiği bir dünyanın içindeyiz. Kabakçı, tarihle kurmacanın ipliklerini öyle belli belirsiz bir tonda dokumuş ki, Frank Herbert’in efsanevi romanı Dune’da duyduğum o eşsiz lezzete benzer bir tat aldım Yedi Düvelin Ecnebisi’nde. O düşsellikten söz ediyorum. Dune’da da, Yedi Düvelin Ecnebisi’sinde de, gerçekten daha gerçek bir yolculuğun içindeydim sanki. Hem, gerçek dediğimiz nedir ki?

Kitabımızın baş karakteri Ayvaz, gerçeğin ötesinde söylencesel bir kişilik, adeta bir mit. Ayva, zaman – mekân bütünlüğünün dışına çıkmış, nedenselliğin ötesine gitmiş bir karakter. Yedi Düvelin Ecnebisi “salyangoz kabuğunun deviniminde” seyrediyor. Aynı anda hem içeriye hem de dışarıya doğru dönen bir girdap misali devinen bir üslup yakalamış Kabakçı. Ama öte yandan bazen de sonsuz bir dalgalanmanın içinde kâh yükselip kâh alçalıyorsunuz sanki. (Ade hala, gördüğü düşte, merdivenden aynı anda hem iniyor hem de çıkıyor gibidir örneğin.) Ayvaz’ın Fahri dayıyı son bir ziyaret etmek maksadıyla Fırat kıyılarına indiği bir sahne vardır. (Gerçekten son ziyaret midir acaba?) İki köy korucusu yanına gelir ve Ayvaz’ın yüzüne tüfek doğrulturlar. Burada yaşanan olay, romanın salyangoz kabuğumsu spiral yapısı içinde son derece anlamlı ve ilginçtir çünkü Ayvaz, gençlik yıllarında da korucularla yaşadığına benzer bir olay yaşamıştır. “Sınır boylarında tüfekli adamların bir başka adamı vuruşunu, ateş yakmış, kadınlı erkekli bir grupla otururken bekliyorduk.” diye anlatır Ade halaya. Derken aynı sohbetin içinde Ade halanın çocukluğunda sahip oldukları bir atın bahsi geçer. Bir gün at, zincirlerinden kurtulup nehir kenarına kaçmıştır. Bu olaylar öyle bir periyotta ve yazınsal geometride cereyan eder ki kitabın sonuna geldiğimizde, hayretle içinde fark ederiz ki, aslında aynı anda ve aynı mekânda üç farklı zaman boyutu iç içe girmiştir. Roman, bu bakımdan, üç farklı kişiyi aynı merdivende ama birbirlerini hiç görmeden aynı şerefeye ulaştıran Selimiye Camii’nin mühendislik harikası spiral basamaklarını akla getiriyor. Kabakçı, romanına büyük bir başarıyla oturttuğu bu anlatı stilinin gizlerini kullandığı kendine özgü benzetmeler veya tasvirlerle de iyice perçinliyor. Olayları, zamanı ve hayatın sürekliliğini bir değirmenin taşları ve dişlileri arasındaki ilişkiye dikkat çekerek aynı anda hem yatay hem de dikey bir periyotta dönüşüne benzetiyor mesela. Tüm bunlarda anahtar kavram hep aynı anda’dır.

Bu üç zamanlı süreci, hiç olmazsa kendi açımdan daha yakından incelemeye çalışacağım:

  1. Ayvaz’ın orta yaşlı haline bir zaman atamak istiyorum. Örneğin, 1956 senesi olsun. Bu tarihte Ayvaz, Ade halaya çok güzel bir atları olduğunu ve bu atı zamanın birinde nehir boyunda bir adamın vuruluşunu beklerken gördüğünü söylüyor. Dediğim gibi, bu kitabın zamanı değil. Ayvaz bunu söylediğinde kendi atadığım zamanın 1956 yılı olduğunu varsayıyorum.
  2. Ade halanın atının nehrin kenarına kaçış zamanı. Bu olaya da Ade halanın üç çocuk sahibi evli bir kadın olmasından yola çıkarak 20 yıl geriye, Ade’nin çocukluğuna gidiyorum ve atlarının 1936’da nehir boyuna kaçtığını kurguluyorum.
  3. Ayvaz’ın, atı gördüğünde bir adamın (Yaşlı Ayvaz’ın korucular tarafından nehirden geçerken silahla alıkonulması, alıkonulma esnasında korucunun mekandan sürüklenip zaman algısının bozulması ve dejavu duygusu, toz kokusu…) karşıdan karşıya geçerken vuruluşunu gördüğü an. Bu olay da aslında Ayvaz’ın ihtiyarlık zamanı olduğuna göre atadığım tarihi 1996 olarak seçiyorum, bu kendi zihnimde kurguladığım izlekte zaman – mekân bağını arkamda bırakarak okumama devam ediyorum.

Özetle, benim 1956 diye kurguladığım zamanda konuşan adam olan Ayvaz 1936’da nehre kaçan bir atı anlatıyor. Nehrin kenarında vuruluşunu gördüğü adam ise 1996’da vurulacak olan kendisinin yaşlılığı. Fakat o gün geldiğinde kendisi de vurulmuyor; yoluna selametle devam ediyor. Zaman – mekân bağını bıraktığım bu noktada, birinde vurulup diğerinde vurulmayan bir adam olduğu için artık nedensellik bağımı da bir kenara bırakıyorum, Schrödinger’in kedisi yaşıyor mu yaşamıyor mu önemsemeden ‘’Kedinin canı cehenneme!” Diyerek okumaya devam ediyorum. Devam ediyorum çünkü Ayvaz ekliyor: “Ben daha çocuktum. Belki de değildim, bilemiyorum…”

Tüm bu dönenceyi, Ayvazla konuşurken Ade hala da yaşıyor. Daha sonradan o gece yaşadıkları çoğu şeyi hiç yaşamadığını – hatırlamadığını dehşetle idrak eden Ade hala için zaman bükülüyor. Gece görmüş olduğu rüyada ise nehre inip intihar eden(?) Senem anayla birlikte sonsuz devinimli mahzene iniyor ve nehrin içinde boğulurken çağların tamamını seyreyliyor.

Fırat boylarına İskender’in komutanlarının kurduğu şehirlerden günümüz gökdelenlerine, fabrikalarına kadar bir yolculuk yapıyor ve Ade hala için, Hak şehrinde yaşayan Melike için, Fahri dayı için ve Elif için, “Saplar o kadar ağır ki, bükülmüyor…”

Okullarda maalesef evrenin devinimi, güneş sistemi bize hep yanlış öğretildi: Sanki güneş ortada sabit ve gezegenler etrafında dönüyor gibi iki boyutlu ve sığ bir görüntü düşündürüldü. Oysa Güneş sisteminin kendisi de galaksinin merkezindeki kendi kara deliği etrafında dönmekte, güneşimiz de her altı saniyede bir, gezegenimiz büyüklüğünde yol katetmekte, hem olduğu yerde dönen, hem de ileri doğru giden bir matkap ucu, bir girdap, bir değirmen taşının altında döne döne çuvala akan un misali gezegenler de zaman da kendi seyirlerinde akıp gitmekteler. Bu hareketi, evrenin bu devinimini, sonsuz olup da yine de sürekli büyüyen evren ve evren ötesini, Ayvaz’la birlikte çok daha derin bir kabullenişle hissediyoruz. Hissediyoruz diyorum, zira anlamak değil kabullenmektir bu noktadaki tek çözüm. Düşüncemize sonsuz olasılıkları vadeden bir daireyi, hem derine ine ine hem yukarı çıka çıka seyrediyoruz ve bu noktada Fahri dayının henüz kitabın başında söylediği o söze yer vermeden önce, İhsan Oktay Anar’dan bir alıntı yapmak istiyorum:

“Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Var olduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum. ”

(Puslu Kıtalar Atlası, s. 237) 

O halde Fırat boylarında 1300 yılında yaşayan ve “Düşünüyorum, o halde varım!” diyen bir adam düşünüp o adamın da 2024 yılının İstanbul’unda yaşayan birini düşlediğini düşündüğümde, 1300 yılındaki adamdan kendi Ayvazımı yaratmış olmuyor muyum? Ve hatta belki de, o beni yaratıyor, bilemiyorum. Hem Fahri dayı da öyle demiyor muydu? 

“Zamanın başka bir behrinde ya da başka bir kıyısında… Nasıl denilebilir ki? Başka bir biçiminde, halen sağ, halen dolaşıyor ve esasını ararsan da evlat, o halen aha burada, hemen yanımızda. E diyeceksin ki nasıl? Esas mesele de o işte…”

(Yedi Düvelin Ecnebisi, s. 12)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bu Eleştirel ve Gerçeküstü Karikatürle..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Tan Doğan

6 Şubat 2025

ârâfî

kendimi sıka sıka kırk beş yıl olmuş iş-ev arası hayatta! okullar, okumalar, okul: derslerin esîri olmuşum tam yirmi yıldır. tatiller de olmasa bizimkileri görmem güç. nefesiyle hemhâlım yalnızlığımın. insan zamanla alışıyor mu ne sesten, sözden öte, gölgesine? gün yorgunu, akşam tutkunu, gece ..

Devamı..

Bunun Adı Findel ..

Şevval Tufan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024