Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Kasım 2017

Öykü

Dilek Türker • Odadaki

Dilek Türker

Paylaş

43

0


İçeriden sesi geliyor, yine birilerine bir şeyler anlatıyor annem. Ben odadayım. Kızımı uyutmaya çalışıyorum; gözlerini açıyor, bana bakıp sonra yavaşça kapıyor. Uykuya dirense de sonunda kendini bırakıyor. Usulca beşiğine koyuyorum onu. Dışarıdan gelen uçak sesi uzakta bir yerlerde hayat olduğunu hatırlatıyor. Hava serin, yağmur yağacak belli. Bir yerden esince tül dalgalanıyor, belli belirsiz çiçek kokusu odada. Mevsim ilkbahar, henüz başları.

“Ben eskiden 38 bedendim. Ama nasıl güzeldim. Yine de bir fotoğraf çektirmemişiz. Ne bileyim, geçmiş zaman işte.” Annemin anlattıklarını iyice duyabilmek için kapıya dayıyorum kulağımı. Biri çayını karıştırıyor, bazı yerleri tam anlayamıyorum. “Bir mevsimlik paltom vardı. O zaman Erdal’ın maaşı 200 lira, biz onu 70 liraya almışız, sen düşün. Bir de tayyör ama ikisi bir. Yani önden düğmeli ama tek parça, bildin mi? Rengi havai pembe, en sevdiğim renktir.” Renkleri hep pekiştiriyor annem; camgöbeği mavi, uçuk yeşil, narçiçeği kırmızı, süt beyazı... Her defasında da birini en çok seviyor.

Dolabı açıp denemek için bir elbise alıyorum. Üstten giyinince aşağıya inmiyor, bu sefer bacaklarımdan yukarıya çıkarmaya çalışıyorum, bir sağa bir sola ritmik hareketlerle yürüyorum odada. Kalçama geldiğinde fermuar patlıyor. Üstelemekten vazgeçip bir kenara atıyorum elbiseyi. Aynaya bakmaktan kaçınıyorum bir süre.

Hava birden açıyor, yatağın sarı çiçekli nevresimine ışık vurunca biraz olsun ısınıyor odanın içi. Annemin ayak sesleri duyuluyor, ayağını sürüyüşünden tanıyorum onu. Çatal kaşık sesleri geliyor, misafirler için yiyecek bir şeyler hazırlıyor mutfakta. Daha oradayken başlıyor anlatmaya:

“Halımız çayır gibiydi, kapkalın. Bir kuş orada, bir kuş burada. Sarı, yeşil. Koltuklarım kayısı renginde, divan örtüm kanaviçe. Perdelerim dantel, çeyizimden. Erdal Bey’in evi saray yavrusu, derlerdi o zaman. Salon salomanje, yemek masası ceviz... Ne misafirler ağırladım, çocuğum kucağımda, yardım edecek kimsem yok. Gıkım çıkmadı hiç.”

Kızım ağlamaya başlıyor, beşiğini sallıyorum usulca. Sakinleşince derin derin nefesler alarak uykuya dalıyor yine. Yüzüne bakıyorum, başka dünyaların habercisi gibi, nereden geldiğini bilmediğim sonsuz bir umutla doluyor içim. Önümüz yaz.

Yeni yıkanan çamaşırları katlıyorum güzelce. Çorapları eşleştiriyorum tek tek. Hepsini dolaba yerleştiriyorum sonra. Bir şeyler yoluna giriyor, su yolunu buluyor sanki. Biraz uyuyabilmek için yatağa uzanıyorum. Kapıyı çalınca biri irkiliyorum. “Kalkacaklar birazdan, gel beş dakika yanlarında otur bari,” diyor annem fısıltıyla. Gönülsüz kalkıp içeriye geçiyorum.

Bazen birini taklit ediyorum. Ben değilim de sanki dışarıdan izlediğim bir kadın konuşuyor. Misafirlerle sohbet ederken yüzümdeki donmuş gülümsemeyle böyle hissediyorum. Annem hep kendisi gibi, bildim bileli öyle. Yediği kek bluzunun içine dökülünce, nerede olursa olsun elini içeri sokup hiçbir şey olmamış gibi çıkardığı kek parçalarını ağzına atıyor.

“Artık biriktirmiyorum, içimde alacak yer kalmadı valla,” diyor misafirlerden biri. “Saklamıyorum ben de, ne varsa döküyorum ortaya,” diye ekliyor diğeri. Annem başıyla onaylıyor ikisini de, çayını sessizce yudumlarken. Kalbi kırılıyor sanki. Çünkü annem hem biriktiriyor hem de saklıyor.

Biten turşu kavanozlarını, alışveriş sonrası poşetleri, hediye gelen paketlerden kalan kurdeleleri, günlerde verilen süslü peçeteleri, otobüslerde dağıtılan kekleri, çayların yanına konan kullanmadığı şekerleri, tarihi geçse de gazeteleri biriktiriyor annem... Her biriktirdiği şey için kavga ediyorum onunla: Bu kavanozları ne yapacaksın? Reçel kaynatıp içlerine dolduracağım. / Peki bu poşetler? Lazım olur, dursun. / Kurdelelerle işin ne? Çok güzeller, ver çantama koyayım istersen. / Peçeteler niye? Bak bu Amerika’dan gelmiş ama çok güzel. / Anne şu kekleri ye ya da at. Tamam, çay koyalım, birlikte yeriz. / Sen şeker kullanmıyorsun, neden alıp duruyorsun bunları? Çantamda bırakıyorum, bazen gerekiyor. / Bu gazeteleri okumadın mı daha? Ses yok.

Annem her şeyi saklıyor da: Küçüklüğümden kalan battaniyeyi yoğurt mayaladığı borcamın üzerine seriyor mesela. Kızımın çoraplarından birini seçip, “Bunu sakla,” diyor. Annesinin, babasının, kardeşinin, kocasının yasını tutuyor içinde. Çocukluk anılarını hiç unutmuyor, her defasında yeni şeyler ekleyerek coşkuyla anlatıyor. Geçmiş, geçecek ne varsa saklıyor kendinde.

Misafirlerler kalkıyor, annem onları uğurlarken ayakta yine bir şeyler anlatmaya başlıyor. Vedalaşma faslı uzadıkça uzuyor. Ben kendimi odaya atmak istiyorum, yalnız kalıp saatlerce uyumak. Kızımın sesi geliyor içeriden. Ağlamasını bahane ederek yanlarından ayrılıyorum.

Misafirleri uğurladıktan sonra ürkek adımlarla yaklaşıyor annem, kapımızın önünde durup birkaç kez çekingen çekingen tıklatıyor. Kapıyı aralayıp bebeği istersem alabileceğini söylüyor. İstiyorum ve onlar yanımdan uzaklaşınca hemen uykuya dalıyorum.

Uyandığımda nerede olduğumu anlayamıyorum ilk. Bir süre sonra fark ediyorum, gece olmuş, perdeler hâlâ açık. Dışarıdaki sokak lambasının ışığı vuruyor bu sefer odaya. Kalkıp perdeleri çekiyorum. Gündüz vakti denediğim elbise yerde, onu kaldırırken yavaş yavaş kendime geliyorum.

İçeriye geçtiğimde annemi televizyon karşısında buluyorum, kucağında kızım uyurken karanlıkta oturuyor. Geldiğimi görünce gülümsüyor. “Işıkları açayım mı,” diye soruyorum, hayır anlamında başını sallıyor ve bir şeyler mırıldanmaya devam ediyor. Biraz yanında oturuyorum. Fısıltıyla konuşmaya başlıyoruz bir yerden sonra:

“Bak buna kırk ilmek attım, her seferinde de bildiğim tüm duaları okudum.”

Elime uzun bir ip veriyor, düzenli aralıklarla düğümler var. “Ne yapacağız bununla?”

“Kızın yatağının başucuna bağlayacağız. Kötülüklerden korur.”

Ben gülünce, “Kimse mutlu insanları sevmez kızım. Nazardan korkarım ben, yer gök duayla, inan bana,” diyor.

Mutlu muyuz gerçekten, diye düşünüyorum. Annemin mutlu olduğumuza inanması bile yetiyor sonra. İçime bir şey doğuyor; eski bir duyguyu anımsamak gibi, “Güzel şeyler de oluyor aslında baktığın zaman,” diyorum. Keyiflenince çay içmeye karar veriyoruz. Mutfağa geçerken hâlâ gülümsediğimi fark ediyorum.

Mırıldanmalar ve fısıltılar... Onunla kadim dostluğumuzun anadili. Onun ilmek dediğine ben düğüm diyorum yalnızca; birimiz hep yenilerini örüyor, diğerimiz birer birer çözüyor eskileri.

Çay demlenirken salona geliyorum. Annem televizyondaki yarışma programını izlerken kendi kendine bir şeyler söylüyor. Cevabını bilmediği soruya bir yanıt arıyor, ben doğru cevabı bilsem de susuyorum.

Onu bir süre izledikten sonra, “Bir daha dünyaya gelsen bu hayatı yaşar mıydın anne,” diyorum.

Damdan düşer gibi sorularıma alışkın, kucaklayıp usulca bir kenara koyuyor düşen ne varsa. “Yine olsa yeniden aynısını yaşardım.”

Beraber ekrana bakıyoruz, yanlış olduğunu bilsem de annemle aynı şıkkı söylüyorum. Kızım ağlamaya başlıyor sonra, yarışmayı izlemeyi bırakıp onunla ilgileniyoruz ikimiz de. Birlikte yanıldığımızı o bilmiyor, ben de aldırmıyorum. Kızım sakinleşince, odaya götürmek için annemin bana verdiği ipi yanıma alıyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Pahalıya Al Ucuza Sat: Alejandro Jodor..Elianna Kan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cevher Özcanlı

23 Şubat 2025

Saime Yadigâr: “Öykü tanrı misafiri ol..

Cevher Özcanlı: Saime Hanım, uzun yıllar boyunca resim sanatıyla uğraştınız. Birçok kişisel ve karma sergi, resim öğretmenliği derken ilk kitabınız yayımlandı. Resmin o büyüleyici dünyasından, yazınsal kurgunun b..

Devamı..

Çiğdem Sezer: "Hayat, düz bir çizgide ..

Ayşe Yazar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024