Dokuz
2 Kasım 2018 Kültür Sanat

Dokuz


Twitter'da Paylaş
0

Mahler, Beethoven'ın Dokuzuncu Senfoni'sinden bu yana uzanan eski geleneği ileri götürür, orkestrasını son derece titiz bir şekilde yönetir.

Dokuzun izini takip ederek bu eve geldim. Gözlerim, duvardaki ve cam bölmeli masadaki orijinal notalara takılıyor. Üstünde dokunmayın uyarısı bulunan piyanoyu uzaktan seyrediyorum. Dokunabilecek yakınlıkta olsa da her şeye dokunamayabilir insan, biliyorum. Yine de tuşlara ulaşmak için karşı konulmaz bir arzu içindeyim. Beethoven’ın Viyana’da Fidelio operası ile Fur Elise bestesini, ayrıca bazı senfonilerini tamamlamak üzere kaldığı ünlü Pasqualati House’dayım. Beethoven, “Müzik erkeğin kalbindeki ateşi yakmalı ve kadının gözlerinden yaş getirmeli”, demiş. O’nun müziği her zaman ruhumun derinliklerinde kimsenin erişemediği bir yere dokunuyor. İçimde zamansız yükselen ve alçalan gelgitleri de tetikliyor. Bir akşam önce otelde, Adalet Ağaoğlu’nun Romantik Bir Viyana Yazı romanının sayfalarını karıştırdım. Halbuki mevsimlerden sonbahar. Yılı bilmiyorum. Hava da, ruhum gibi gri tonlarında bir hüznün pençesine takılı kalmış. Öğrenemediği dersi tekrar etmek zorunda kalan bir öğrencinin bezginliği içindeyim. Viyana sokakları, canlı ve ışıltılı.  Sokak kafelerinde kahvemi yudumlarken, müzik dinliyor, defterime kısa notlar alıyorum. Hülyalı düşünceler geçiyor aklımdan. Klasik müzik ve caz, yazmak gibi hayatımın ayrılmaz bir parçası. Müziğin, edebiyat ve sanatın diğer türlerine de hakim olan iyileştirici, zindeleştirici, ilham verici ve dönüştürücü etkisine inanıyorum. Okurken ve yazarken, müziğin rehberliğine sığınabiliyorum. Hatta kaleme aldığım önceki satırlara melodilerin nasıl sinsice sızdığını adım gibi biliyorum. 

Aklım öte yandan dokuzuncu senfonide.

mahler

Hikayelerini ve ilişkilerini öğrendikten sonra sadece Beethoven’ın değil, aynı şehirde yaşamış olan Gustav Mahler’in de, ‘Andante comodo’ ile şiirsel bir giriş sahneleyen aynı numaralı senfonisini düşünüyorum. Mahler de Beethoven gibi sıradışı bir kişilik.

Ludwig van Beethoven’ın dokuz numaralı D minor Op.125’i, onun tamamlanmış en son senfonisi. Pek çok müzik eleştirmeni tarafından klasik batı müziğindeki şaheserlerden biri olarak nitelendiriliyor. Eserin en önemli özelliği o dönemde bir bestecinin ilk kez bir senfoni içinde koroya ve vokal soloya yer vermiş olması. Koronun söylediği bölüm, Friedrich Schiller’in “Neşeye Şarkı” şiirinden alıntı sözlere eklemelerle tekrar biçimlendirilmiş.

Senfoniyi bestelerken, gençliğinde başlayan işitme sorunu tamamen sağırlığa dönüşmüş. Diğer bir deyişle Beethoven dokuzuncu senfoniyi hemen hiç duymadan besteler. Bu özelligi o büyük bestecinin hezeyanlı ve aksi kişiliğinin ve müziğindeki gelgitlerin de bir açıklaması sanki.

Öte yandan, Gustav Mahler, ölümüne kadar az dikkat çeken bir besteci ve orkestra şefi. Müziği, yaşadığı dönemde zor ve anlaşılmaz olarak nitelendirilir. Günümüzde müzik eleştirmenleri, Mahler’in, klasik müzikteki değişim dönemini nasıl güçlü bir şekilde etkilediğini vurgular. Onun besteleri, hayata dair her tür duyguyu, nostaljiyi, duygusal karşıtlıkları bize cömertçe sunabilir, ruhumuzu alt üst edebilir. Hatta, bir senfoninin dünya gibi olması, her şeyi içermesi gerektiğini söyleyen de Mahler’in ta kendisidir. Yaşamına dair trajik olaylar müzik felsefesini derinden etkilemiştir. Mahler, Beethoven'ın Dokuzuncu Senfoni'sinden bu yana uzanan eski geleneği ileri götürür, orkestrasını son derece titiz bir şekilde yönetir. Yapıtlarına derin bir şiirsellik, mükemmelliyetçilik ve ölümlülük duygusu egemendir. Notalarla ruh hallerini betimlerken, kendi yaşam öyküsünü de müzikle anlatmak ister. Besteci Dokuzuncu Senfoni’sinde, karamsar bir duyarlılık, derin bir melankoli ve karanlık duygular sergiler.

Mahler’in yaşamı boyunce ilgilendiği varoluşçuluk felsefesi ona hem azap, hem esin kaynağı olur. Dokuzuncu senfoni bestecinin adeta hayata vedası, kendi ölümlülüğünün farkındalığıdır. Bir tür gerginlik, ironi, kuşkuculuk hali, ölüm takıntısı ile hayata dair sürekli bir anlam arayışı hakimdir notalara.

Mahler’in bestelerinin derinliği ve karmaşıklığı bize bir başka senfoni ustasını anımsatır: Ludwig van Beethoven. Mahler orkestra şefi olarak büyük saygı duyduğu Beethoven’ı daha dramatik, daha şiddetli ve daha farklı bir üslupla yorumlar ve eleştirilirken de “Sizin Beethoven’ınınız, benim Beethoven’ım değil” diyebilmiştir.1

mahler

Müzikte dokuzun laneti diye bir kavramdan söz edilir. Tuhaf bir tesadüfle, Mahler, Beethoven, Bruckner, Schubert ve Dvorjak gibi, dokuzuncu senfonisini tamamladıktan sonra hayatını kaybeder. Hatta kendisi bu konuda batıl inançlıdır. Dokuzuncu senfoniyi tamamlar tamamlamaz, onuncu üzerinde çalışmaya başlar. Ancak onuncuyu bitiremeden o da hayata veda eder.

Bir eser bazen hayattan, insanlardan, duygulardan ve olaylardan, bazen ise içinde bulunduğu ortam ve dönemden etkilenir. Sanatı sanat yapan, eserin demlenerek, zamanın ve koşulların içinden süzülerek geçişi, ayakta kalmaya ve kalıcı olmaya direnişi, yıllara, hatta yüzyıllara meydan okuyuşu değil midir?

Döneminde tam anlaşılamayan Gustav Mahler, “Benim de zamanım gelecek” demişti.

İyi bir eserin mutlaka zamanı geliyor.

Bir klasik müzik parçasının derinliğini anlamak, sağ ve sol beynimizi birlikte kullanarak, birden çok duyumuzu eş zamanlı harekete geçirmek, anlayışımızı geliştirmek ve açık görüşlü olmakla mümkün. Klasik müzik evrensel bir seslenişe sahip. 

Beethoven’ın dokuzuncu senfonisi, insanlığın marşı gibi, çılgın ve coşkulu yükselişlerle sonlanırken, Mahler’in dokuzuncu senfonisi dramatik anlarla sessizliğe karışır. Orkestranın yaylı sazlar haricindeki diğer çalgıları bitişe doğru usulca sahneden çekilir. Müzik gittikçe yumuşar ve sonunda hiç duyulmaz olur. Hayatın adeta tüm duyguları ve aslında kendisi sönmüştür. Mahler’in deyimiyle geriye sadece “ölümün görkemi” kalır.

http://articles.baltimoresun.com/2000-09 03/entertainment/0009190267_1_mahler-beethoven-orchestr


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR