Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Şubat 2023

Öykü

Domino Taşları

Nurhan Şahinkaya

Paylaş

3

0


Sabahın kör vakti. Dişleri takırdatan buzlu havada dönüp bıraktığı yere bakıyor Aylin. Çatıların üstünde yoğunlaşan, her solukta genzi biraz daha yakan duman, şehri daha da karartmış. İç içe geçmiş evler büzüşmüş karton kutu. İstasyona yürüyor. Tekerlekli gri valizin buzu kıran sesi tren garının bahçesinde yankılanıyor. Puslu ışıklar kenardaki sarı çizgilere vuruyor. Dumanın, sisin, homurtuların, ıslıkların arasına gömülmüş, gri gövdesinde boydan boya kalın lacivert şeridin uzandığı tren, garın ortasında dev bir yılanı andırıyor.

Kapıda kırmızı şapkalı bir memur. Üstündeki kaşe paltonun yakasını kaldırmış sol koluyla yolculara koridoru işaret ediyor. İp ortasındaki cambazın kedi adımlarıyla ilerliyor Aylin. Megafondan trenin kalkış saati duyuruluyor. Kulaklarda yankılanan ses saati tekrarlıyor.

“Neresi?”

Sıra onda. Adamın sorusuna cevap vermeden dişleriyle eldivenini çekiştirdi. Güçlükle çıkarabildi. İnce parmakları ona iki beden büyük gelen siyah montun cebindeki bileti bulmaya çalışıyor.

“Bilet kontrolü sonra, hangi vagon?” Görevli memurun tok sesi buyurgan. Eli hâlâ cebinde. Bulduğu kâğıt parçası avucunda buruştu. “Yataklı vagon, on beş numara.” Mırıltılı sesi zor duydu memeur, sorar gibi bir kez daha tekrarladı. “On beş?” Aylin başını sallayınca eliyle gideceği yönü işaret etti.

Yürürken arkasına bir hırıltı yaklaştı. İri bir adamın gölgesi ensesinde sanki. Aniden burnuna bir deri ceket kokusu çarptı. Başını öne eğdi, montunun içine daha çok gömüldü. Sıktığı bileti bıraktı. Kızarmış parmaklarıyla avuçladığı valizi daha hızlı çekiştirerek koşuşan insanların arasına karıştı. Biraz ilerleyince dönüp bakabildi. Oh o değil, ya peşinden gelseydi.

Sıra kompartımanı bulmaya geldi. Kimseye bir şey sormayacak, numaralar kapıların üstünde, kör mü. On sekizi geçeli tam üç ay oldu, çocuk değil ya kaybolsun. Dar koridordan geçerken Zeliha Ablası’nın eline tutuşturduğu, eşyalarını doldur buna, bir daha da dönme diye tembihlediği büyük boy valizi çekiştiriyor. Zeliha’nın sesi kulaklarında. Dönmeyecek tabii, asla, döner mi hiç. Parmaklarının soğuk kulpa yapıştığını hissediyor. Bırakınca derisi kalkacak sanki. Olsun. Vazgeçmeyecek. İçindeki öfkenin verdiği güçle daha da sıkıyor. Zaten eli, kolu, bütün gövdesi gerginlikten kaskatı. Dişleri de.

On iki numaralı kapının önünde bir adam, yanında bir kadın. Ayaklarının dibinde iki valiz. Adamın eli pardösüsünün cebinde. Başının arka tarafında kalmış beyaz saçları, çatılmış kaşlarıyla yanındaki kadına bir şeyler anlatıyor. Kadının üstünde siyah etek ve ceket, saçları topuz. Az sonra toplantıya girecek ve son sözü söyleyecek gibi giyinmiş. Aylin onlara yaklaşıyor, tam yanlarından geçerken gülümseyip selam verecek. Tam önlerinden geçerken adamın sorgular bakışlarını fark edince adımlarını hızlandırdı.

Yürürken ikide bir arkasına bakıyor. Kenarı zedelenmiş döşemeye takılınca sendeledi, az daha düşecekti. On beş. Geldi işte. Kapının tam önünde durdu, gözlerini kapayıp kısa bir dua mırıldandı. Yolculuk edeceği kadın iyi biri olsun, n’olur. Ter içinde kalmış saçlarını havalandırdı, koridordan esen rüzgâr ensesinden sırtına yayıldı. Titredi. Sürgülü kapıyı yavaşça açtı, başını uzattı. Öbür yolcu gelmiş mi. Gelmemiş. İçerideki nemli, tozlu koku genzini yaktı. Karşılıklı iki yataktan soldakine yerleşmeye karar verdi. Sonradan gelen yolcu, orası benim, oraya oturamazsın der mi acaba. Derse de sorun değil, değiştirirler. Konuyu büyütüp sıkıntı çıkaracak değil ya. Valizi hızlıca yatağın altına itti, pencerenin önüne kuruldu. Dalmış gibi dışarıyı izleyecek, düşünceli görülmesi fena olmaz. Sonra birden vazgeçti. Uyur numarası, evet evet, en iyisi bu. Zaten daha önce çok denediği için antrenmanlı. Hem kolay hem doğal. İki kırlenti üst üste koydu. Koyarken gülümsedi. Kırlentler kanaviçe işli. Trende ne işi varsa bu motifin. Masanın üstünde de plastik çiçekler.

Uzandı. Ayak ucundaki battaniyeyi çekti üstüne, neredeyse burnuna değecek. Uyur numarası yaparsa bir süre konuşmak zorunda kalmayacak. İşte senaryo hazır. Hafifçe gözlerini kapamıştı ki nefes nefese biri girdi içeriye. Çizgi filmlerdeki çocuklar gibi gözlerini daha sıkı yumdu. Oysa kadının ona aldırdığı yok, yerleşme telaşında. Siyah astragan mantosunu çıkardı, astı, valizi yatağın altına itti. Ayakkabı bağcıklarını gevşetti, boş çuval gibi kendini bırakıverdi. Kadın karşı yatakta biri olduğunu yeni fark etti. Gözlerini kıstı, eğildi hafiften, onu inceliyor. Battaniyenin altında genç bir yüz, atkuyruğu yapılmış saçlar. 

“Aç kızım gözlerini, tanışalım, ne uykusu bu biner binmez.”

Aylin yattığı yerden fırladı, kadının tam karşısına geçip oturdu. Elleri bacaklarının arasında, heykel gibi. “Merhaba teyzecim nasılsınız, ben Aylin,” dedi. Der demez derin bir nefes aldı, sonra yavaşça verdi. Gövdesi sanki hiç kıpırdamıyor. “Aman, pek de güzelmişsin şeker kız, uyur numarası yapınca, huysuzun biri sandım ben seni,” dedi. Aylin’in elleri hâlâ bacaklarının arasında. Kadının gözü bir ellerine bir yüzüne takıldı, dudak büktü, üstelemedi daha fazla. Oflaya puflaya kalktı. Valizinden bir kazak çıkardı, döndü arkasını, oracıkta üstünü değiştiriverdi. Sütyeni kırmızı. Aylin’in yüzü kızarıverdi, başını birden pencereye çevirdi. Evde televizyon izlerken aynısı oluyordu. Öpüşme sahnelerinde sanki kendi yapıyormuş gibi utanır, geçsin bir an önce diye kıvranırdı.

“Annenle, baban yan odadalar mı?”

Aylin afalladı. Demek yalnız yolculuk edemeyecek kadar küçük görünüyor.

“Annem yok, öldü o, ben doğarken.” Sesinde bir çatallanma, sözcüklerde hafif bir kekeleme. Kadın döndü, cevabı duymamış gibi yaptı, başka da soru sormadı.

“Eski Türk filmlerindeki doğum sahneleri gibi. Kaynatılan sular, bezler. Bir köy ebesinin ellerine doğmuşum ben, annem de hemen oracıkta ölmüş.” Aylin’in gözleri buğulandı. Kadın bir gözlerine bir bacakların arasındaki ellere baktı. Mavi damarlı alnın içine gömülmüş bakışlarında şefkate benzer bir ifade oluştu.

“Tamam kızım, olan olmuş, anlat diye sormadım, lafın gelişi. Hadi sen de değiştir üstünü, böyle oturulur mu, yol uzun, hadi.” Eliyle baştan ayağa onu işaret etti. Aylin sıçradı, dediğini yapacak. “Haklısınız, değiştirsem iyi olacak,” dedi. Sesi titriyordu. Ne var şimdi heyecanlanacak, böyle ufacık şeylerde sesinin titremesinden, gözlerinin dolu dolu olmasından nefret ediyor. Valizden siyah eşofmanlarını çıkardı, sıkı sıkı kucakladı, sanki biri elinden çekip alacak. Kapıya yöneldi.

“Hayırdır, nereye gidiyorsun?” 

Kadının onu rahat bırakacağı yok. “Tuvalete gidecektim, gitmişken orada değiştiririm,” dedi. Tam kapıdan çıkarken dönüp montunu aldı. Gizli kapaklı bozdurduğu bileziklerin parası cebinde. O kadar parayı hiç tanımadığı bir kadının yanında bırakacak değil ya.

“Kızım âlemsin, ne diye montunu alıyorsun.”

Aylin gülümsemeye çalıştı, bir şey demeden çıktı. Tam üç bilezik parası, nasıl güvensin hiç tanımadığı birine.

Koridorda rayların tıkırtısı daha da arttı. Kapıların altından ekşimsi, idrara benzer bir koku geliyor. Yumurta şekilli ampuller ölü ölü yanıyor, arada bir de cızırdıyor. Yalpalayarak tuvalete doğru yürümeye çalışıyor. Koridorun ucunda buharlı bir aydınlık. Adamın biri, sigrasından bir nefes aldı önce, sonra gökyüzüne başını dikti. Yanındaki çocuk ona bir şeyler söylemeye çalışıyordu, sesini duyuramayınca başladı bağırmaya. Dişsiz ağzı kocaman açıldı. Arkasında genç bir kadın kısık sesle, “Kız sus, rahatsız etme babanı” diye kolunu sıkıverdi.

 

                                                *

 

Döndüğünde yaşlı kadın masanın üstüne yiyecekleri sıralıyordu. “Bütün gün buradayız, yeriz yavaş yavaş,” dedi. Üstelik termosla çay da getirmiş. Oturdu Aylin, önüne konan bardağı avuçladı. Soğumuş parmaklarına ılık ılık bir sıcaklık yayıldı. “Elinize sağlık,” dedi, sustu. Gözlerini masaya dikti. Evdeki yemek masası canlandı bakışlarında. Beyaz, parlak, kocaman. Evde kimse uyanmadan Zeliha abla uyanmıştır, başına oturmuştur şimdi, tıkır tıkır domino taşlarını diziyordur.

“Kızım yeter, ne karıştırdın, çatlatacaksın bardağı,” dedi kadın, “daldın gittin, hayırdır.” Kadının bakışları üstünde. İçini dışını okuyacak da bütün sırrı meydana çıkacak gibi telaşlandı Aylin.

“Biraz başım ağrıyor teyzecim, midem de bulanıyor.”

Gözlerini kıstı kadın, başını yana eğdi. “İç sıcak sıcak, iyi gelir,” dedi. “İyi gelir.” Üsteledi. Aylin bir dikişte, su içer gibi bardağı yarıladı, sonra masaya bıraktı sakince. Artık onu rahat bıraksın. Başını pencereye çevirdi. Dışarıda güneş yükselmeye başlamıştı. Uzakta karlı tepeler görülüyor, ağaçlar kalem destesini andırıyor. Şehirden ayrılalı bir saat oldu. Yokluğunu fark etmişlerdir. Reşat uyanmıştır, odasına gelmiştir. Yatakta onu göremeyince, Zeliha, diye inletmiştir ortalığı. Zeliha koşa koşa karşısına dikilmiştir. Ne oldu bey? Nerde Aylin, diye bağırmıştır Reşat. Sonra yatağı yorganı tekmelemiştir, Zeliha’yı koluyla itip sokağa fırlamıştır. Öylece, don gömlek. Onu arıyordur fellik fellik.

Başını çevirdi, kadının gözleri üstünde, bir eliyle de yüzünü yelliyor. Sanki işi gücü onu incelemek. “Sıcak mı oldu,” dedi Aylin.

“Yok canım, nereden çıkardın, bu gençler de pek bilmiş, hadi oku sen.” Başıyla yatağın üstündeki kitabı işaret ediyordu. Aylin kitabı aldı. Ortalarda bir yerde kalmıştı. Açtı, okumaya çalışıyor. Hayatında son kez, berbat hayatından sorunsuz kurtulmak için, buyurulan her şeyi harfiyen yapacak. İçinden bunu tekrarlayıp duruyordu kendine.  

“Ne okuyorsun sen?” Daha bir sayfayı bitirmemişti ki duramadı kadın. Aylin uzaktan kitabı gösterdi.

“Söyleyiver kızım, göremiyorum yazıları.”

“Bir Türk yazar.” Adını sanını duymadığına o kadar emin.  Zaten bu bilgi bile ona yetti. Sustu kadın, düşünüyor. Ofladı sonra. Bir şey söyleyecek gibi kızın yüzüne baktı. Söylemedi ama. Telefonu evirdi, çevirdi.

“Hadi oku sen, ne bakıyorsun.” Aylin dalmış, onu izliyordu.

Buyurulanı yapacak. Kitap kucağında yatağa uzandı. Kulaklıklarını taktı. Papaoutai. Gözlerini kapadı. Dinlemeye başladı. Hasan kızı Aylin, şahitler huzurunda, üç bilezik mehri ile Allahın izni peygamberin sünnetiyle, Ahmet oğlu Reşat’ı eş olarak kabul ettin mi? Ona zevce olarak vardın mı? Beynindeki uğultu artınca müziğin sesini daha da açtı. Tekrar tekrar dinliyor. Kolları, bacakları, alnı, çenesi kaskatı. Belki onucu tekrar, ona zevce olarak vardın mı? Her uğultuda sesi biraz daha arttırıyordu.  

Kadın bir şey söyledi sanki. Kulaklıklarını çıkarıp ona döndü.

“Ne yağdı mübarek.” Başıyla dışarıyı işaret ediyordu. Kadının profilden görünen, aşağı sarkmış yanakları, gıdığı, saçlarının tiftikleşmiş hali Aylin’i ürküttü. Yüzü kaymış gibiydi, saçları kırmızıya yakın kızıl. Göbeği öyle büyüktü ki neredeyse ağzına girecek diye düşündü. Aylin ilk kez görür gibi onu incelemeye başlamıştı. “Ne oldu, neye bakıyorsun,” dedi kadın. “Hiç,” dedi Aylin, “öylesine.” Bunalmıştı. Biraz nefes alsa iyi olacak. Kalktı, kapının önüne çıktı.

Sırtını soğuk demire yasladı, kollarını kavuşturdu, gözlerini kapadı. Az öteden çocukların sesi geliyordu, koridorda koşturuyorlar. Biri kayıp düşünce bir çığlık attı. İrkildi Aylin.

İçeri girdiğinde yaşlı kadın masanın üstüne bu kez farklı yiyecekler sıralıyordu. Üç çeşit peynirin olduğu üç kâse, galeta, kuruyemiş. İki de bardak çıkardı. “Şarap içer misin?

“Efendim?”

“Şarap dedim, huu, pek küçük sayılmazsın.”

“Yok, ben birazdan kahve içeceğim,” dedi Aylin. Kadın onu duymamış gibi yaptı.

“Şimdiki nesil çok erken başlıyor bu işlere.”

“Yok içmem,” dedi Aylin. “Ben pek sevmiyorum, bir iki kez bira denedim, onu da içemedim.” Kadın bir kahkaha patlattı. “Ayol kaldı mı bu devirde böyleleri.” Kahkaha çınlıyor küçücük vagonda. “Al gel kahveni, bari şu kuruyemişlerden yersin.”

Aylin yatağa oturdu, dışarıyı izliyor. Öyle hızlı akıyordu ki görüntüler, yakalayamıyordu. Sadece uzaktaki üçgen şekilli dağlar kıpırdamadan, öylece duruyordu. Güneş açmış, tepelerindeki beyazlığı parlatıyordu. Pencerede yüzünün yansıması. Yansımanın arkasında beyaz yemenili Zeliha’nın yüzünü görür gibi oldu. Başın sıkışırsa beni ara, diye avucunu tutan nemli elini hissetti. İçine bir sıcaklık yayıldı. Trene binmeden saçındaki örtüyü koyarsın çantana. Zeliha’nın yüzü gülümsüyordu. Korkma, haklısın sen, kimse kılına dokunamaz. Haklı tabi, zorla mı, bundan sonra ne isterse onu yapacak, hem teyzesi var, Zeliha ablası var…

“Kızım yeter, kıracaksın parmaklarını,” dedi yaşlı kadın, “ne çok kıdırtattın, bir şeye mi sıkılıyorsun sen?”

“Yok teyzecim, başım ağrıyor biraz.”

Kadın gözlerini kıstı, kızın yüzüne bakıyor. Bilinmezin arkasını görecek. Pek inanmadı söylediklerine. Dudak büküp başını iki yana salladı.

“Geçmedi mi daha.”

Aylin konuşmaya isteksiz, başını yeniden pencereye çevirdi.  

“Peki o zaman küçük hanım, uzan dinlen, ben de bozdum rahatını.”

Sesini çıkarmadı Aylin, kadına dönmedi. Çok geçmeden oturduğu yerden fırladı. Başın sıkışırsa kalabalığa karış, demişti Zeliha. Kayar kapının tutamağına elini attığında bir an vazgeçer gibi durakladı. Ya tanıdığa rastlarsa. Olsun, zorla geri götürecek değiller ya. Kapıyı yana iterken âni bir sarsıntıyla sendeledi. Çıktı. Koridorda dengesini tuturmaya çalışarak yürüyor. Trenin restoranına gider, bir köşede oturur, oyalanır. Döndüğünde de kadın uyumuş olsun, n’olur.

Restoranın içindeki ikişer, dörder kişilik masaların neredeyse tamamı dolu. Bu kadar kalabalık olmasını beklemiyordu. Tereddütle bakındı. En arkada karşılıklı oturmuş, birbirinden gözlerini ayırmayan çiftin yanı boş. Ayhan Işık bıyıklı garson dikildi karşısına. “Şurada boş yerimiz var.” Gösterdiği yere baktı. “Şöyle otursam.” Kadının önünde rakı bardağı, adamın önünde bira şişesi, küçük tabaklarda kuruyemiş ve peynir olan masayı işaret etti. Garson yol verdi. Sarsıntının neden olduğu küçük denge dokunuşlarıyla boş sandalyeye oturdu. Yanındaki kadınla karşılıklı, ama yarım gülümsediler. Başını öne eğmiş, çantasında telefonunu ararken adama kısa bir bakış fırlatmıştı Aylin. Oh, o da tanıdık değil. Kadının üstünde beyaz boğazlı kazak, bedenini sımsıkı sarmıştı. Yuvarlak, kabarık göğüsleri uzaktan bile fark ediliyordu. Aylin üstündeki monta baktı. Çıkardı. Siyah bol eşofmanlarıyla sandalyeye biraz daha yerleşti.

Garson tepesinde bitiverdi. Onu gözetliyormuş hissine kapıldı. “Kola ve hamburger, sos olmasın.” Bir an önce gitsin başından. Garson yanındakilere de bir şey isteyip istemediklerini sordu. “Burada sigara içemiyor muyuz?” dedi beyaz kazaklı kadın. Kıkırdadı. “Çok üzgünüm hanımefendi, başka isteğiniz varsa.”

“Şimdilik bunlar yeter.” Kadının karşısında oturan adam gözlerini neredeyse kadından ayırmadan garsona cevap veriyordu. Sesi kalın ama vurguları yumuşak.

 Garson siparişleri aldığı defteri cebine koyup giderken kadın onun arkasından baktı. “Sevimli garsonlara bayılıyorum,” dedi. Karşısındaki adam bozulur gibi oldu ama gülümsemeye çalıştı.

“Güzel olan her şeyden az bulunuyor, mesela Halide,” dedi adam, konuyu istediği yere getirmeye çalışıyordu. Bira bardağını başına dikip yarıladı. Sonra kadının mor tırnaklı elini tuttu. Bir aydır şantiyede işler ne kadar yoğunmuş, karşılıklı oturup iki laf etmeye bile fırsat olmamış. Onun her şeyine nasıl da hayranmış. Kadın elini çekip, sulandırılmamış rakısından bir yudum aldı. Bir adama bir yanındaki Aylin’e baktı, ona göz kırptı.

“Yok canım, neresi güzel, eski moda bir isim işte, annem Halide Edip’e bayılırmış.”

Söylediği öbür şeyleri duymamış gibi yaptı. Annesi, edebiyat okusun, sonra da ünlü bir sanatçı olsun diye hayal ettiği narin kızının, burnunun dikine gidip şantiye köşelerinde mühendis olacağını bilse hayatta böyle bir isim koymazmış ona. “Aşırı romantik, pek sevmiyorum yani.” Omuz silkti. Eliyle peynirden büyük bir lokma kopardı, ağzına attı, sonra parmaklarını usulca yaladı. Adamın bir şey söylemesine fırsat vermeden önce Aylin’e, sonra adama bardağını kaldırdı. “Öğle rakısı güzeldir.”

Bir adama bir kadına bakıp başını eğdi Aylin. Zeliha, eski moda sayılır mı, ya Reşat? İmamın kıydığı nikahtan sonra gelinlikle eve adımını atınca tanıştırmıştı Reşat. “Bu Zeliha ablan.” Karısıymış. Bir ona bir üstündeki gelinliğe bakmıştı Aylin. Sonra dev gibi salondaki parlak beyaz masaya. Üst üste sıralanmış domino taşlarına. Meğer Zeliha diziyormuş taşları, kimseye de dokundurtmuyormuş.

İrkildi Aylin. Adamın telefonundan siren sesine benzer bir ses çıktı. Halide de sıçradı.

“Ne oluyor yahu.”

“Şirket mesajları böyle geliyor,” dedi adam. “Ha,” dedi Halide, “Afad mesajı gibi, bu ne be!” Adam ekranı kaydırdı. Şu işe bak, şirketten değilmiş, izlerken yarım bıraktığı film sitesindenmiş, izlemeye devam etmek ister misiniz diye soruyormuş. “Vooov, sanatkâr arkadaşımız.” Yüzünde alaycı bir gülümseme oluştu Halide’nin. “Ne izliyordun?”

“Öyle, Amerikan yapımı.” Adam yüzünü ekşitti.

“Beğenmediysen ne diye izliyorsun ki.”

“Ne bileyim, öylesine.”

Bıyıklı garson bitiverdi tepelerinde. Aylin’in önüne hamburger ve kolayı bıraktı. Dil ucuyla, “Afiyet olsun,” dedi. Yan masada oturan Halide’ye gülümsüyordu.

“Devam eder misiniz?” Neredeyse boşalmış rakı bardağını gösteriyordu. “Yok, yeterli, güpegündüz sarhoş mu olacağız.” Kıkırdadı.

Aylin köşeye sinmiş kedi gibi hem yemeğini yiyor hem onlara kulak kabartmaya devam ediyordu. Üniversite bitince nasıl olacağını hayal etti birden. Beyaz boğazlı kazak, dar siyah pantolon, canı ne isterse öyle giyinecek, canı ne isterse öyle yaşayacak.

Birden yağmur bastırıverdi. Filmlerdeki gibi ortalık birden suspus oldu, sadece yağmur ve rayların tıkırtısı. İçerdekilerin çoğu başını pencereye çevirdi. Süzülen yağmur damlalarıyla akıllardan geçenler ortalığı daha da sessizleştirdi. Rayların tıkırtısı daha da arttı.

“Hiç tek gecelik ilişkin oldu mu?” Halide adama soruyordu. Elinde bardak Aylin’e döndü, kısacık göz kırptı. Sonra kalan rakıyı bitirdi. Aylin’in yüzü saradı birden, sonra sarıdan beyaza döndü. Lokmalarını hızlandırdı. Yemeğini bitirince kalktı. Başıyla yanındakileri selamladı. Adımlarını hızlandırınca hafifçe sendeledi.

Bir anons duyuldu koridorda, bilet kontrolü yapılacakmış. Vagona girince gördü, kadın uyumamıştı. Kaşlarını çatmış, kendinden biraz uzaklaştırdığı telefon ekranında yazılanları okumaya çalışıyor. Bardaktaki şarap bitmiş, içinde kalan küçük damlalar kurumuş, çerez kabuklarından bazıları masaya dökülmüş.

“İyice bozuldu gözler.”  Ekrandan gözünü ayırmadan konuşuyordu. Aylin bir şey demeyince başını kaldırdı yaşlı kadın. “Ah ah, gençlik güzel şey ama çabuk geçiyor, kıymetini bilmek lazım,” dedi. Aylin başını salladı, gülümser gibi yaptı.

“Bilet kontrolü varmış.”

Cebindeki bileti buldu. Düzeltip kitabının arasına yerleştirdi. Oturdu, başını pencereye çevirdi. Yağmur azalmış, hava kararmaya başlamış. Camda yol yol akan damlalara bakıyor. Annesinin öldüğünü ağzından kaçırmasaydı keşke. Hem ne demişti Zeliha, tanımadığın kişilere kendi hayatınla ilgili hiçbir şey söyleme.

            Âni bir sarsıntı olunca döndü, yaşlı kadın gözlerini dikmiş ona bakıyor.

“Öğrenci misin kızım sen?”

“Evet teyzecim.”

“Ankara’da mı?”

Başını salladı. Nerede okuyorsun, diye sormasa bari. Sordu. Birden ağzından, lise yeni bitti, Ankara Üniversite’sine gitmek istiyorum, gibi bir şey çıktı. Çıkmaz olsaydı. Evi oraya çok yakınmış, hatta kız öğrencilere verdiği kiralık daireleri bile varmış, isterse ona da verirmiş.

“Teyzemin yanında kalacağım ben.”

“Olsun, sen gel arada, değişiklik olur,” dedi kadın. Tam o sırada cep telefonu çalmaya başladı. Telefona aldırmadı. “Gel sen, gel,” diye üsteledi.

“Teyzecim telefonunuz çalıyor.”

Duymuş. Çantasının içini karıştırıyor ama bir türlü bulamıyor. O kadar uzun çaldı ki, normalde çoktan kapanması gerekirdi. Kapanmadı. Nihayet telefonu açtı kadın. Bir eli ağzında fısır fısır konuşuyor. Bir yandan da etrafa kaçamak bakışlar fırlatıyor. Rahat edemedi, “Bir dakika,” dedi telefondaki kişiye, kulağından ayırmadan dışarı çıktı.  

Geri döndüğünde yüzü kıpkırmızıydı. Eliyle yüzünü yelliyordu. “Sıcak mı oldu,” dedi Aylin. “Ne sıcağı, sıcak falan değil, işine bak sen.”

Aylin ânında sustu, usulca kitabını açtı, okuyacak. Okuyabilirse. Sayfaları birkaç kez yelpaze gibi havalandırdı, ortalarda bir yerde durdu. Tam başlayacakken yeniden yağmur bastırdı. Ne varsa önüne katıyor, taş toprak. “Amma yağıyor mübarek, gök delinecek,” dedi kadın. Şimdi de sohbet etmeye çalışıyor. Aylin cevap vermedi, elindeki kitabı karıştırıyor. En iyisi hiç ses çıkarmamak. Hem ne zaman konuşsa kendisiyle ilgili şeyler söylüyor. Ağzından kaçırmada üstüne yok, kadın da onu rahat bırakmıyor bir türlü.

Koridordan yağmurun sesine karışan bir anons duyuldu. Tren kısa bir süre duracakmış, yolcuların kalkış saatine dikkat etmesi önemle duyurulurmuş. Şimdi inse, geri dönüş için bir bilet alsa, biraz dolaşıp geldim, dese. Daha neler, onca plan, program boşa mı gidecek.

Koridora çıkmadan önce döndü, valizine baktı. Valizin başında çömeldi, çekti, öylece dururken hızlı bir kararla itti yerine. Yaşlı kadın onu izliyordu. Telefon yeniden çalmaya başladı. Kadın açtı, sesi sertleşmişti.

“Öyle her önüne gelene denir mi bu, dur bakalım, bir anlayayım, dinle…”

Bakışları Aylin’le kesişince birden sustu. Öksürdü. “Tamam, ben seni arayacağım,” dedi, pat diye kapadı telefonu. “Gel kızım,” dedi, eliyle hafifçe iterek oturttu Aylin’i. Geçti tam karşısına oturdu. Gene terlemiş, yelliyor yüzünü. Her yelleyişte güzel bir parfüm kokusu yayılıyor. “Az kaldı yolumuz,” dedi, “inince doğruca bize gideriz, e mi kızım.”

“Teyzecim bizimkiler bekliyor beni.”

“Teyzendi değil mi?”

“Evet teyzem,” dedi Aylin. Birkaç kez derin derin soludu. Elleri, dudakları uyuştu ama çok kısa sürdü. Rengi solmuştu. Kadın ona alttan alttan şöyle bir baktı. “E iyi madem,” dedi, o koca gövdesini yatağa bırakıverdi.

Cep telefonunda candy crush oynamaya başladı. Bir bacağını kıvırmış, öbürü onun üstünde. Sesini de açmış sonuna kadar, sütunları devirdikçe bacağını yukarı fırlatıyor, “Heyt be,” diye inletiyor ortalığı. Aylin de pencereden dışarıyı izliyor. Kıvrıla kıvrıla gidiyor tren. En öndeki vagon görülüyor.

Yaşlı kadın aklına bir şey gelmiş sıçradı gibi yattığı yerden, telefonu fırlattı, geçti kızın karşısına oturdu. “Bak kızım,” dedi, “senin gibi arkadaşların gelir, gider bana, güzelce harçlıklarını da veririm. Yapacağın iki, üç yakışıklı adamın gönlünü hoş tutmak, hepsi bu. Kimse duymaz, kimseye de zararı olmaz.”

“Efendim!” dedi Aylin. Kadın o sırada altın rengi cüzdanından bir kart çıkardı. Üstünde sadece ismi yazıyordu, bir de cep telefonu. Adı, Mari Su. “İstediğin zaman ara,” diye kartı uzattı.

 “Nası… Nasıl yani.” Kekelemeye başladı Aylin. Ayağa fırladı, kompartımanın içinde dört dönüyor, derin derin soluyor. Kadın da ayaklandı, onu tutmaya çalışıyor. “Dur kızım dur, otur hadi, gel.” İki eliyle omuzlarından hafifçe iterek oturttu, elinde bir bardak su, içirmeye çalışıyor. Aylin’in rengi bembeyaz, çenesi titriyor. Gövdesinde kocaman bir hayvan, boynunu iki eliyle kavramış, ona nefes aldırmıyor. Pörtlemiş gözleri ayaklarının ucunda, boğazından çıkan hırıltı rayların takırtısına karışıyor.

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

En güzel aşk romanları...Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Christine Estima

20 Eylül 2025

Kafka’nın İlk Çevirmeni: Milena Jesenská

“Henüz var olmayan bir şeyi, ancak ona tutkuyla inanırsak yaratabiliriz."1920’li yılların Viyana’sı günümüzün kozmopolit Viyana’sı gibi değildi. I. Dünya Savaşı sona ermiş, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu çökmüş,  bu acımasız savaşın yarım bıraktığı işi 191..

Devamı..

Sapanca’da Doğa Yürüyüşü Yapılabilecek..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024