Camekân buz gibi. Burnumu çeke çeke bol tarçınlı sahlep içiyorum. Fincanı iki elimle kavramışım. mutluluk! Kucağımda açık duran sararmış bir baskıdan Orhan Veli okuyorum. Öykülerini. canım çekti! akşama bira ile köfte-piyaz… Az sonra şöminenin sıcağına döneceğim. Önümde uzanan manzaranın tadını biraz daha çıkarıyor, kışı dinliyorum. Denizle aramda dikilen palmiyenin sessizliği bölen hışırtısını, bahçenin uzak köşesindeki odunların üstüne attığımız naylonun rüzgâra direnen patpatını…
“İyi ki kaçmışız, üç gün üç gündür!” diye sesleniyorum aşağıya.
“Üşüyeceksin.” Haksız değil!
“Son beş dakika.” Öyküye geri dönüyorum.
Issızlığı bölen silah seslerine uyanıyoruz. Şafak doğuyor.
“Domuzcu Hasan?” Kkocama bakıyorum. “Kışın da mı yapıyor bu işi?”
“Pislik herif!” diyor.
“İzni vardır. Jandarma’dan da.”
“Pislik herif!” Kafasını yorganın altına sokuyor. Arka arkaya altı el silah sesi saydım.
“Altı el?” Ben de üşüyorum.
“Pislik herif” diyor, üçüncü kez!
Şafakta bölünen uyku yamasını yapıyor. Geç kalkıyoruz. Şömine temizliği, odunların taşınması; eh haliyle biraz söyleniyor.
“Abartma, kırk yılda bir. O kadar da yorulmadın!”
“Oradan bakınca öyle mi görünüyor?” Biraz sitemkâr, biraz çapkın! Gülüşüyoruz.
“Camekâna çıkıp son çayları orada içelim mi?” Başıyla olumluyor. Kulaklıklarımızı takıyoruz, kitabımı alıyorum, örgü battaniyelerimize sarınıyoruz. Kahvaltı sofrası öylece ortada… Keyif anlarımız.
“Ne kadar da sessiz,” diyorum bir ara. “Kuşlar bile yok. Keşke yarına dönüyor olmasaydık!”
Kulaklığını işaret ediyor, başı oturduğu koltuğun arkasına yaslı. Gözleri kapalı.
“Sus!”
Kitabıma geri dönüyorum. Kulağımda kısık bir “sözsüz müzik!” anneannem nereden geldiysen aklıma! Gülümsüyorum. Gökyüzünde buzlu bir aydınlık var. Deniz karşı yakınımızdaki adanın önüne doğru yer yer tirşe yeşili. Önce ben duyuyorum. Müzikle arama boğuk, kısık bir inleme giriyor. Kulaklığı çıkarıyorum. Çığlığımsı! Can çekişen bir hayvan sesi bu!
Jandarma kaydını alıyor. Dönecek.
“Yavruları var mıdır acaba?” diyorum. Keyfimiz kaçık. Toparlanıp aşağı iniyor, televizyonu açıyoruz. Can çekişen hayvan, –arada sessizliğe bürünse de– inlemeye devam ediyor.
“İyi ki yarın dönüyoruz, belli ki uzun sürecek,” diyorum. Usumda öncelediğimin “biz” oluşuna takılıyor aklım biraz! Jandarma arıyor. Yapabilecekleri bir şey yokmuş. “Bakanlık’tan alınan izinle…” Gerisini dinlemiyor, telefonu kocama uzatıyorum. Bakanlık’tan izinli Hasan Yatkın’ın hafta boyunca domuza çıkacağı, silah sesleriyle ilgili endişe edecek bir durum olmadığı bilgisi veriliyor. Yaralı hayvanla ilgili? “Yapılabilecek bir şey yok!”
Domuzcu Hasan’ın ahlatımızı aşılayan becerikli elleri geliyor aklıma.
“Ben bir daha o şeker armuttan yemem,” diyorum. Sesim titriyor.
“Saçmalama, ilk senemizdi. Bilmiyorduk o zaman. Ne alaka!” diyor.
Susuyoruz.






