Mehmet Taşdemir’in Despotun Taşrası romanı tek solukta okunup bitirildiğinde alınan tat, klasikleşmiş tabirle ‘Kafkaesk’ bir tat olacaktır. Kafka’nın Dava ve Şato romanlarını okumuş olanlar ise, Despotun Taşrası’nı doğal olarak o kitaplarla karşılaştıracaklardır.
Elbette böyle bir karşılaştırmanın haklı ve doğal olduğunu belirtmek gerekiyor. Nihayetinde ortada bir çıkışsızlık durumu ile görünmez ağların yarattığı tutsaklıkta çırpınma hali var. Görünmeyen ve görünen duvarlara karşı bireyin bütün firar eylemleri boşa çıkmaktadır. Yani bir tür bataklıkta çırpınırken onu daha çok derinleştirme yaklaşımı. Oysa bakış açısı biraz derinleştiğinde, Despotun Taşrası’nda farklı bir şeyin de olduğu görülecektir. Kahramanımız Nadir Eşsiz’in sahiplik ettiği eylemlerle ‘Kafkaesk’ kahramanları ‘aşmaktadır.’ Nadir Eşsiz aslında çağdaş bir Don Kişot’tur. Don Kişot’u iki kavram çerçevesinde tanımlayabiliriz: Hayal gücü ve eylemsellik. Gerçekliği bir değirmen gibi öğüten hayal gücünün, eylemleri saçma hale getirmesinin hiçbir önemi yoktur. Ortada bir ‘haksızlık’ hali vardır. Don Kişot öyle görmektedir, evet, ama görmekle yetinmeyip, ‘haksızlık’ halini ortadan kaldırmak için harekete de geçmektedir. Bunun özeti ise, hayal gücü artı eylemdir. O amiyane tabirle gözleri karardığında ya da şövalyelik ilkeleri devreye girdiğinde ki, bunlar birbirlerinden ayrılmaz, karşısına ne çıkarsa çıksın yapması gerektiğine inandığı şeyi yapmaktadır ve yapacaktır da.
Nadir Eşsiz’in bir hedefi vardır. Kendini bir vesileyle aşağılamış olan Muratsızoğlu’ndan intikamını alacaktır. Bunu da ensesine bir yumruk atma biçiminde tasarlamıştır. O, yani Nadir Eşsiz, bu kararı hayata geçirmek için tereddüdün pençesinde kıvranmaz, kendi kendini yemez, hayır, nihayet kararını verir ve uygulamak için harekete geçer. Geçer ama, yumruk attığı kişi başkası çıkar. O da şehrin kodamanlarından biridir. Böylesi bir ‘yanlışlık’ karşısında yılmaz Nadir Eşsiz, asıl hedefine o yumruğu indirmek için tekrar harekete geçerek ‘yanlışlığını’ adeta kopyalar ama elbette bu durum onu kararına bir kez daha sahiplenmekten alıkoymaz.
Nadir Eşsiz, çağdaş bir Don Kişot’tur, ama gölgesi ‘Kafkaesk’ bir kahramandır. Onun eylem adamlığı, harekete geçme azmi hiç bitmemesine karşın o ‘yanlış’ yumrukları, gölgesini tutup Kafka’nın sayfalarının arasına fırlatır.
Romanda belki de çok daha ilginç olan bir kahraman daha vardır: Daktilo Mikail. Dilekçe yazarak varoluşunu tanımlamaya çalışan biridir. Yaşadığı ülkede bir despot vardır. Hegel’den yola çıkarak büyük harfle Despot’un yönettiği ülkenin her köşe bucağında küçük harfle despotlar türemiştir. Bu bir tür Despot’un kendi klonlarını üretme halidir de. En önemlisi de mevcut durum Despot’un iradesinin dışındadır. İktidarın merkeziliği ve paylaşılmaya duyduğu direnç bunun zeminini oluşturur. İktidarın karakteri budur. Yine de ülkenin dört bir tarafında Despot’u taklit eden, iktidar (ya da kemik) kırıntılarıyla hüküm süren, sürmek isteyen despotlar türer. Taşra, sadece merkezden uzaklık değildir. Duvarlar daha yüksek, aşılması gereken engeller daha derindir. Taşra, kanunların yanında yazılı olmayan yasaların geçerli olduğu, insan ilişkilerinin donup kaldığı, suskunluğun da konuştuğu bir mekândır. Hem de yüzeyselliğin ve kabalığın harmanlandığı bir basitlik. Yakınlık çok uzaklıktır aslında. Bir kuyudur. Dar, ama paylaşılmak zorunda kalınan bir kuyu. Kurtulmaya çalışan kişi ise ona daha çok gömülür.
Daktilo Mikail, Kafka’nın kahramanlarıyla kardeştir, ama onlardan bazı yönleriyle daha ilginç ve daha özgündür. Düşünün, parasız dilekçe yazarak insanlara yardım etmenin yanı sıra, sistemdeki aksilikleri, haksızlıkları gidermek için de sürekli, neredeyse bütün hayatı boyunca dilekçe yazmıştır. Üstelik de bunu büyük bir şevk ve istekle de yapmaktadır. Ama yazdığı dilekçeler bırakalım işleme alınmayı, yerlerine bile ulaşmış değiller. Onca emek, en önemlisi de onca umut ile yazılmış dilekçeler şehrin dört bir tarafında kese kâğıdı, uçurtma, hatta belki tuvalet kâğıdı, ya da o tür bir şey olarak karşısına çıkmaktadır. Mikail bir Sisifos’tur. Çabalar. Yine çabalar. Sonra yine çabalar…
Nadir Eşsiz ile Dilekçe Mikail’in yolları kesişince, Mikail yapabileceği en iyi şeyi yaparak Nadir Eşsiz için bir dilekçe yazar. Bu aynı zamanda ilginç bir kesişmedir. Nadir Eşsiz çağdaş bir Don Kişot’tur. Aşağılanmışlığının intikamını almak amacıyla kaç kez harekete de geçmiştir. Ondaki gözü karalılık neredeyse Don Kişotvari bir gözü karalıktır. Yine eylemlerinin sonucu da benzerdir. Nadir Eşsiz, sistem karşısında sıradan insanın konumunu tahlil etmekten uzaktır. Hegel’in de söylediği gibi, bir yerde yüksek bir dağ varsa, herkes o dağın gölgesinde yaşamak zorundadır. Yani tepeler, uçurumlar, çukurlar ve kurumakta olan derecikler… Dolaysıyla Muratsızoğlu’na yöneltilmiş öfkenin aslında tüm bir sisteme yöneltilmesi gerekmektedir. İktidarın gölgesinde yaşayanlar, yani iktidar parazitleri de despotluğun kokusunu etraflarına yayarlar. Geri kalan çoğunluk ise, onların karşısında sürekli bir küçülmeyi yaşar. Nadir Eşsiz sadece Muratsızoğlu’na karşı harekete geçtiğini sanır, ama aslında öyle değildir. Diğer despotcuklara yönelik yumruklama eylemi kendi bilincinin de ötesindedir. Hatta şu da söylenebilir; bilinçaltı aslında bilince dönüşerek onu yönlendirmeye başlamıştır. Nadir Eşsiz bir tür şizofrenik kişilik hali yaşamaktadır. Bölünmüşlük durumunda ‘az doğru’ ile ‘çok doğru’ karşı karşıyadır. Yani ‘çok doğruyu’ temsil eden bilinçaltı, örtülü olarak bilinç’e akmaktadır. Ceketini Yanlış İlikleyen Adam (C.Y.İ.A), Muratsızoğlu’na yumruk atınca da şehirden ayrılır. Şu husus önemlidir; o yumruğun C.Y.İ.A tarafından atılması neredeyse bir zorunluluktur, çünkü, C.Y.İ.A, normalin dışındadır. Bir anlamda saçmadır ve kendisine gülünmesini (hatta çok daha fazlasını) göze almıştır. Karşımızda koyu renk takım elbiseli, kravatlı, yeni boyanmış siyah renkli deri ayakkabı giymiş biri olsaydı çok büyük ihtimalle o yumruğu atmazdı, atamazdı. Şöyle bir tarihe, sonrada etrafımıza baktığımızda normalin dışına çıkanların C.Y.İ.A’lar olduğunu kolaylıkla görürüz.
Nadir Eşsiz ile Daktilo Mikail bir araya gelerek deyim yerindeyse ‘güçlerini birleştirmişlerdir.’ Bu aslında Don Kişot ile Bay K’nın (yine belirtelim, Mikail Kafka’nın kahramanlarına göre daha ilginçtir) bazı yönleriyle bir araya gelişidir. Despot ve despotçuklara karşı mücadeleleri ise elbette ilginç bir biçimde sona erer: Muratsızoğlu’na Ç.Y.İ. A. tarafından yumruk atılmıştır. Nadir Eşsiz bu yumrukla birlikte yanılgılı olarak aşağılanma hissini arkasında bıraktığından rahatladığını sanarak şehirden ayrılır. Oysa gideceği yerde başka despot ile despotçukları karşısında bulacaktır. Başlamış olan şizofrenik bölünmüşlük hali onu çok daha ilginç maceralara sürükleyecek.
Daktilo Mikail ise çok daha ilginç biçimde macerasını ‘sonlandırır’. “Ben hep beni taşa tutanları savundum. Günü geldiğinde taşa tutanların savunulmaya ihtiyaç duyup bana koşmalarını size anlatacağımı hayal bile edemezdim. Yazdığım yüzlerce dilekçenin akıbetinin ne olduğunu anlatmayacağım size. Sadece bu sabah olup bitenleri yazmakla yetineceğim. Dışardaki buz gibi havadan umudu kesmiş, sandalyemi yanan sobaya iyice yaklaştırmıştım. Neredeyse hiç çalınmayan kapım sertçe gümbürdedi,” diye anlatmaya başlar Daktilo Mikail, kapıyı açtığında ise karşısında Kalem Müdürünü bulur, sonra Mahkeme Başkanını, Mübaşiri, Polis Müdürünü, Cami İmamını… Bunlar aslında taşradaki despotun parçalarıdırlar. Merkezdeki Despot, ayaklarının altından iktidar halısını çekince birer zavallıya dönüşerek, daha düne kadar insan bile saymayarak aşağıladıkları Mikail’e muhtaç duruma düşmüşlerdir. Bu da iktidar ile varoluşlarına anlam yükleyenlerin kofluğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Peki, Daktilo Mikail ne yapacaktır, kendisine muhtaç duruma düşmüş bir zamanların muktedirlerine bütün ustalığını konuşturarak dilekçe mi yazacak yoksa kapıyı mı gösterecektir?
“Uzun bir aradan sonra, odun getirmek için dışarı çıktığımda, sobanın etrafında kümelenmiş misafirlerimin nerdeyse hepsi uyumuştu. Kapıyı ardımdan yavaşça çekip bekledim. Yeni bir kişinin gelmediğine nedense bir parça hayret ettim. Sanki bütün şehir kapıma dayanmak için sırasını bekliyormuş gibi bir duygu yuvalanmıştı içimde. Herkese bir dilekçe lazımdı! Ama ben bunca insana nasıl dilekçe yetiştirirdim? Sırtımdaki soğuğu umursamadan, yazacağım ilk dilekçenin cümlelerini düşünmeye başladım. Oysa artık yazmak içimden gelmiyordu. Zaten hiçbir faydası da olmayacaktı. “
Bir romanda Don Kişot ile Bay K. bir araya geldiğinde neler yaşandığını mı merak ediyorsunuz?
Bunun cevabı Despotun Taşrası’nın satırlarında gizli.






