Döneceğimi Söyle
12 Mart 2020 Öykü

Döneceğimi Söyle


Twitter'da Paylaş
0

Uçağı geç indi. Uzun zamandır bekliyorum. Birazdan karşımda olacak. İyi biri mi, onu bile bilmiyorum. Herkes düşkündür içinden doğduğuna. Ben de öyleydim. Bize tapar sanırdım. Çalışkandı. İşten eve gelir, dinlenmeden, terasta babama sofralar kurardı. Yorgunluğunu atıyor, diye düşünürdüm. İncecik, ılık bir sesle şarkı söylerdi ona. Nasıl olurdu bilmem ama şarkının sonu babamın kadehinin bitişine denk gelirdi. İki insanın birbirine bu denli sokulabileceği başka bir an olamazdı.

İlkokuldayım. Yalnızlığımdan önceki son gün. Önlüğümle ip atlıyorum bahçede, aslında yasak. Gülsüm Teyze’nin kızı, Zeynep, ben. Ablam bizimle oynamayı bırakalı epey olmuş. Odasından çıkmıyor, sürekli saçlarını tarıyor. Annem bahçede beliriyor birden. Önceden de gelir, uzaktan beni izlerdi. Fark ettiğimde daha bir şevkle oynardım. Duvara bitişik ağacın dibinde durmuş, dalgın, bize bakıyor. Zeynep’le çatışıyoruz. Haksızlık ediyor. Onu itiyorum. 

“Niye tartışıyorsunuz çocuklar?” Sesi içimde usulca titreşiyor. Kavganın içinde biz de olsak, buyurganlık gücünü dışarda tutar. Zeynep öfkeyle yüzüme bakıyor. Kaşlarımı çatarak, “Bana haksızlık etti,” diyorum. “Onu ittiğini gördüm. Hiçbir anlaşmazlık güçle çözülmez.” Ellerinden biri benim, öbürü onun başında. “Haydi, özür dile,” diyor, sözcükleri omuzlarımda. Diliyorum. Ayrılırken ertesi gün buluşmak için sözleşiyoruz. Çocuğuz işte. Elimden tutuyor. Ev yerine sahile doğru yürümeye başlıyoruz. Şaşkınım. Babam gelecek, hazırlanmak gerekmez mi? Hâlâ Zeynep’i konuştuğumuzu sanıyorum. Oysa söyledikleri başka bir zamana ait.

“Suçsuzdum, hep öbür çocukları kolluyorsun.”

“Haklı olduğunu düşünmek, gerçekten öyle olduğun anlamına gelmez.” 

“Nedenmiş o?”

“Karşındakini anlamayı her zaman başaramazsın, haklı olduğunu düşünmen önemsiz.”

Anlamıyorum ama o söylüyorsa bir bildiği var diye düşünüyorum. Sesinin sakinliği sözünü dinlememe yetiyor. Kavramayı sonraya bırakıyorum. Salacak sahilindeki ücra bir banka götürüyor beni. Saçma. İnsanlar hiçbir şey yapmadan neden banklara oturur, bilmiyorum. Üstündeki beyaz pantolon, mavi gömlek denizle uyumlu. Başım ellerinin arasında kayboluyor, dizine uzanıyorum. Gözlerinin yansımasından suyu görmeye çalışıyorum. Karartılı.

“Anne,” diyorum. Yüzüme bakıyor. Konuşmasına yol açmaya çalışıyorum. Nafile olduğu iç çekişinden belli. Dile gelemiyoruz. Kız Kulesi tarafından gelen yandan çarklı eski bir takaya dalıyor bakışları. 

“Neden biz de deniz kenarında bir eve taşınmıyoruz?” Konuşmakta ısrarcıyım.

“Böyle daha güzel değil mi,” diyor. “Kıymetini biliyoruz, suyu hissediyoruz.” Söylemek istediğini şimdi, şu zamanda, vapur sesleriyle uyanırken anlıyorum. Bütün o evler, çift duvarlı ve zıt anlamlı. Su gören teraslar kadar dört duvar odaları var. Alışınca insan ne denize doğru dürüst bakabiliyor ne martıların sesini duyabiliyor. Nadir olan kıymetli.

Saçlarım ellerinin arasında uçuşurken içimde akan kanın seyrini duyabiliyorum. Soluğu kesik kesik.

“Ablanla konuş, o istemese de sen hep konuş,” diyor. Ablamın dünyasında iletişime yer yok. Gözlerine bakıyorum. Donuk. Neden böyle konuşuyor? Üzerinde filmlerde gördüğüm insanların hali var.

“Ben şimdi bir yere gideceğim. Bir süre olmayacağım. Söylediklerim aramızda. Ama korkma, geleceğim.” Bakışları uzaklarda mırıldanıyor.

“Gitme,” diyorum. “Sakın gitme.” Sesim çatallanıyor. Mutluluk süregelen bir şey değil, ya var ya yok. Az evvelki iyiliğimin yerini endişe alıyor.

“Şaka yaptın değil mi?” Gözlerim nemden katmanlı.

Bana doğru uzanıyor. Yüzü kaskatı, “Tabii ya,” diyor. “Nereye gideceğim ki hem.” 

Kirpiklerim sulu, başımı kaldırıyorum. Gözlüğüm elimde, miyop bakışlarımla yüzünde gerçeği arıyorum. Elinin ayasıyla yaşlarımı siliyor.

“Şaka dedim ya, ağlama artık, koca kız oldun bak, çocuk musun sen?”

Kalkıp yanına sokuluyorum. “Haydi, baban merak etmesin.”

Yürürken konuşmuyoruz. Üsküdar’a çıkan yokuşta sanki elimi daha sıkı tutuyor. Evde babama terası hazırlamasına yardım ediyorum. Gece, onda daha önce görmediklerimi seyrediyorum. İki insan arasındaki güçlü bağın derin bir acı verme olasılığı da var. Annem, yapmaktan başka çaresinin olmadığı şeyleri seçmeyi öğrenmekle geçirmiş hayatını, zamanla anlıyorum.

Dönüşün mümkün olmadığı o gece başucuma geliyor. Yorgunluktan uyukluyorum. Kapıda belirdiğinde gözlerim sıkıca yumulu. Kirpiklerim açılır da konuşursak kötü şeyler olacak sanıyorum. Ayrılığın korkusu ancak kapıya dayanınca başlıyor. Yıllar geçmiş ama unutamıyorum. Görmezden gelmenin öğrenmeye tercih edildiği bir çocukluktu benimki. Geçmiş, belleğin hâkimiyet alanının dışında bir yerdeydi. Sızmadan önce hatırladığım, “Ona döneceğimi söyle” fısıltısı, elleri başımda, yüzü kardeşimin odasına dönük. Sonrası içimde devasa bir boşluk. Solgun, unutulmaya değer hayat denen parçalı hiçlik.

Bugün pazar. Sabah babamın mermer yığınından geldim. Ablam yine yok. Kurumuş ot parçalarını yolarken benden son isteği kulağımda çınladı. Söz verdim, onu göreceğim. Uçağı gecikti. Ne kadar süredir buradayım bilmiyorum. Yaşlı bir çocuğum ben. Yüzümdeki ufacık çizgiler nasıl da derin. Böyle görmese miydi beni. Kapılarda insan kalabalıkları. Kokusunu hissediyorum uzaktan. Hayır, kokusunu düşünüyorum. Benim olmayan boynundaki rayihayı. İşte, uzaklardan bir yerden yaklaşıyor. 

Ablam da burada olur muydu, döneceğini söyleseydim? 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR