Latin Amerikalı yazarın arzusuna rağmen yayımlanan bu kıvrak ve neşeli evlilik dışı ilişki öyküsü, yazarın düşündüğünden çok daha iyi.
“Beş para etmez. Yok edin gitsin.” Bu cümle, Amazon’da ya da Goodreads’de görmeye alışık olduğumuz -genelde işkembeden sallanan- tek yıldızlı kitap değerlendirmelerinden biri değil, aksine Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in, yetmişli yaşlarında yazdığı (1999 yılında Madrid’de José Saramago ile birlikte sahnede okuduktan sonra bir kısmı New Yorker tarafından alıntılanan) son romanı Ağustosta Görüşürüz hakkında verdiği nihai hüküm.
Gabriel García Márquez, orta yaşlı bir annenin erotik maceralarını konu alan bu romanı yazmaya başladığında onu beş bölümden oluşan, altı yüz sayfalık bir anlatı olarak tasarladıysa da, hayattayken yayımlanan son romanı Benim Hüzünlü Orospularım’ı (2005) tamamlayabilmek için bir kenara bıraktı. Fakat 2003 yılından vefat ettiği 2014 yılına kadar roman üzerinde belli aralıklarla çalışmaya devam etti; bir yandan demansla mücadele ediyor öte yandan oğullarının ifade ettiği üzere, “Kaybolmaya yüz tutan zihinsel olanaklarla mükemmeliyetçilik arasında süregiden amansız yarışta” romanı tamamlamaya çalışıyordu. Márquez’in oğullarına göre, eğer ki demans, babalarının yazmakta olduğu romanı arzu ettiğince bitirememesinin sebebiyse içinde olduğu aynı durum yüzünden yazdığı kitabı nesnel bir gözle değerlendirememiş de olabilirdi. Romanı son derece değerli bulduğunu söyleyen oğullar hem babalarının son arzusunu görmezden gelerek “okurun zevkini” ön planda tutmayı tercih ettiler hem de yazarın hayatta olduğu süre boyunca filme uyarlanmasını istemediği Yüzyıllık Yalnızlık’ın Netflix tarafından uyarlanmasına izin verdiler.

Editör tarafından kaleme alınan son sözde, şimdi önümüzde açık duran ve kesinlikle epik bir yönü bulunmayan bu samimi maceranın – ebeveynlere özgü esrarengiz tavırların kinayesi olarak karşımıza çıkan ve evlilik dışı bir ilişkiyi konu alan bu kıvrak ve neşeli hikâyenin – García Márquez’in yazmış olduğu beşinci taslak ve önceki taslaklarda yer alan bazı kısımlar kullanılmak suretiyle nasıl yeniden örüldüğünü izah ediyor. Bu pürüzsüz okuma deneyiminden sonra Ana Magdalena Bach’ın hikâyesine vakıf oluyoruz: Atlantik kıyısındaki ismi belirsiz bir ülkede yaşayan Bach, her yıl ağustos ayında yirmi dört saatliğine ülkesinden ayrılır, annesinin mezarının bulunduğu, yine ismi belirsiz bir Karayip adasına gider ve annesine mezarına çiçek bırakmak için kocasına dönmeden evvel bir feribota biner – yılda bir kez tekrarlanan tek gecelik bir ilişki için yeterince vakti vardır; dans pistindeki flörtler yerini otel odasında vuku bulan hararetli kavgalara ve eve döner dönmez kendini rahatsız edici yastık sohbetlerinde belli eden iç kemirici pişmanlıklara bırakır.
Bunların tümü içinde Ana Magdalena’ya en çok acı verense, yaşadığı heyecan bakımından tekrarı mümkün olmayan ama ayrılık hediyesi olarak bıraktığı yirmi dolarlık banknotla her şeyi ucuzlatan bir adamla yaşadığı ilişki. Onun utandığı ya da ürktüğü vakitlerde kimi zaman okur da utanıp ürküyor. Üçüncü sayfada García Márquez, onun bakışlarını memelerine yöneltiyor (yaptığı doğumlara rağmen dolgunluğunu kaybetmeyen dik memeleri) ve çok geçmeden sevgilisinin “uyumakta olan bir yaratık” olarak niteliği şeye açlıkla uzanırken bir başka partner ona, “tokaçlanan ve yakılan bir harman misali doğaüstü bir zevk” veriyor.

Pekâlâ… aslında bunların hepsi, García Márquez’in hikâye anlatıcılığını kamçılayan, kaba saba bir coşkuyla dolu, acayip gürültünün bir parçası. Karşımızdaki Madam Bovary değil: Ana Magdalena’nın sadakatsizliği karşılanmamış arzuların psikolojik bir doyumundan ziyade, kitabı asıl mevzuya bağlamanın bir yolu. Bize orkestra şefi olan kocasıyla, “ergenler gibi pervasızca seviştikleri” ve “ara sıra rafine otellerde kalsalar da, silah zoruyla soyulup çırılçıplak kaldıkları o geceye kadar çoğunlukla adi motel odalarında geceledikleri” söylendiğinde, çoğu romancı için olay örgüsünün tamamı olabilecek bir vaka, García Márquez’in romanında karşımıza anca yarım cümlelik bir süsleme olarak çıkıyor.
Aynısı, Ana Magdalena’nın seviştiği adamlardan birinin cani bir seks avcısı olduğunu keşfettiği kısım için de geçerli. Ya da hissettiği suçluluk duygusunun etkisiyle kocasını önce kendi ihanetini itiraf etmeye kışkırtıp sonra da onu ve sevgilisini “merhametli bir kurşunla değil ama et giyotiniyle ince ince dilimleyerek” öldürmeye can attığında.
İçiniz rahat olsun, Ağustosta Görüşürüz bu tarz bir roman değil. Olay örgüsünün geçtiği atmosfer güneşli, şehvetli, hatta biraz dumanlı olsa da Ana Magdalena’nın “hayatı boyunca bundan daha fazlası olmak istememiş” bir öğretmen olarak tasvir edilen annesinin niçin adaya gömülmek istediğini öğrendiğimizde esaslı bir acı hissediyoruz. Kızına göre bu, yüksek bir noktada bulunan mezarlığın panoramasıyla ilgili ki, çok da haksız sayılmaz. Romandaki psikolojik şoklardan biriyse (Márquez’in menajerinin, kitabın belli bir sonu olmadığı yönündeki görüşünün aksine tamamen García Márquez’e ait olan ve 2010 yılındaki taslakta yer alan) ve okura tatmin edici bir simetri sunmakla kalmayıp aynı zamanda bu nazik oyuna masalsı bir derinlik katan gerçeküstü sonda ortaya çıkıyor.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






