Evin yıkıntısı karşımda duruyor. Zihnimdeki o berrak fotoğrafı hâlâ parıldayan iki katlı, beyaz kireç sıvalı evin yerinde şimdi kocaman bir çer çöp yığını. Enkaz. Yıllar sonra onu bıraktığım gibi bulacağımı sanmama ne demeli? Naif bir kentli nostaljisi mi, düpedüz aptallık mı, bilmiyorum. Bildiğim tek şey canımın çok yandığı, dilime yapışan pas tadı. Bahçe kapısı yok olmuş, ama önündeki üç taş basamak sapasağlam. Yıkıntı, demek bile yetersiz. Talan, doğrusu bu. Kim bilir, kimler, kaç defa ezip yürümüş üstünden, anılarımın, çocukluğumun üzerinde tepinerek. Define arayanlar, hurdacılar, en son kirli çuvallarıyla toplayıcılar. Yine de bir şeyler kalmış. Merdivenin betonu dökülürken Ayhan’la kazıdığımız çöp adam resmi, işte orada. Hatırladıklarım bulanık, gözlerim yanıyor.
Usulca basamakları çıktım. İki kanatlı tahta kapının anılarımdaki çengelini kaldırıp avluya girdim, gıcırtısını duyan olmuş mudur diye etrafı kolaçan ederek. Tahta, taş, toprak, saç, kiremit, çürümüş hasır, briket parçaları ve onlarca ıvır zıvırın arasından geçtim, köşedeki kavak ağacından kalan kuru kütüğe iliştim. Ağacı da kesmişler. Sığınacak bir avuç gölge yok. Ayağımın altındaki kurumuş toprağın susuzluktan çıtırdayışını, yeni çatlakların kırılırken çıkardığı sesleri hissedebiliyorum. Kızışmaktan tek bir mavi noktanın kalmadığı, beyaza kesmiş ağustos göğünün altında, enkazın içindeyim. Dilim ağzımda kavruluyor, gözlerimdeki yangı bir durup başlıyor. Anuş’un maydanoz, soğan, domates ektiği köşecik, bahçenin uğradığı kıyımın kanıtı gibi. Taşlaşmış, derin yarıklarla dolu toprak, yara bere içinde. Kümesten kalma tel örgü lime lime parçalanmış. Ama çok yakınımda, neredeyse kulağımın dibinde kıpırdayan, kıpırdadıkça çevresindeki boşlukla hışırdayan bir şeyler var. Söyleyeceği sözün ağırlığıyla çoğalan sesler, fısıltılar.
Gözlerimi kapadım. Beyaz kireç badanalı, mis gibi kokan, avlu duvarının serinliğine dayadım sırtımı. Ulu ağacın dalları hafifçe salınmaya, canlanıp çıtırdamaya başladı. Yaprakları ipekli bir kumaşın hışırtısıyla birbirlerine sürtünüyor, döktüğü pamukçuklar havada uçuşuyor. Garip, nedensiz bir esinti yüzümden başlayıp saç diplerimi, sırtı ıslanmış tişörtümü kurutuyor. Birkaç ev ötede kızaran patlıcanla biberin kokusu burnumda. Gözlerimi açtım, karşımda beliren ahşap merdivene baktım. Eski yerinde sapasağlam duruyor. Dönerek inen, geniş kenarı duvara sabitlenmiş üçgen basamakların oluşturduğu mükemmel bir spiral. Merdivenin başında üzerinde beyaz dantelden perdesiyle küçük pencere.
Anuş, pencerenin sıkışan kulpuna yapışmış açmaya çalışıyor. Nefesim tutuluyor, dilim boğazımda büyüdükçe büyüyor. Bir şeyler mırıldanıyor biteviye, ne olduğu anlaşılmayan sözcükler. Duymadığım yabancı bir dil, gittiği o başka alemin kelimeleri belki. “Dört,” anlayabildiğim tek sözcük bu. Kenarlarını oyaladığı beyaz tülbent baş örtüsü boynunun iki yanından sarkmış, bembeyaz kıvırcık saçları açıkta; sevdiği gibi tam kulak hizasında küt kesilmiş. Üzerinde gecelik niyetine giydiği bej rengi müslin tikoltası, süt beyazı bacakları şişmiş. Koşup o ödemli baldırlarına bastırsam parmaklarımı, çocukluğumdaki gibi, Sana oyun oldu benim bacaklar, dese, etine gömülen parmaklarıma bakarken. Bir kerecik gülümsese. Azarlasa, bağırsa. Yüzü hatırladığımdan farklı, inceli, kalınlı çizgilerle dolmuş, boncuk mavi gözleri bulutlanmış. Katarakt yaptırmalı, hem bir an önce. Neden yaptırmamış o dördü, şimdiye dek, öyle sahipsiz gibi. “Hiçbiri,” diye mırıldandı o ara. İşte o an, o “Dört” sözcüğü zihnimdeki karşılığını buldu. Başım önümde fısıldadım. “Ama benim gitmem gerekliydi.”
Duymadı ya da duymazlıktan geldi. Bir eliyle tırabzanı tutarak basamakları iniyor. Adımları durmak üzere olan bir saat gibi ağır, uyumsuz. Çektiği üzüntü yüzüne yapışıp kalmış. Yalnızca bacakları değil, karnı da şiş. Gördüğüne inanmaz gibi, laf olsun diye, şöyle bir baktı bana. Gözleri kısık. Soluk, beyaz, damarlı mermeri andıran yüzü gevşer gibi olduysa da dondu yeniden. Derin bir nefes alıp devam ettim.
“Başka şehirlere, başka yaşamlara karışmak zorundaydım.”
Suskun. Buna dayanmak zor. “Hep, iş, aş, eş demez miydin sen? Hem tutunacağım ne vardı burada? Söylesene, neden susuyorsun?”
Ne desem faydasız. Hayat kapısının bitişiğindeki lavabonun yanında durup soluklandı. Ellerinin üzeri, boynu, göğsü yaşlılık lekeleriyle dolu, kaşları yıkık. Hınçtan çok gücenikliğe benzettim yüzündekini. “Konuşmayacak mısın?” Cevap vermek yerine iki elini beline koyup, ağır hareketlerle sokak kapısına çevirdi başını.
“Pisi pisi, gel pisi pisi,” mırıldandı. Çok geçmeden çocukluğumdan bildiğim sarı tekir avluda belirdi, kim bilir kaçıncı kuşaktan torunu. Bakımsız, ağzı yüzü pislik içinde. Anuş’um sağ olsa onu öyle bırakır mıydı? Tekiri görünce yüzünün buzu çözüldü. Eğildi, “Susadın mı,” diye sordu. Bana da sorsa keşke, bu Allah’ın cezası, it ürümez, kervan yürümez, güya tarihi mahallede su alacak bir dükkân bile yok. Çocukluğumdaki tek dükkân da kapanıp gitmiş.
Tekerleme söyler gibi mırıldandı. “Dördü, dört kuruştan dört yumurta, bir tas su.” Lavabonun musluğuna uzandı sonra. Saatime baktım, dört olmuş, Kalabak suyunun verilme zamanı. Tazyikli su olanca gürültüsüyle musluğun kurşun boğazından boşalıp taş lavabonun oluğunda köpürerek birikmeye başladı. Titreyen elleriyle akan suyun altında tası birkaç kez çalkalayıp taşasıya doldurdu. Taze suyun serinliği avluya yayılınca burnuma kadar gelen nemini, ferah kokusunu içime çektim.
“İç bakalım,” deyip tası kedinin önüne sürdü. Eğilip doğrulurken hafifçe inliyordu.
“İşte böyle,” diye mırıldandı. “Böyle.”
Yüzü yeniden o beton sertliğine, buz mavisiyle mermer beyazının karışımına büründü. Kediye bakıyor ama benimle konuşuyor gibiydi.
“Dördü dört kuruştan, bir tas su, bir tekir kedi etmez,” dedi, sustu.
İkimiz de küçük pembe dilini tasın içine batırıp çıkararak şıpırtılar eşliğinde, kana kana su içen kediyi izliyorduk. Yoruldukça başını kaldırıp nefesleniyor sonra yeniden suya gömülüyordu. Nihayet doyunca tası bırakıp suyu verenin yüzüne baktı. Anuş eğilip önündeki kabı alırken kedi onun ayaklarına, eteklerine sürünmeye ve tuhaf bir sesle miyavlamaya başladı. Tekir bacaklarının arasına dolandıkça Anuş’un iri gövdesinin dengesi bozuldu. Sallandı, yalpaladı. Elini yakalamam için bana uzatıyor gibi geldi bir an. Olduğum yerde donup kaldım, kımıldayamadım. Tutunacak bir yer arıyordu ama ne kapıya ne duvara ulaşabildi. Çıplak ayakları betonun üzerine yağ dökülmüş gibi kaydıkça kaydı, bir sağa, bir sola dalgalandı. Fırdolayı döndü kendi etrafında, tas bir yana kendi bir yana savruldu. Avuçlarımı yüzüme kapadım. Bedeninin zemine çarpmasıyla çıkardığı o tok, kaba ses, sonrasındaki o garip inilti kulaklarımı tırmalıyordu.
Gözlerimi açtığımda ellerim bu kez boşlukta, iki yanımdan benim değilmiş gibi sarkıyor. Betonun ışıltılı grisi üzerine göllenen yoğun, parlak kırmızı. Anuş’um paramparça. Alnının sol yanından oluk gibi kan boşalıyor, her sene avluda kırdığı bereket narına benziyor bu hali. Kedinin onun yanına kıvrılmasını, kanlı başını, suratını yalayıp miyavlamasını umarsızca izliyorum. Böyle mi bulmuşlar onu?
Gözlerimi tişörtümün eteğine sildim. Dilimde pıhtılaşmış kanın paslı tadı, boğazımda ağır bir taş, mırıldandım.
“Dördü dört kuruştan, dört yumurta, bir tas su, bir tekir kedi etmezler.”






