Apartmandan gelen seslerle uyandım. Aklıma gelen tek şey dört numaranın taşınma ihtimali. Bu kadar gürültünün başka sebebi olamaz.
Cumartesi sabahları köşedeki markete gazete almaya giderim. Kapımı açınca bizim katın koridorunda iki polisin sigara içtiğini gördüm. Telsiz sesleri karşı dairedeki köpeğin havlamasına karışıp apartman boşluğunda yankılandı. Üç numaranın kapısı açık. Merdivende oturan memur bana döndü.
“Komşunuz ölmüş, başınız sağolsun.” Dumanla yuvarlak halkalar çıkararak arkadaşına üfledi.
“Lütfen izmariti yere atmayın. Apartman görevlisi izinli,” dedim.
Uzun zamandır sesi soluğu yoktu. Kötü bir koku geliyordu ama dört numaranın çöpleridir diye düşünmüş, sövüp geçmiştim. Karşıdan köpek koşarak yanıma geldi, arka bacakları üzerine kalkıp üzerime tırmandı.
“Komşunuzla yakındınız anlaşılan.” Ayaktaki polis yüzüme baktı, sigarasını fırlattı, izmaritin üzerine ayakkabısıyla genişçe bastı.
“Sizin de ifadenizi alsak iyi olacak,” dedi oturan, döndü, ayaktaki amirinden başıyla onay aldı. “Savcı Beyle, doktor çıksın da.”
“Dört numaranın ifadesini almalısınız,” dedim. “Bu daireye girip çıkan yalnız onu gördüm.” Bu tuhaf adamın anahtarı bile vardı. Önceleri yakını sanmıştım. Yaşlı kadına yardım ettiğine inanmak zordu. Köpek ellerimin etrafında koku aramaya başladı. Parmaklarımın arasında az önce tuttuğum krakerden olduğunu düşündüm.
“Biraz bekler misiniz?” dedi amir olan. “Savcı çıkana kadar.”
“Gazete almam gerek,” dedim. “Erken gitmezsem tükeniyor.” Köpek dili dışarda inlemeye başladı. Savcı kapıda göründü. “Tanır mıydınız, yakınları var mı bildiğiniz?”
Başımı iki yana salladım. Üst kata dört numaraya doğru baktım. “Ben pek tanımazdım. Yeni geldim sayılır buraya.”
“Neyse,” dedi tok sesiyle. “Dosyayı kapatalım. İfadeye gerek yok.” Memurlara döndü, “Siz işlemleri tamamlayın.” Hızlıca çekip gitti.
Önlüklü, iri kıyım iki kişi dik merdivenlerden cesedi indirmekle uğraşırken, köpek ölünün üzerine atlayıp patileriyle ona dokunmaya çalıştı. Daha iri olan adam, “Hoşt,” dedi. Birkaç kez tekrarladı. “Hoşt.”
Biri ambulansın arka kapısını açtı, diğeri bir çuvalı bırakır gibi ölüyü yere yatırdı. Ceset torbasına sarılı yaşlı kadının yüzünü son kez gördüm. Üst kata çıkıp dört numaraya bir yumruk sallamak istedim. Adam pisliğini koridora bırakmasa olanları erken fark edebilirdim. Apartmana taşındığımda yönetici oydu. Bana yılışmış, her türlü işime koşturmuştu. Çok geçmeden anlamıştım nedenini. Apartman yönetimini bir sürü borçla bana devretti. “Akıllı adamsın, mesleğine de uygun,” demişti pişkince. Yönetim toplantısında can sıkıcı bir sürü şey daha öğrenmiştim. Üç numaranın emekli maaşını da bu çekiyormuş. Kim bilir neyin karşılığıydı?
Doktor köpeği içeri almayı reddetti. Hayvan aracın etrafında dönmeye başladı, bir daire çizdi. Yarı açık duran arka kapıya asıldı. Sireni çalıştırmadan önce arabada sigara içip bir süre gülüştüler. Hareket etmeleriyle beraber köpek beklemediğim bir hızla koşmaya başladı. Bir yandan da çığlık atar gibi havlıyordu. Sokağa bakan pencerelerde birkaç perde hafifçe aralandı. Başımı kaldırdım, gözlerimi camlara dikince içeri çekildiler.
Koku yoğundu, keskindi. Ağzıma bir şey atamadım. Gazetemi aldım. Balkona çıktım, okumaya başlamadan önce kapıcıyı aradım.
“Gel şu apartmanı temizle,” dedim. “Leş gibi kokuyor yine. Yarın izin yaparsın.” Önce mırın kırın etti, bahşişi duyunca, “Eh,” dedi, “Tamam.” Sayfaların arasında boş boş gezindim. Dün olanların aynısı bugün de olmuş. Yine cinayetler yine ölüm ilanları. Akşama kadar uyusam kafamı toparlar mıyım?
Mide bulantısıyla kalktım, dışarı çıktım. Yakındaki hastaneye yürüdüm. Bahçe bomboştu, acilin önü sessiz. Hayvan kapıya yakın bir yere uzanmış kaşınıyordu. Beni görünce gözlerini dikti, iki kere kesik kesik havladı. Etrafıma bakındım, kimse yoktu. Tek ve hızlı bir havlamayla karşılık verdim.
Danışmadaki adama öğlen getirilen yaşlı kadını sordum. Bir şey bilmiyordu. “Köpekli, ölmüş bir kadın,” dedim.
“Köpek yok,” dedi.
“Hâlâ dışarıda yattığını söyledim.
“Ne köpeği,” dedi. Kızdı. “Morgçuyu çağırayım.”
“Ona morgçu mu diyorsunuz?” dedim. Daha da sinirlendi. Masaya yaklaşan doktor konuşmamızı duydu, “Ha şu yaşlı kadın,” dedi. “Birkaç gün beklemiş yatağında.” Evde kimlik bulamamışlar, başka belge de yok.” Ölüyü teşhis edip edemeyeceğimi sordu.
Yeni taşındığımı, kadını pek tanımadığımı söyledim. Ama dört numara yapabilirdi. Telefonunu verebilirdim. Ben iki numaraydım, yaşlı kadın üç.
“Birinin cesedi onaylaması gerek.” Doktor ısrar ediyordu.
“Köpek yapabilir?” dedim. O sırada ambulans şoförü gelmişti, ikisi birden bana baktılar. “Tasmasında bir şeyler yazıyordur belki.”
Şoför, doktora döndü. “Hayvan kadının evindeydi,” dedi.
Doktor beyaz önlüğünün cebinden telefonunu çıkardı, uzaklaştı, bir süre sonra geri geldi.
Üçümüz bahçede onu aramaya başladık. Yoktu. “Yakalarsanız veterinerine telefon edin,” dedi doktor. “Bir de sorun bakalım,yakınlarını tanıyor mu?”
Eve bulvar üzerinden döndüm. Geniş cadde boştu. Biraz arkamda, suskun ve sabırla yürüyordu. Başı eğik, dili dışarda. Salyaları akmış. Durdum, durdu. Ona doğru adım attım, geri çekildi. Yürümeye devam ettim. Bizim sokağın başında beş numarayı gördüm, kedisi vardı. “Kedi köpek fark etmez,” dedi, “Yemek yemektir.” Evinden aldığım mamayı üç numaranın kapısına bıraktım. Gece birkaç kez gözetleme deliğinden kapı önüne kıvrılmış hayvana baktım. İnliyor ya da uyuyordu. Daha çok inliyordu. Yanına gidip kaba su koydum, tasmasına dokunmak için elimi uzattım yine geri çekildi.
Uyuyamadım, internete girdim. Aramaya başladım. Köpek, ölüm, sahip. Birkaç zırvadan sonra dikkatimi çeken bir şey buldum. Ölüme yakın, vücuttan yayılan bir kokuyu hayvan algılarmış. Adı keton gibi bir şey. İki gece önceki ulumalar aklıma geldi. Dört numaranın gürültüsüne havlamaların karıştığı, küfrü bastığım gece. Sonra daha ilginç bir şey gördüm. Ölüm bölgesinden uzaklaşmak istemezlermiş. En azından bir süre. Bu hayvan hastane ve ev arasında gidip geliyordu, şaşırdım.
Sabaha karşı kahve yaptım, ölüyü birinin teşhis edip etmediği aklıma takıldı. Hayvan uyuyordu, sessizce merdivenlerden indim, hastaneye yürüdüm. Arkamdan gelmiş, acilin girişinde beni yakaladı. Cebimde kalan krakerden önüne bıraktım ki havlamasın. Koridor boyunca yürüdüm, morga kadar kimseyle karşılaşmadım.
Kapıda adamı gördüm bir morgçunun ancak böyle bir tipi olabilirdi. Yine de sordum.
“Morgçu musun?”
“He babam,” dedi.
Yaşlı kadını sordum.
“Burada her gün bir sürü ölü olur.”
“Köpekli kadın?”
“Ölü köpekleri belediyeye sor,” dedi, morgun kapısını açtı içerde bir sigara yaktı. Afalladım.
“Soğuk dumanı emiyor,” dedi, sırıtarak sarı dişlerini gösterdi. Önce kadının bildiğim kadarıyla adını söyledim, orada olduğunu öğrenince hayvanı morga getirebilir miyim diye sordum. Önlüğünün cebine yüz lira sıkıştırdım.
“He,” dedi. “Ama hızlı ol.” Dışarı çıktım, bir ıslıkla işaret ettim, hayvan koşarak geldi. Görünmeden morga vardık. Soğuktu, içerisi dört numaranın kapısının önü gibi kokuyordu. Midem kalktı. İki üç cesedi koyabilecek genişlikteki mermer masaya oturdum. Adamın metal kapaklı bölmeden ölüyü çekmesiyle birlikte hayvan kadının gözlerine ve ağzına doğru hamle yaptı. Yalamaya başladı. Okuduğum şeyde bu da vardı, köpekler sahiplerini diriltmek için onların yüzünü yalarmış. Saçma. Hayvan cesetle vedalaşıyordu.
“Artık çıkmanız lazım,” dedi, sarı dişlerini göstererek. Hayvanı kucağıma aldım, ilk kez ona dokunmama izin verdi. Kapıdan çıkarken adam arkamdan seslendi. “Fare zehiri gibi bir şeyden şüphelenmişler, yarın adli tıpa gidecek.”
Geri döndüm, göz yordamıyla kadına bir daha baktım. “Anlar mısın?” dedi morgçu. “Muhasebeciyim,” dedim, “ben her şeyden anlarım.” Yine sırıttı, bir küfür salladı. Hayvan ağırdı, hızla acil kapısına çıktık. Bu sefer eve kadar yan yana yürüdük. Kasaptan kemik aldım, kendime de biraz ciğer. Akşama kadar ben odamdaydım, o kapısında. Hayvana baş başa ziyafet teklif ettim. Daireme girmedi, tamam dedim sen evine ben evime. Ciğer sote yanına bir duble rakı koydum. Hızlı içmişim, otopsi videolarını bakamadan salonda sızdım.
Sabaha karşı havlamalar ve bağırışlarla uyandım. Üzerime bir şey geçirmeden apartman koridoruna fırladım. Hayvanın dişleri dört numaranın baldırındaydı. Simsiyah gözleri büyümüştü, ağzının kenarından salyası sızıyordu. Pislik herifin bir elinde vileda sopası diğerinde dolu bir poşet. Gecenin dördünde içindeki köpek sevgisi uyanmış olmalıydı. Hayvanı zor da olsa bacaktan ayırdım. Dört numarayla göz göze geldik. Sanırım teşekkür edecekti, beklemeden burnunun ortasına yumruğu salladım.






