Dublin: Edebiyatın ve Eğlencenin Kalbinin Attığı Şehir
22 Ekim 2019 Gezi

Dublin: Edebiyatın ve Eğlencenin Kalbinin Attığı Şehir


Twitter'da Paylaş
0

Delilikle dâhilik arasında gezinen insanların yaşadığı bu ülkede, yaptıkları birçok şeyin mantığa ters olması onların yanlış yolda olduğunu göstermez. Belki de mantık denilen şey insanlara terstir.

Kuzey İrlanda’nın Nevry kasabasından Dublin trenine bindim. Yol boyunca cam kenarında İrlanda’nın yeşil doğasını ve her an yağmaya hazır bulutlu gökyüzünü seyrediyorum. Kimi zaman şık, çoğu taş ve dışı kiremit çatılı evlerin yanından, kimi zaman akarsuların üzerine kurulu taş köprülerden, bazen deniz kıyısından yol alıyoruz. Dilleri, dinleri, renkleri, doğaları, tarihleri, gelenek ve görenekleri hemen hemen aynı olan İrlandalılar adada iki farklı devlette yaşıyorlar. Arada sınır yok, herkes istediği tarafa geçebiliyor, pasaport soran da yok. Sınırı belirleyen nehrin bir yanını Britanya Krallığı'na bağlı olan Kuzey İrlanda, diğer yanını ise Avrupa Birliği’ne üye Bağımsız İrlanda Cumhuriyeti oluşturuyor. 

Sabah saatlerinde şehir merkezindeki tren istasyonunu terk eden kalabalığın peşi sıra yürüyorum. Bir istasyondan dağılan kalabalık genellikle merkeze akar. Sırtımda ağırlık yapmayan küçük bir çanta. Kaldırımda takım elbiseli, pembe kravatlı bir ihtiyar durdurdu beni. Elini uzattı, tokalaştık. Hoş bir karşılama. Onca kişi arasından beni seçmesine sevindim. İrlandalıların samimi, hoşsohbet insanlar olduğunu birçok kişiden duydum. Buraya yeni insanlar tanımaya, sohbete ve sınırsızca içmeye gelen kuzey ülkelerinden birçok turist olduğunu biliyordum. Adam daha önce duymadığım, tek kelimesini anlamadığım bir dilde öylesine akıcı konuşuyor ki araya giremedim, kafamı emme basma tulumba gibi sallıyorum. Konu önemli olmalı. Adamın İrlanda’nın yok olmaya yüz tutmuş anadili Keltçe konuştuğunu sonradan anladım. Kısa süreliğine sustu. Tekrar konuşmaya başladığında maşallah ya da inşallah kelimelerini seçebildim. Büyü bozuldu, tokalaştık ve ayrıldık. İnsanları, sokakları, evleri, dükkanları seyrederek yürümeye devam ediyorum. Burada da insanlar kırmızı ışıkta geçiyor, yola tükürüyor, yüksek sesle konuşurken etrafında birilerinin rahatsız olacağını düşünmüyor. Yabancı bir yerde değilim, benzer yanlarımız beni rahatlatıyor, kurallar esnek. 

Sokağın caddeye açılan köşesinde bir tanıdıkla karşılaştım, James Joyce. Fötr şapkalı, bir elinde baston, diğer eli cebinde, biz zavallı ölümlülere bir taşta yaşamaya devam ettiğini anlatıyor. Dublin’den uzaklardayken kitaplarında Dublin’i yazdı, ama bu şehri içinden söküp atamadı. Ne bu şehirden ne de Kavafis’in “Şehir”inden bir adım öteye gidebildi. Uzun, beyaz sakallı bir ihtiyar, sanki Joyce’un yıllar sonra yaşayan canlı portresi, orada, heykelin ayakları dibinde oturuyor. Fotoğraf çektim, poz veriyor, belli ki heykeli sahiplenmiş ya da korumaya almış. 

Heykelin karşısında alttan yukarıya doğru incelen uzun, parlak metalden bir direk dikmişler. Adı “The Spire” olan bu yapı, bayrak direğini andırıyor. Dünyanın en uzun anıtı, alttan yukarı baktığımda durmadan sallandığını görebiliyorum, ama oraya neden dikildiğini anlayamadım. The Spire’a sırtımı döndüm. İstasyonda turistler için bırakılan haritanın çizdiği yoldan yürüyünce ilk durağım Trinity Koleji oldu. Oscar Wilde’den Samuel Beckett’a birçok yazarın, sanatçının, bilim insanının mezun olduğu dünya çapında tanınan bir okul. Tarihi dış kapıdan girdim. Geniş, dört bir yanı çevreleyen binalarla karşılaştım. Her yerde turist kafileleri ve aralarında konuşan rehberler. Birçok değerli kitabın bulunduğu altmış bin kitaplık kütüphanenin kapısındaki uzun kuyruğa girmeyi göze alamadım. Onca kitabın arasında ne kadar az okuduğumu fark edip üzülecektim, gerek yok. Bahçede biri oturarak biri ayakta kitap okuyan iki heykele bakıyorum. Sanki yıllar önceki halleriyle orada unutulup taşa dönüşmüşler. Okumak iyidir ama abartmaya gerek yok. Okumadan da bir insanın piştiğini, çoğu zaman okuyanın ham kaldığını öğreten kitaplar değil, yaşadığımız hayat, o da kitaplardan öğrenilmiyor. En azından durum benim için böyle. Heykelleri dikilmeyenlerin adlarına, oturup dinlenmek için banklar yapılmış, daha işlevsel. Caddelerde, sokaklarda bu önemli insanların birçok heykeliyle karşılaştım. James Joyce, Oscar Wilde ve Beckett dışında çoğu ilgimi çekmedi, onlar da tanıdık olduğundan belki de. Dublin savaş kahramanları ya da şehitleriyle değil, yazar ve sanatçılarıyla övünen bir şehir. Caddeleri, köprüleri ya da meydanları sanatçıların, bilim insanlarının ve yazarların isimlerini taşıyor. İrlandalılar ölümün değil de yaşamın kutsallığına, sanatın gücüne inandıkları için belki de bu kadar mutlu ve neşeli bir halk. İngiltere kraliçesi Victoria öldüğünde krallığın genelinde yas ilan ediliyor ve bütün dış kapıların renklerinin siyaha boyanması kararı alınıyor. O zamanlar İrlanda, krallığa bağlı, henüz bağımsızlığını ilan etmeyen ama bunun için direnen, bu uğurda savaşan bir halk. Ama krallık bu asi çocuğa söz geçiremiyor, üstelik kapılar farklı canlı renklere boyanıyor. Gördüğüm rengarenk kapıların ardında yatan bu gerçeği sonradan öğrendim.

Kolejden çıkıp cadde boyunca yürüyorum, solumda kale, pas geçiyorum, yoluma devasa Anglikan Manastırı çıktı. Giriş paralı, kapıdan döndüm. Oysa bu ve benzeri yerler bağış usulü çalışır. Dublin pahalı bir şehir, henüz ucuz bir şeye rastlamadım. Katedralin bahçesinde banka uzanmış bir aziz ya da sokakta yaşayan evsizlerden birinin heykeli, bankın yarısını kaplamış. Ayaklarının ucuna ilişiyorum. Yüzü yok, bir cüppeye sarınmış, yaratıcı bir çalışma. Katolikliklerde heykel önemli, burada çoğunluk Katolik olduğundan her yanda güzel, yaratıcı heykellerle karşılaşmak mümkün.

Şehri kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayıran Liffey Nehri’nin kıyısına düştü yolum. Yoruldum, nehir kenarında sıralanmış boş banklardan birine oturdum. Yanımdaki bankta bir adam uyku tulumunun içinde uyuyor. Uzandığı yer kuytuda, esmiyor, güneş dik ışınlarını üzerine düşürüyor, terlemiş. Şehrin denize yakın kıyılarında bulutlar dans ediyor, yağmur yağacak birazdan, belki rüzgar da çıkar. Hava birden kışa dönecek, sonra güneş açacak, kısa süreli bir bahar havası, sonra sıcak bir yaz gününden kısa bir kesit, sonra mı, tekrar kış, bazen de bahar, rüzgâr çıktığında sonbahar yaşanıyor. Gün içinde böyle devam ediyor havalar. Adamın ayakları dibinde boş şarap şişesi, bankın altında diş fırçası duruyor. Bir süre sonra Tanrı'nın yardımını esirgediği üç arkadaşı daha geldi, bankın çevresine oturdular, biri de yanıma. Yere oturan elindeki karton bardağı yoldan geçenlere uzattı. Kulağı konuşulanlarda, kendini işine vermiyor. Üstleri başları hırpani, kendilerine sokağı mesken tutmuşlar. Karda kışta ve yağmurda üşüyorlar, bazen zevkine, çoğu zaman ısınmak için alkol en çok ihtiyaç duydukları şey. Görkemli mabetlerin bulunduğu şehirlerin sokaklarında çok sayıda dilenci ve evsizle karşılaşmak beni şaşırtmıyor artık. Dublin de o şehirlerden biri. O mabede giriş ücretinden bir kısmını ısınmaları için bardağa bıraktım. En az ibadet eden biri kadar rahatlıyorum. 

Dublin’i önce kitaplardan, şimdi de yaşıyorken sevdim. Köklü bir geçmişi var, uzun yıllar adanın tek başkenti. Küçük bir şehir, bir süre yürüdükten sonra James Joyce’n müze evine vardım. Joyce hayattayken tutunamayanlardan, öldükten sonra Dublin’in güzel bir semtinde, harika bir sokakta üç katlı bir evin kendisine ait olduğundan haberi yok. Birinci Dünya Savaşı’nda "Neredeydin?" diye soran birine, "Ulysses’i yazdım," demiş. O yıllarda herkesten daha önemli bir iş yaptığının farkındaydı. Ulysses’in anti kahramanı Leopold Bloom’un yaşadığı 16 Haziran, çeşitli etkinliklerle her yıl aynı gün Bloomsday olarak kutlanıyor Dublin’de. 

Bir yol ayırımında karşıdan karşıya geçiyorum. Yerde beyaz büyük puntolarla, “Dikkat, sola bakın,” yazıyor, anlamadım. Trafik sağdan akıyor, sola bakan birine sağdan gelen araba çarpabilir, yanlış komut. Karşıda da aynı yazıyı görünce bir yanlışlık olduğunu anladım. Turistler kafalarını kaldıramayacak kadar sarhoş olunca trafiğin soldan ilerlediğini unutuyorlar, bu yazı da uyarı diye yere yazılı. Trafik işaretleri ne İngiltere ne de Avrupa Birliği’ndeki levhalarla benzeşiyor, Amerika’dan kopya. Polislerin sırtında Keltçe "Durna" yazıyor, ama günlük konuşma ve eğitim dili İngilizce. İrlandalıların İngilizlere karşı sert duruşları, her şeyde onlardan farklı olma isteklerinden kaynaklanıyor ve bu konuda ellerine geçen hiç bir fırsatı kaçırmıyorlar. Avrupa Birliği’ne üye olur olmaz hemen Euro’ya geçmişler. Ölçü birimlerini de değiştirmişler. Hatta bir İngiliz bana, trafiği de sağdan ilerletmeye karar verdiklerini ve ilk gün otobüslerin, ikinci gün kamyonların, üçüncü gün de arabaların sağdan yol almaya başladıklarını söyledi. Ama becerememişler, bir terslik olduğunu birçok kaza yaşandıktan sonra anlamışlar. 

“Bu aptalca bir şey, kaos yaşanır böyle bir durumda,” dedim, güldü. “Sadece bir fıkra bu, buna benzer çok fıkra var İrlandalılarla ilgili,” dedi. Onlarda mantık aramamalıymışım. Delilikle dâhilik arasında gezinen insanların yaşadığı bu ülkede, yaptıkları birçok şeyin mantığa ters olması onların yanlış yolda olduğunu göstermez. Belki de mantık denilen şey insanlara terstir. Kalıpların dışına çıktıkları için yaratıcı yanları gelişmiş bir halk olduğunu biliyorum en azından. Oscar Wilde’ın müze evini sordum birine. İki kilometre sonra karşına bir köprü çıkacak, oradan ilerle, sola dönme, sağdan git ya da yolun karşısına geç, köprüyü soluna al, yürümeye devam et göreceksin, dedi. Anlamadığımı fark etti, tekrar anlattı, sanki durmadan anlatacaktı, aksanı da farklı. En çok neden sola dönmemem gerektiğini ve karşıya neden geçeceğimi anlamadım.

Şehrin kalbi Temple Bar bölgesinde atıyor. Günün sonunda geldiğim bu bölgede hayat yeniden başlıyor. Her sokakta her köşe başında sokak sanatçıları müzik yapıyor, çoğunun elinde gitar. Her yer cıvıl cıvıl. İrlanda’nın gelir kaynağının bir kısmı Guinness biralarına dayanıyor ve bu biralarıyla gurur duyuyorlar, ben de bol miktarda Guinness birası içerek bütün gece İrlanda ekonomisine katkıda bulunuyorum. Savaşta kazananın olmadığını yaşayarak öğrenen ihtiyarlarla, herkesi dost kabul edecek kadar olgunlaşan gençlerle ve alkolün duygusallaştırdığı birçok insanla tanıştım. 

Edebiyatın, müziğin, eğlencenin, muhabbetin sınırsızca yaşandığı ve alkolün doyasıya tüketildiği Dublin’de bir başımayım, ama yalnız değilim. Dublin kendimi yalnız hissetmediğim şehirlerden biri. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR