Evin sakinleri Dudu’nun cansız yüzüne bakıp haklarını helal ediyorlardı. Kapı kapanmadan açılıyordu. Köyün ileri gelenleri, karşı bucağın gelin anaları, komşular ellerinde tencerelerle önce mutfağa uğruyor, ayaküstü cenaze evine aş getirmenin gerekliliğinden bahsediyorlardı. İç odada döşekte yatan Dudu’nun son yüz ifadesine bakanlardan kimi ağlamaklı, kısık dualar mırıldanıyor; kimi de başına gelenlerin müstahaklığından, ailenin alnına çalınmış kara bir leke olduğundan dem vurup bol keseden helallik dağıtmaktan kaçınıyorlardı. Büyük şehirden sabaha karşı yola çıkan son dayı oğlunun köye varışıyla evin erkekleri kızın ölü bedenini tabuta yerleştirip sırtladılar. Onlar cami yolunu tutarken evdeki ağlama çemberine dahil olan kadınlar, Döne Hocanın kırık tilavetli yasinine, ellerini ahlarla dizlerine vurarak ileri geri sallanıp eşlik ediyorlardı. Hoca, “Dudu’ya kimler neler okudu?” diye sordu. Bir bir hatimler, salavatlar, yasinler, üç kulhü bir elhamlar meftanın ruhuna bağışlandı.
Dudu, bir gün önce tan ağarmadan, bahçe kapısının üzerinden atlayıp sessizce kaçık Aycan’a gitmişti. Bu ilk kaçışı değildi. Geçenlerde anası Dudu’yu ahırda Bustanların oğlu Hüsyin’le doncanak bastığından, aylarca odasına kapatmıştı. Dudu’nun etleri anasının elinde lime lime sıkılırken, “Ana ne oğlanı, vallah billah o benim eşeğim,” deyip durdu. Bu eşek yeminini cinlerinden mi, hinliğinden mi etti bilinemedi. O günden beri, Dudu ilk kez hane dışından bir yabancıyla konuşacaktı. Kaçık Aycan cinleri on günde defediyor, kısmetsizliği yüz liraya çözüyor, daralan kocayı beş rüyada karısına bağlıyor, musallat olan kötü ruhları bin okunmuş pirinçle dizginliyordu. Nicedir kapatıldığı dört duvarda, insanın gözünün içine bakmayı unutan Dudu, kaçık Aycan’dan çare dilendi ve kendisinden korkmadığı için de ona içini döktü. “Gece olunca, tahta döşemenin aralığından aşağı bakıyorum hep. Ahırdaki eşeğimle dertleşiyorum. Sana gelmemi, o söyledi,” dedi Dudu. “Bak sen, eşek doğru yolu göstermiş kız sana. Başka ne dedi?” dedi kaçık Aycan. “Hiç! Aşova yolundaki çayırların lezzetini, yükten sonra bana getirdiği yaş nohutları konuştuk. Bir de sen bana ilaç verecekmişsin, ben de anamın usandığı cinlerimden kurtulacakmışım,” dedi Dudu. Bunun üzerine kaçık Aycan, beti benzi solmuş kızın eline, yedi gürgen yaprağına yedi bakirenin saç teli sarılı, kuvvetli nefesle okunmuş bir muska tutuşturdu. Bir de güzel tarif etti: “Akşam kızıllığında, Karatepe’nin burnunda, elma bahçelerine doğru seyirten de koca adak çınarını görürsün. O ağacın dördüncü dalına iliştiresin bu muskayı. Sonra ne varsa dilediğin, senin olacak Dudu kız.”
Dudu, gerisingeri bahçe kapısından atladı, ağıla uğrayıp kara keçileri sevdi, okşadı. Paçalı tavukların yumurtasından birkaç tane eteklerine doluşturdu. Kuş uçmaz kervan geçmez avludaki kayısı, erik ağaçlarının içinden geçerek, pabuçlarını vura vura yukarı kata çıktı. Anası, ebesi, ablası ve yengesi ocak başında hamur yoğuruyorlardı. Dudu’yu görünce suratları asıldı. “Nerdesin sen? Az geldi he kapandığın? Habersiz nereye gittin sabah sabah?” dedi anası. “Ana, bizim kara keçiyi, garip eşeği özlemişim. Yumurta da topladıydım,” deyip eteğindeki tüylü yumurtaları gösterdi Dudu. “Koy onları öteye. Katmer yicez şindi. Bubangil inşaattan gelmeden, çeki düzen ver hele kendine,” deyip önündeki kora bir kürek salladı anası, “Akşamları ecinnilerlen konuşmayı gösterir buban sana!” derken çekti çıkardı küreği.
O esnada ebesiyle göz göze geldi Dudu. İki saniye baktı bakamadı, hemen gözlerini tahtalığa devirdi. Ebesi geçkin yaşına rağmen dipdiri, güçlü bir kadındı. Fahri posta elçisi olsa, onun kadar arşınlayamazdı taşlı yolları. Boyundan büyük âsasıyla, beli eğik, ayağı aksak, koca köyü bir uçtan bir uca kolaçan ederdi. Onu gören genç kızlar diline düşmekten korkar, kaçacak delik ararlar, anaları da dedikodu meraklarından kulağı kesik ebesinin yollarını gözlerlerdi. Dudu, ebesinin sürmeli gözlerini üzerinde hissettiğinden beri, içine bir telaş düştü. “Ya anladıysa” diye, aş boyunca göz göze gelmemeye gayret etti. Ablasıyla yengesi sofrayı topladı. O sofayı süpürdü. İç odaya girdi. Kimseye görünmeden göğsünün arasına gizlediği muskayı yokladı, yerindeydi. Evin kadınları, ocakta kızdırdıkları kaynar suları aşılayarak, sırayla odalarında yıkandılar. Kasabadan köye haftada bir kalkan araçla, ne olur ne olmaz evin erkekleri de gelir diye hazırlanıyorlardı. Dudu ise bir eli koynunda, pencereye yaslanmış, kapanan mektep yoluna bakarak hayallere dalıyordu.
Akşam el ayak çekilince kalktı. Yazmasını alelacele başına doladı. Avludan geçerken pasaklının kuyruğuna kazara değdi. Kedinin viyak viyak kıpırdanmasıyla irkildi. Nefesini tutup arkasına bakmadan koştu. Kayaların üstünden seke seke Karatepe’ye vardı. Çınarı görünce durdu. Dallarda asılı yaldızlı kurdelelere uzun uzun baktı. “Kim bilir ne dilekler var içlerinde?” diye çınarla hasbihal ederek tırmandı. Zifiri karanlıkta, ay ondördünde parlıyordu. Üçüncü dala çıkarken bir çıtırtı duydu. Döndü ki, ebesi âsasını kaldırmış, kaşlarını çatmış ona bakıyordu. Vah demeye kalmadan ayağı kaydı. Düştüğü yerden aşağı yuvarlandı, ta ki başını sert bir kayaya yaslayana dek.






