Socrates’e ölüm cezası kesilirken karısı Xanthippe feryat figan ediyor. Acıklı feryadı ile Atinalı hakimlerin kalbini yumuşatmaya çalışıyor, “kocam günahsız” diyerek ağlıyor. Bunu duyan Sokrates istifini bozmadan şöyle diyor: “...sen kocanın günahkar olarak mı ölmesini istiyordun?”
Niteliksiz dediği edebiyat yapıtını sayfalarca irdelemeye çalışarak okuru bıktıran eleştirmenleri hatırladım. Günahkar yapıt ve günahsız yapıt... Neden eleştirmen niteliksiz bulduğu yapıta zaman harcıyor? Kim bilir, belki de kendisinin günahkar olmadığını birilerine ispat etmek istiyor.
***
Çöl büyüyor. Nietzsche böyle diyordu. Çölün büyümesine engel olmak gerek. Çöl Hafıza tanrıçası Mnemosina’ya ihanet ettiğimiz için büyüyor.
***
Kelimleri birbirlerinin yanında kim nasıl isterse öyle görüyor. Kelimeleri birbirlerinin yanında güzel ülkelere göç eden turnalar gibi de görmek mümkün, hapishane duvarında birbirine kenetlenmiş taşlar gibi de. İlkinde iyimsersin, ikincisinde karamsar.
***
Rus filozof Nikolay Berdyayev’e göre, medeniyet saf olanın kelepçeye vurulması, özgürlüğün kısıtlanması demek. Medeniyet dahiyi özgürlükten mahrum bırakmaya, onu vahşi hayvandan evcil hayvana çevirmeye çalışıyor.
Jean-Jacques Rousseau da medeniyeti inkar ediyordu, insanları geriye, tabiata dönmeye çağırıyordu. Ona göre, saflık, dürüstlük, samimiyet yalnız tabiatda dondurulmuş şekliyle mevcut.
Dede Korkut Basat'ı babası Aruz'un evinden bir kaç defa kaçırarak ormana, büyüdüğü aslan yatağına geri götürüyor.
Özgürlük içinde dağda büyüyen Paris şehre, saraya geldikten sonra yaptığı ilk yanlışla Troya şehrinin çöküşüne neden oluyor. Helen ve savaş...
Tabiat-medeniyet karşıtlığı bu gün bile her insanın içinde devam ediyor. Hangi taraftayız? Seçim bize kalmış. Biz ormandan çıktık, evet, fakat alaçıktan çıkabilecek miyiz?
***
Sovyet döneminin sonlarına doğru bazı yazarlar, özellikle köy üzerine yazanlar, yerine göre Allah, Tanrı, İlahi, Rabbim gibi kelmeleri tekrarlayarak sanki vicdan mahbusunu oynamaya başladılar. Bu kelimelerin, iniltilerin arkasına ne kadar saklanmak olabilirdi ki?! Bu, okuru kandırmaktı.
Okuru ısrarla samimi olduğuna inandırmaya (aslında kandırmaya) çalışıyorsan, demek ki samimi değilsin, dürüst değilsin. Aynı işi tiyatroda lirik-romantik pathos’çular, yalancı nefes yaratıcıları yapıyordu. Bunu eğilip bükülen sesleriyle yapıyordular. Edebiyatta ise böylesine özenti yapaylık özel bir imtiyazla yapılıyordu. Gizli, derinden işleyen zararlı etkisini hem çağdaş mekana, hem geleceğe bırakıyordu. Çünkü ortam böyleydi. Sorun da burdaydı. Çağdaş dünya edebiyatından habersiz okur için böyle yapay metinler gerçek sanatmış gibi gelebilirdi.
Bu “ince” duyguların sözcüleri yıllarca söylenenin aksine birbirlerinden çok da uzakta değildi, hatta birbirlerinin yanında bile değillerdi onlar, aslında, birbirlerinin renksiz versiyonlarıydı. Kendine “köy edebiyatçıları” diyenler kendine “şehirli” diyenlerin daha kurnaz versiyonuydu.
***
.jpg)
Kemal Abdullah ve Umberto Eco
Üstat Umberto Eco ile unutulmaz görüşmemizde edebi yapıtta adlandırma, isimlendirme sorununa değindik. Eco şöyle diyordu, romandaki isimler sade ve bir kelimeden oluşmalı. Özellikle yabancı dillere çevirilecek romanlarda. Uzun ve zor isimler okurla yazar arasında lüzumsuz engeller yaratıyor. Eco benim İtalya'da çıkan Yarım Kalmış Elyazma romanımdakı adlara işare ediyordu. Şöyle dedim, başka bir romanımda (Sihirbazlar Deresi) uzun isimli birisi var: Hacı MirHasan Ağa Seyyah. Kahramanım diyor ki, ben bu adı kışın üşümemek için elbise gibi giyiyorum, yazın ise çıkarıyorum. Yazın sadece Seyyah oluyorum.
Üstat gülümsedi: “İşte bunun için de sizin romanınızı plajda okumak imkansız.”
Hakikaten böyle bir ayrım var: plajda okunan ve okunamayan kitaplar. Şüphesiz, bu ayrımın arkasında ciddi kriterler de var, şimdilik onları geçelim.
“Köy ve şehir edebiyatı”, “Akıldan mı yoksa kalpten mi gelen yapıt”, “Samimi veya gayri-samimi” gibi ayrımların hepsi edebi saçmalık.
.jpg)
Sandro Tetti, Umberto Eco ve Kemal Abdullah
***
Yazar nerede? Onu nerede aramak gerek? Kelimede mi, cümlede mi, metinde mi?
Onu kelimeler-arası, cümleler-arası, metinler-arası sessizlikte aramak aklınıza geldi mi?
***
Niteliksiz edebiyat ne zaman hızla insanın üzerine geliyor? Nitelikli edebiyat sustuğunda. Niteliksize niteliksiz dediğimizde, aslında, etkili hiç bir şey yapmıyoruz. Nitelikli olana nitelikli, iyi, değerli dediğimizde ise kötüyü, niteliksizi dolaylı yoldan işaret etmiş oluyoruz.
.jpg&w=3840&q=75)





