Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Aralık 2020

Öykü

Duvar

Özcan Yetim

Paylaş

1

0


                                                                                            Kesif bir duman kokusunda…

          Medayin, merdivenlerin ortasında öylece kalmıştı. Bir adım daha atacak gücü kendisinde bulamıyordu. Yorgun ve sancılıydı. Beynini kemiren düşüncelerle boğuşuyordu. Birini halletse bile diğeri gün yüzüne çıkıyordu. Bazen de aynı anda hepsine karşı savaş veriyordu. Artık bu düşüncelerden kurtulmak istiyordu. Bir soluk alıp yoluna devam etti. Aslında evine gitmek istemiyordu. Fakat hava çok soğuktu. Kış bu sene bir acayipti. Dışarıda kalmasına imkân yoktu. Evleri yıkılmak üzereydi. Savaş sonrası bir harabeyi andırıyordu. Bu duruma kayıtsız kalamayan Medayin, evinin yola bakan duvarına Picasso'dan resimler çizmişti. Bir de kartal heykeli yapıp evin önünde koymuştu. Yoldan geçenler durup bakıyor, fotoğraf çekiyordu. Evin kederli görüntüsünü bir nebze olsun değiştirmişti.

         Picasso’ ya rağmen evde huzursuzdu. Huzurunu kaçıran başlıca sorumlu babasıydı. Babasının gözleri görmüyordu. Gönül gözü de kapanmıştı. Enkaza dönmüş biriydi. Babası, günah keçisi gibi ne olsa Medayin’den bilirdi. Annesinin ölümünün ardından babasının bitip tükenmek bilmeyen eleştirilerine artık katlanamıyordu. Babası, gün içinde mutlaka bir bahane bulup kızardı. Medayin'in geçmişte yaptığı hataları da hatırlatıp daha çok sinirlenir ve köpürürdü. Medayin artık cevap vermek yerine susmayı tercih ediyordu. Babasının bu yaştan sonra değişemeyeceğini biliyordu. Annesi ise Medayin küçük yaşta iken ölüm uykusuna bir öğle vakti yatmıştı. Yüzünü kesik kesik hatırladığı güzeller güzeli annesini düşündü. Kendisini hep desteklerdi. Annesinin yerine babasının ölmesini yeğlerdi. Belki bu ıstırap halinden de kurtulmuş olurdu. Annesini bazen çok özlerdi. Kucaklanmaya muhtaçtı. Yine de yaşam devam ediyordu. Kanayan düşünceleri arasında eve varmıştı, odasına geçti. Boş duvarları ve çocukluğunu hatırlatan halıyı seyredip hülyalara daldı.

        Medayin’in küçük bir resim-heykel atölyesi vardı. Çalışmalarını orada sürdürüyordu. Bugün 42. yaşına basmıştı. Doğum gününü atölyede arkadaşlarıyla bira içerek kutlamıştı. İçkilerini havaya kaldırırken mutluydular. Ama rakıyı daha çok severdi, yanına tam yağlı ezine peyniri de olursa keyfine diyecek yoktu. Babasının ''Serseri yaşamı'' diye tabir edişine inat, duble duble çekerdi. Gerçekten birbirini anlamayan iki insanın yan yana gelmesi kadar zor bir şey olamazdı.  Babasının ondan en büyük isteği atanıp öğretmen olmasıydı. Ne yazık ki bu isteğine yanıt verememişti. Medayin’ den istenilen ile onun istedikleri arasında derin bir uçurum vardı. Üstüne bir de asker kaçağı oluşu bardağı fazlasıyla taşırıyordu. Nerede bir polis görse yolunu değiştirirdi. Kaçak gezme konusunda ustalaşmıştı. Sivil polisleri bir bakışıyla hemen tanıyıverirdi.

        Medayin, içe kapanıktı. İnsanlara pek fazla güvenemiyordu. Çıkarları bitenlerin, ilk önce ses tonu değişiyordu. Hayatta kalmanın çıkarları yüksek tutmakla ilgisini olduğunu fark ettiğinden beri dostlarını azaltmıştı. Büyük ve güzel şeylere tutkulu insanlar arıyordu. Can çekişmelerle dolu yaşamında, sanatın ruhuna verdiği mutluluk sayesinde ayakta kalabilmişti.  Huzuru bu dünyada bulamayacağını biliyordu. Çareyi uyumakta buluyordu. Öyle bir hüzün çökmüştü ki üstüne başını yastığa koyduğu gibi yatıverdi, başka bir dünyanın kapısını aralamış oluyordu. Kendi evrenine yolculuk gibiydi. Ona ait kurallar ile örülü bir evrendi. Ancak bilinçaltı, onu uykuda bile rahat bırakmıyordu.

RÜYA: AÇLIK

       Bir mağarada hamile, çırılçıplak bir kadınla birlikteydi. Kadının sancıları vardı. Doğurmasına az kalmıştı. Mağara taşlarına geyik, boğa resimleri çizilmesine karşın Medayin’in gözleri, kadının çıplak bedeni dışında hiçbir şeyi görmüyordu. Şuursuz ve ürkekti. Kadın korku dolu bir yüzle mağara adamına bakıyordu. Medayin, bir anda kadının üstüne atılmıştı. Kadına sahip olmak için tüm gücüyle saldırıyordu. Kadın, kendini savunup çırpınıyordu. Bir o yana bir bu yana boğuşuyorlardı. Medayin, deli bir boğa gibi kadını arzuluyordu. İçindeki azgın ruh mağaranın duvarlarına yansıyordu. Kavga sürerken yerden aldığı taşı kadının kafasına yerleştirmişti. Kadın, iniltiler arasında baygınlık geçirmişti. Tanrı’nın terk ettiği kadının ağzından çıkan son ses buydu. Kanlar içinde uzanan kadına tecavüz ediyordu. Av tutkusuna yenik düşmüştü. Dişleri kadının bedeninde izler bırakıyordu. Ağzından salyalar akıyordu. Hayvani duyguları açığa çıkmıştı. Yüzü gözü boğuşmadan kalma yara bereyle dolmuştu. Mağaradan dışarı çıkıp dere yatağına vardı. Yüzünü yıkadı, kana kana su içti. Tüm ruhu açtı. Açlıktan ölecek gibiydi. Avlanmak için ormanın içine daldı ve gözden kayboldu.  

RÜYA: TERAZİ

       Medayin evinin duvarlarına resimler çizerken günün birinde eserlerinin iyi bir miktar karşılığında satıp zengin olacağının hayalini yaşıyordu. Sanatını sadece para için yapmıyordu fakat zengin olmanın da kimseye zararı yoktu. Eserinin üzerinde ince dokunuşlarla çalışırken genç ve güzel komşusu yardımına geldi. İkisi dayanışmayla çalışıyordu. Medayin, bir yandan meraklı gözlerle kızın dipdiri göğüslerine bakıyordu. Bir yandan da işine odaklanmak istiyordu. Yardıma gelen bir insana bu şekilde bakmış olmaktan utanç duymuştu. İçini cehennemde kızgın ateşler içinde yanacağı korkusu sardı. Ama bir ihtiyaçtı sonuçta. Zihni karmaşık bir harita gibiydi. Bir yanında güzel düşünceler diğer yanında ise kötü düşünceler vardı. Beyni çatışmalar, kargaşalar alanıydı. Terazi, her zaman eşit gelmiyordu. Medayin, dünyayı iyiliğe boğmak için uğraşan bir kişiydi. Fakat çölün ortasında açmış bir çiçek de değildi. Gri tonlu bir insandı.

RÜYA: SANAT

       Güneş, en güzel ışıltısını nehrin kıyısında suyun biriktirdiği toprak üzerine vuruyordu. Elenmiş, ince, yumuşacık kumlar üstünde otlar yeşillenmişti. Güneş, toprağın sadık bir elçisiydi. Akşamüstü romantik bir tiyatro oyununu andırıyordu. Nehrin köpüklü güzel akıntısı huzur saçıyordu. Kırlarda yankılanan bu iyimser ses: sanattın rengiydi. İstenen sarhoşluk içinde dönüp duran kendine çeken tutkulu bir aşktı. Sevinçle coşan kalabalığın ayak izleriydi bunlar. Yeryüzü sonsuz hazlar peşinde koşanlarla doluyordu. İnsan, doğanın çocuğudur. Doğal yaşamına geri dönmüştür. İyi olmak için genel seferberlik hali hâkimdi. Evrenin yapı taşı moleküller, onları var eden şey ise sevgiydi. Neşeli güvercinlerin ıslık sesleri gökyüzünde yankılanıyordu. Toprakta sevişen solucan kokuları yayılıyordu. Ozon tabakası eski ihtişamına kavuşmuş, yine bir yorgan gibi üzerimizde koruyucuydu.  Zeytin ağaçları kutsallığını yitirmişti. Savaşın ne demek olduğunu kimseler hatırlayamadığı için artık zeytin de sıradan bir ağaçtı. Panayır havası vardı. Kıyıda pikniğe, kitap okumaya, doğanın çıplaklığında kaybolmaya ve Medayin gibi sanat üretmeye gelenlerle dolup taşmıştı. Çocuklar, yeşillikler üzerinde top koşturuyordu. Genç sevgililer öpüşüyordu. Okullarda öğrencilerin en az bir enstrüman çalma zorunluluğu vardı. Keman sesleri, dalga dalga yayılıp kulaktaki pası siliyordu. Polisler, artık asker kaçaklarını kovalamak yerine kitap okumayan insanlara ceza üstüne ceza yağdırıyordu. Kitapsız, lambur lumbur sokağa çıkmanın cezası ağırdı.

        Akıllı telefonlar yerini, akıllı doğaya bırakmıştı. Gözlerini dört açan insanlar, yeşilliklerin ortasındaki kaynak sularından avuç avuç dolusu su içti.   Her gün mutlaka uzun, neşeli doğa yürüyüşleri yapılırdı. Güneşten gelen bu ışığın tadına varılmıştı. Parselle toprak alımı yasaklanmış. Herkes yeryüzünde eşitçe türkü söyleyebilirdi. İnsan bedeni can sıkıcılığından, yüreğindeki darlıktan kurtarılmıştı. Çocuksu istekler içinde merakla bakan zihinler, durmadan sorular soruyordu. Bazı soruların cevabı olmasa bile öğrenilen bir şey vardı: Soru sorma cesareti. Kör yanılgılara mahal vermeden cesaret ile dünyaya retorik sorular sordular. Ödüllendirilmiş iyilik yerine boşluğa tapındılar. Bu sınırsız boşluğun içindeki kent ormanında altınlaşan insan için her şey vardı. Dinginlik, su, toprak, kaya, arınma, ince bir ruh, pembe bir mutluluk…

        Medayin böyle bir atmosferde, açık hava atölyesinde, bireyin ve toplumun daha iyiye ulaşabilmesi için emekle çalışıyordu. İçindeki saflık, iyilik, titizlik dışa vurmuştu. Bayağılıktan kurtulmuştu. Görüş alanı açılmıştı.  Büyük ve güzel şeyler için kötülüklerden arınmıştı. Asabi babasının kulak tırmalayan ses tonu ve itirazları da yoktu. Nasırlı kalbinde papatya destesi açmıştı. Elleri Tanrı’nın verdiği hüner ile doluydu. Heykele dokunurken bir bebeğin başını okşar gibi narindi. Heykelin tamamlanmasına çok az kalmıştı. Müzik sesleri yükseliyordu. Medayin, heykele baktıkça kesik kesik hatırladığı annesini artık daha iyi bir şekilde görebiliyordu. Annesi yaşıyordu. O buradaydı. En çok ihtiyaç duyduğu şey: Sırtında onu destekleyecek bir eldi. O eli şimdi tam arkasında Picasso resimli duvar gibi ılık ılık hissediyordu. Çatlamış elleriyle kendinden bir parça bulduğu annesine sarıldı. Süpernovasını yaşayan bir yıldız gibi yeniden doğmak için uzun uzun nefes alıp veriyordu. İçinde sessiz bir sevinç fırtınası esiyordu. Merdiven basamaklarını hızlı hızlı çıkıp güneşin altında tenini ısıtıyordu.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir ‘Tasavvuf’ Yolculuğu...Uğur Vardan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

1 Mart 2026

Başkentten Akdeniz’in Mavisine: Ankara..

Ankara, gri bir palto gibi insanı sarmalayıp korusa da her zaman biraz mesafeli bir şehir olmuştur. Memuriyetin ciddiyeti, Kızılay’ın kalabalığı ve bozkırın o bitmek bilmeyen vakur duruşu şehrin çehresini büyük oranda açıklıyor. A..

Devamı..

Bodrum'da Tatil Yaparken Bilmen Gereke..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024