Romanın ortalarından sonra okur kendini romanın sonu için çeşitli ihtimalleri hayal ederken buluyor.
Birkaç hafta önce Aharon Appelfeld’in Türkçeye Ruhun Kuytusunda1 ismiyle çevrilen kitabını bitirdiğimde aklıma şu soru düştü: “Gad ve Amalia’nın hayatına hayat denebilir mi?”
Gad ve Amalia günümüzde Ukrayna sınırları içinde bulunan Zhadova köyünde doğmuş Yahudi iki kardeş. Nesiller boyu ailelerindeki erkeklerin yerine getirdiği görevi devralan Gad ve kız kardeşi köylerine çok da uzak olmayan Karpatlar’da bir dağın tepesinde yaşamaya başlamışlar. Görev, dağda bulunan Yahudi şehitliğinin bekçiliğini yapmak. Uzun zaman önce bir pogromda katledilen Yahudilerin mezarları var şehitlikte ve her yıl kış bitip de hava güzelleşince Yahudiler şehitliğe akın ediyor. Bir de ihtiyarlar var, bilge ihtiyarlar. Onlar da her sene geliyorlar şehitliğe, halk onların söyleyeceklerini dinlemek için günlerce orada bekliyor. Yedinci yıla kadar. O bahar, savaşların ve salgınların gölgesinin o dağ tepesine bile vurduğu o bahar, ihtiyarlar gelmiyor.
Ruhun Kuytusunda’dan bahsetmeye kitaptaki Yahudi şehitliğiyle, şehitliği ziyarete gelen hacılarla ve bilge ihtiyarlarla başlamam kitabı okumuş olanlara tuhaf gelmiş olabilir. Gerçek şu ki ben de başlangıçta önce bunları düşünmeme şaşırdım. Appelfeld’in kendi doğum yeri olan Zhadova köyünde ve Karpat Dağları’nda yarattığı bu hayali kardeşlerin hikâye boyunca yaşadıkları ilişki, ilk bakışta romanın “kardeşlik ve aile kader ortaklığı mı yoksa en büyük yalnızlık mıdır” sorusuna cevap aradığı izlenimini doğuruyor. Ayrıca kardeşlerin birbirlerine, doğaya, çiftlik hayatına ve parasızlığa karşı mücadeleleri ve yenilgileri romanın ana teması gibi görünüyor. Öyle ya, Gad ve Amalia’nın hikâyesi dağa gelmelerinden sonraki yedinci kışta başlamasına ve ertesi sonbaharda bitmesine karşın hem onların çocukluklarına hem de dağda geçmiş yıllara dair epey ayrıntı ince ince işleniyor bu kısacık romanda. Fakat, Appelfeld’in kardeşlere bir katliam anıtına bekçilik rolü biçmesinin de bir anlamı olmalı. Amalia’nın ve Gad’ın yaşadıkları hayata hayat denip denemeyeceği meselesi onların katledilen atalarından, aşağıdaki ovada eli kulağında bekleyen yeni katliamlardan ve o katliamların habercisi olan saldırılardan (Amalia’nın en yakın dostu olan köpeğin zehirlenmesi ve şehitlikteki mezar taşlarının kırılması) ayrı düşünülemeyeceği için oralardan başladım. Çünkü bence Appelfeld bu kitabında okuru ruhun kuytularına değil, hafızanın enginliğine ve tarih bilincine davet ediyor.

Bu tespiti yaparken Aharon Appelfeld’in kişisel hayat hikâyesinden etkilenmiş olabilirim. Appelfeld 1932’de o zamanlar Romanya sınırları içinde bulunan Zhadova’da küçük burjuva bir Yahudi ailesine doğuyor. Sekiz yaşındayken annesi Nazilerle iş birliği yapan Romanya kuvvetleri tarafından öldürülüyor, o ve babası da bir toplama kampına gönderiliyor. Toplama kampında kaçmayı başarıyor Appelfeld ve bir ormanda gizlenerek hayatta kalıyor. Bir söyleşisinde ormanda geçirdiği o günleri anlatmayı defalarca denediğini ama hiçbir zaman bütün gerçekliğiyle yazamadığını, Holokost’un her türlü hayal gücünün ötesine geçtiğini ve eğer gerçekleri yazsaydı ona kimsenin inanmayacağını söylüyor.2 Yine de bana kalırsa Ruhun Kuytusunda Holokost hakkında bir roman değil. Roman zulme uğramış ve uğrama tehlikesi altındaki herkesi hafızalarını yoklamaya davet eder nitelikte. Appelfeld kendisinin en iyi bildiği şeyleri, yani çocukken başına gelenleri, Yahudi kültürünü ve Museviliği esas alarak kimlik ve hafıza kaybının insanı ıssız bir dağ tepesinde (ya da bir sahil kasabasında, uzak bir adada, başka bir ülkede) bile yok edebileceğini göstermeye çalışmış.
Romanın İngilizce basımının ismi, Unto the Soul,3 yukarıdaki tespitimi destekliyor. Doğrusu kitabı okuduktan sonra günler boyunca, romanın İbranice orijinal ismini aradım. Ne Türkçe ne İngilizce ne Fransızca basımlarında bulabildim o ismi. Sonra bir kitap satış sitesinde bu kitabın Appelfeld’in yazdığı onuncu kitap olduğuna ve İbranice yazılmış metnin hiçbir zaman yayımlanmadığına dair 2006 tarihli bir okur yorumuna rastladım. Günler süren aramalarım sonuç vermediği için olsa gerek bu açıklamaya hemen inandım. Doğru ya da yanlış, bugün bildiğim şu: Türkçeye Ruhun Kuytusunda, Fransızcaya Yabani Tomurcuklar4 isimleriyle çevrilen kitabın İngilizce basımı ilk basım ve ismi Tevrat’taki bir cümlede geçiyor: Yeremya Kitabında Yeremya peygamber Tanrı’ya sitemle seslenirken, “Kılıç ruhumuza dayandı,” diyor, “The sword reacheth unto the soul”. Gad ve Amalia, günbegün neden o dağın tepesinde olduklarını unutmasalar, inançlarını kaybetmeseler, dinin izin verdiği sınırları aşarak içki içmeseler, Gad dua etmeyi bırakmasa, Amalia melankolinin karanlığına dalmasa, belki ellerini göğe açar, “Ne yaptın bize, ey Tanrım, kılıç ruhumuza dayandı,” derlerdi. Ama Tanrı onları duyar mıydı hiç emin değilim.

Romanın her şeyden çok hafızayla ilgili olduğunu düşünmeme neden olan bir şey daha var: Sadece içeriği değil, kitabın biçimi de hafızaya gönderme yapıyor. Yalnızca yüz altmış iki sayfadan oluşan kitapta toplam otuz altı bölüm var. Neredeyse bütün bölümler günün çeşitli vakitlerini, mevsimleri veya hava durumunu anlatan birkaç cümleyle başlıyor. Upuzun bir tekerleme, hatta yer yer bir kutsal kitap, yer yer bir masal gibi okunuyor Ruhun Kuytusunda. Kitap yalnızca zamana dair tekrarlar da içermiyor. İneğin sağılmasından, evde pişen yemeklere, mezarların bakımından, kilerin düzenlenmesine kadar evde, çiftlikte ve şehitlikte yapılan işler bütün ayrıntısıyla defalarca betimleniyor kitapta. Tekrarlar kardeşlerin faaliyetleriyle de kalmıyor. İki kardeşin birbirlerine söyledikleri sözler de yinelenip duruyor. Gad Amalia’ya defalarca melankoliye kapılmaması gerektiğini ve çok içtiğini söylüyor. Amalia her fırsatta ovaya geri dönmek istediğini bildiriyor abisine. Korku, romanın başından sonuna kadar hep orada. Düşünülen ama söylenmeyen sözlerle de dolu kitap. Söylenmeyip akıldan geçirilenler, bazen aynı cümlelerle, tekrar tekrar okurun karşısına çıkıyor. İlk bakışta tekrarlarla okurun hafızasını diri tutma amacı güdüldüğü düşünülebilse de bana kalırsa Appelfeld okura bir oyun oynuyor, tekrarların labirentinde kaybolmakla sınıyor onu. Sanki sadece Gad ve Amalia’nın kimliklerinden ve hafızalarından nasıl uzaklaştıklarını göstermekle yetinmek istemiyor yazar, okurun da onlara dair bilgisini ve hafızasını silmenin peşine düşmüş gibi.
Romanı halihazırda okumuş olanlar şimdiye kadar hikâyenin birkaç ana unsurundan açıkça söz etmediğimi fark etmişlerdir. Olay örgüsünü ve hikâyenin sonunu ilgilendiren bu unsurlardan söz etmeye gerek görmememin nedenini, kitabı okuyacak olanlar ilk sayfalardan itibaren anlayacaklar. Çünkü daha en başta ovada dünya yanmaya yüz tutmuşken dağ tepesindeki bu rutinlerle dolu sıradan hayatın böyle gitmeyeceği fikri doğuyor zihinde. Romanın ortalarından sonra okur kendini romanın sonu için çeşitli ihtimalleri hayal ederken buluyor. Benim için o ihtimallerden bazıları sığ ve sıkıcı ihtimallerdi. Öteki ihtimallerse epey iddialıydı. Kitabın son sayfalarına kadar hiçbirini seçemedim. Ne yalan söyleyeyim, kanımca Appelfeld de olağanüstü bir son tasarlamış denemez. Yine de bu yazının okurlarını o ihtimalleri düşünme ve benden daha yaratıcı hayaller kurma fırsatından mahrum etmek istemem.
Ruhun Kuytusunda’nın İngilizce basımını okuduğum günler boyunca bir yolculuktaydım. Yollarda başımı kaldırıp yükseklere ya da uzaklara baktığımda gördüğüm bütün tepelerde Gad ve Amalia yaşamaya devam etti. Yolum Karpat Dağları’ndan geçmedi ama hissettiğim duygunun gerçekliğinden şüphem yok. Geçmişte ya da günümüzde, benim gördüğüm ya da görmediğim dağlarda, şehirlerde ve köylerde, dünyanın herhangi bir köşesinde geçebilir bu hikâye. Daha birkaç gün önce Zhadova’nın iki yüz elli kilometre ötesindeki şehrin merkezinde füzelerle siviller öldürülmüşken, Gad ve Amalia’nin hâlâ Karpatlarda yaşamadığına ikna olamıyorum. Yazının başındaki soruya, kardeşlerin hayatına hayat denip denemeyeceği sorusuna geri dönersem, onların bugün dünyanın herhangi bir köşesinde yaşıyor olma ihtimali yanıtı veriyor.
1 Ruhun Kuytusunda (A. Appelfeld, çev. Aslı Biçen, Metis Yayınları, 2022)
2 https://archive.nytimes.com/www.nytimes.com/books/98/02/15/home/appelfeld-roth.html
3 Unto the Soul (A. Appelfeld, çev. Jeffrey M. Green, Schocken Books, 1998)
4 Floraison sauvage (A. Appelfeld, çev. Valérie Zenatti, Editions de L’Olivier, 2005)






