Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Kasım 2017

Öykü

Edna O’Brien • Madam Kassandra

Oggito

Paylaş

12

0


Nihayet nihayet. Neredeyse bir saattir dolaşıyorum... neyse ki şu parıldayan güneşten korunmak için şemsiyemi almıştım yanıma. En az yirmi üç derece olmalı hava... zavallı toprak kavruluyor... yıllanmış yabani otlar bile kuruyor, can veriyor yüksükotları. Hep sevmişimdir arıların yüksükotlarının içine sokuluşunu... serinlemek için, balözü için... rahatlarına bakmak için; “Beyazlı morlu yüksükotlarının kapladığı, çançiçeklerinin açtığı yerde...”1 çok gözdedir... şiir seçkilerinden. Aa... ne hoş bir karavan... rengi capcanlı, hele çiçekler, hele çiçekler. Üç renge boyanmış merdivenler. “Madam Kassandra”, ne kadar güzel, ne kadar eski. Sevindim, biliyorsunuz mitolojideki hikâyenizi. Diyor ki, “Randevuya lüzum yok,” ama kapınız kapalı madam... bölmeli kapınız kapalı, kocaman pencerenizin o kırmızı kalın perdesi de çekili. Halsizim biraz... buraya kadar güçlükle yürüyüşüm falan... hele otobüsten indiğimde insanlara yol sormak zorunda kalmam, o eziyet... Merdivenlerinize, boyalı basamaklarınızdan birine oturup dinleneyim azıcık. Evreka! Biliyorum ne olduğunu... deminkinin kaderini bir kenara bırakmak için uğraşıyorsunuz, böyle denebilirse tabii, iyi de ediyorsunuz... söylemeden edemeyeceğim, bir bardak su olsa şimdi, su yoksa bir bardak angostura toniği...2 bu nasıl susuzluk, dilim damağım kurudu. Görüyorum ki taş topluyorsunuz, irili ufaklı taşlar, kayalar, bir de şu korkunç devasa kaya... Hepsi de önemli herhalde sizin için, her birinin içinde ayrı bir güç gizli. Ne kadar güzel bu abraş midilliler, ama yabaniler... yabaniler, ne yapacakları pek belli olmaz. Anlaşılan, kamu arazisi orası... birtakım insanlara ilişti gözüm, berduşlara, yeniyetmelere, dangalaklara, bir de bir iki karavana, ama sizinkinin yanında pek parlak değildi onlar. Doğrusu nefesim büsbütün kesildi... bir saattir şuralardayım... anladım, meşgulsünüz... gördüm levhanızdaki yazıyı: “Rahatsız Etmeyiniz.” Çekip gittim hemen. Şu deminki müşteri... tanıyorum onu. Komşuyuz biz. Ailesinin arsası bizim caddenin bitişiğinde; tabii bizim cadde sıra sıra ağaçlarımızla, yılları devirmiş servilerle, porsukağaçlarıyla daha bir albenili. Güzel hanımefendi, dinleniyorsunuz galiba... öyle ya... çok yoruldunuz. Bir genç kız, mesela şu son müşteriniz gibi etine dolgun genç bir rahibe öğüt almaya gelmişse, konu gönül işleridir çok kere... Comprendé. Burada oturup çene çalmama kızmıyorsunuzdur inşallah... konuştukça açılıyor insan. Civardaki güzelliklerden nasibimi almaya çalışayım bari... ama doğrusunu söylemek gerekirse kimse görmeseydi beni daha iyiydi. Sır gibi saklanmalı gönül işleri. Comprendé. Adım Mildred... Sayın Beyefendi’nin, Gerhardt’ın karısı... kızlık soyadım Butler... soyumuz Ormond’lara dayanıyor... çiçek bahçelerimiz, meyve bahçelerimiz dillere destandı bizim; yazın pazar günlerinde bazen halka açılırdı bu bahçeler, küçücük bir çardakta çay ikram edilirdi. Aslında Sayın Beyefendi bostanda çelmişti gönlümü; ahududu, böğürtlen dalları, upuzun hezarenler arasında bir aşağı bir yukarı yürümüştük. Görünüşe göre bir sürü kız kancayı takmış ona, bu tam evlenilecek genç avukata; ama tavlayamamışlar onu. Oyuncu olmak için can atardım eskiden... nasıl da severdim o rolleri, o tılsımı. Altı yedi yaşlarındayken Dublin’deki Gaiety Tiyatrosu’na pantomim seyretmeye götürürdü beni annem, locada otururduk, o yaşta bile büyük bir hayranlıkla seyrederdim her şeyi: çalgı takımını, pantomimi, dalavereleri, kadın rolündeki erkek oyuncuları, haydutları, skeçleri, oyunların sonlarında hep iyilerin kazanmasını. Babam Stephen’s Green’deki kulübünde beklerdi bizi, çok gösterişli bir yemek odasında yerdik yemeğimizi. Ben yatılı okuldayken Desdemona rolünü oynamıştım... Othello, işte o kız/adam pek yontulmamıştı... hah, hatırladım, akılsızca ama çok seven biri.3 Gerhardt’la tanıştığımda tepeden tırnağa Desdemona’ya dönmüştüm, ama çok uzun sürmedi bu durum. Anlayacağınız, kalbim... hani ne derler... damdan düşer gibi vurulmuştum ona. Aklım başımdan gitmişti. Bahçemizin zili çalsın diye beklerdim. Ah o kocaman bakır çanın sesi nasıl da çıngır çıngırdı... ya bir takım elbise, ya da kaba pamuklu kumaştan eski püskü giysiler giyen Sayın B. her şeyi, en saçma sapan şeyleri bile bahane edip bize uğrardı, en olmadık vakitlerde gelirdi hep... nasıl da hoplardı yüreğim o çat kapı gelince. Daha çok gençtim o zamanlar, hatta olduğumdan daha genç gösterirdim... evet, ahududu dalları, böğürtlen dalları arasında bir aşağı bir yukarı; inanır mısınız köpeğimiz Hector öyle kıskanırdı ki beni, havlaya havlaya Sayın Beyefendi’yi kovalardı, ona bir kini varmış gibi; bir gün Sayın Beyefendi’nin elini kaptı, dişlerini onun eline geçirip öylece durdu, peki Gerhardt ne yaptı... çok acayip, dahası zalimce bir şey yaptı: Hector’ı dize getirinceye kadar tekmeleyip dövdü, ama sonra arkadaş oldular... Sayın Beyefendi bir havyanla, bir erkekle, kadınla, kızla başa çıkabilirdi... Zamanla içeriye de buyur edildi... bir şeri4 falan... hem kurnazca hem de hiç vazgeçmeden koşuyordu peşimden; benim için ideal koca olduğunu düşündüler bu yüzden. Her gelişinde hediyeler getirirdi, ya çikolatalı ya da kiraz konyaklı tatlılar; buraların yerlisi sayılmazdı, Normandiyalıydı dedesinin babası, o esrarlı havasına bir de bu yabancılık eklenirdi. Bir köy kilisesinin avlusunda evlenme teklif etti bana; hava kararıyordu, kimsecikler yoktu etrafta... tıpkı o ağıttaki gibi: “Sürü böğüre böğüre yavaşça ilerliyor merada,”5 otlardan bir yüzük yaptı bana... bir uğur yüzüğü, nişanlanma, deyim yerindeyse sonsuzluk. Düğünümüzden birkaç gece önce kitaplığın bulunduğu odada babamla oturuyordu... can dostu olmuşlardı, yoksa canciğer kuzu sarması mı desem; tavla oynayıp eski günleri yâd ettiler, porto şarabıyla Armagnac konyağı içtiler, o günlerde ağzıma bir damla içki koymazdım... mışıl mışıl uyurdum... halbuki şimdi içmeden edemiyorum akşamları. Kadınlardan bahsederlerken kulak misafiri oldum, kadınları ne kadar sevdiklerine, onları yere göğe koyamadıklarına; boyunlarını, kollarının kavislerini, kalçalarını, ayak bileklerini uzun uzadıya anlattılar... duygudan eser yoktu bu sözlerde... kadını tahlil ediyorlardı âdeta... annem Alannah’nın adını bir kere bile ağzına almadı babam. Bazı şarkıları dinleyince kadınlarla gizli gizli buluşmalarını hatırladıklarını üstüne basa basa anlattılar, o şarkı kadının oturma odasındaki bir gramofonda çalınmıştı belki, belki de daha... abuk sabuk bir sebeple, canım annem... ne kadar minnettar. Sabahki hallerinden gece sevişip sevişmediklerini hemen anlardım; annem babamın koynuna girmişse biraz sersem, biraz uysal olurdu; babam da çoklukla buyruklar verir, bir yere yetişecekmiş gibi kızarmış ekmeğini katur kutur yerdi... gazetesini kırış kırış ederdi. İşte kapı ağzında durmuş, ya müstakbel kocam ya da babam, “A, gelsene Millie,” der diye bekliyordum, ama hiçbir şey demediler; sohbete öyle dalmışlardı ki beni fark etmediler herhalde, belki de yanlarında olmamın yakışık almayacağını düşündüler. Madam, biliyorum dinleniyorsunuz... her seans, her toplantı, ne derseniz deyin işte o, gücünüzü iyiden iyiye tüketiyor olsa gerek; insanın ruhuna erişmek, en derinlerindeki sırrını, özünü çekip çıkarmak. Belki dua ediyorsunuz: “Artık ölüm olmayacak; artık ne yas, ne ağlayış sızlayış, ne de ıstırap olacak.”6 Sizi arayıp da bulabildiğim için kendimi talihli addediyorum... nerede kalmıştım... a tamam tamam, düğünümüzde... çok güzeldi... birkaç gazetede anlatmışlardı... inciçiçeklerinin kokusu Waterford’daki küçük köy kilisesine dolmuştu... bizim kendi inciçiçeklerimiz ise –nedimelerin başlarındaki inciçiçekli taçlar, körpecik baş nedimeler için demetler– baş döndürücüydü... bir koro... ilahiler... ben donuk satenden daracık krem rengi gelinliğimi giymiştim. Kocam gözlerini benden alamamıştı o haziran sabahı... kocamın gözlerinden de bahsetmek istiyorum kısaca... genellikle evrakına dosyalarına bakıp da kara kara düşünürken istiridyeden farksızdır, beyaza çalan duman rengindedir gözleri... ama bazen opal taşına benzer, mesela düğünümüzün sabahında aşk tanrısı Cupido’nun okuyla vurulduğu zaman maviye çalıyordu gümüş rengi gözleri... işte hem o sabah hem de daha sonra sık sık bakmıştım gözlerine... şimdi de bakıyorum; ama o gözler bana bakmıyor, beni görmüyor, korkunç bir şey bu... korkunç. Balayımızda... şey, günbatımına doğru yelken açmıştık... katıksız saadet... katışıksız saadet... daha yerinde bir kelime yok bunu dile getirecek... ince farkları ortaya çıkaracak; muhabbetten, bir iki kelam etmekten yoksun olan. Peki ama hangisini daha çok ister insan, saadeti mi muhabbeti mi, bir sürü kitap da almıştım yanıma... Ege Denizi mavilerin döküldüğü bir paletti âdeta... eski medeniyetlerin, tanrıların, tanrıçaların hikâyelerini anlatan bütün o kılavuzlar... ne kadar öfkeli o tanrılar, tanrıçalar... dalavereleri... birbirlerini alt etmek için durmadan dolap çevirmeleri... Hera sevse sizi, Athena sevmez, guguk kuşu kılığına girip kız kardeşi Juno’nun gönlünü çelen Jüpiter, kendi kardeşiyle evlenen Juno... bir de ihtiyar Poseidon... kaşla göz arasında fırtına çıkarabilen... tabii... suyuna gitmek lazım Zeus’un, zavallı Dido’ya gelince, sevgilisine Kartaca’ya dönsün diye yalvarırken elinden tuttuğu şey bir söğüt dalı değildi, kendine sapladığı bir kılıçtı... zavallı zavallı Dido. Kehanet sanatını ilk öğrenenlerin Mısırlılar olduğunu o kılavuzlarda okumuştum... birinin doğum tarihine bakarak onun kişiliğini, başına gelebilecekleri anlatabiliyor, hangi gün öleceğini bilebiliyorlar; ama astroloji denmiyordu bu kehanete, yıldızlarla alakası yoktu bunun, ta Roma dönemine kadar... ama güzel hanımefendi, siz bütün bunları biliyorsunuz zaten, bu tanrıların tanrıçaların falcıları vardı... tıpkı sizin gibi insanlar... onlar kendi tapınaklarında, siz boyalı karavanınızda; burada oturmak öyle rahatlatıyor ki insanı, anlatamam... biraz dert yanabilmek. Evet, bir saadetti o... denizin yanardöner ışıltısı, alacakaranlığın yokluğu... yalnızca gün ışığı, sonra karanlık... aşk dolu karanlık; eve döndüğümüzde sadece saadet kaldı, ama hayat yılan hikâyesi gibi uzuyor da uzuyor, değil mi... karıkocalar da birbirlerinin tuhaflıklarına alışmak zorunda... birbirlerinin huylarına... aksiliklerine. Gerhardt bütün haftayı şehirdeki yazıhanesinde geçirirdi, cuma günleri arabasıyla eve gelince kapıda karşılardım onu, karşılardık mı demeliyim yoksa; genç şaşkın hizmetçimiz Aoife’yla köpeklerimiz –benim kurt köpeğim, kocamın kızıl seteri– de dışarı gelirdi, hepimiz koşa koşa yola çıkar, el sallardık; Odysseus bile İthaka’da böyle karşılanmamıştı, öyle bir karşılamaydı bizimkisi. Nefis bir akşam yemeği, biftekle fırında patates graten, tatlı için de ya elma kızartması ya da kedidilli kremalı pasta. Yemekten sonra, akşam karanlığında limonlukta oturur, o haftayı nasıl geçirdiğimizi anlatırdık birbirimize... ufak tefek olayları, iyi kötü haberleri; kocam puro içerdi, ben de tadına bakardım puronun, evet, tadına bakardım, bir nefes çekmekten daha fazlası; sonra Sayın Beyefendi... öyle çok şey bilirdi ki... benden daha bilgiliydi; bir puro bile bambaşka amaçlarla kullanılabiliyor, hayret doğrusu. Pazar günleri, kocam şehrin yolunu tutmadan Grand Marnier likörlü sufle yenirdi evde... dul gibiydim, kocam beni boşadığı için değil, işleri yüzünden boşladığı için. Tatillerde yurtdışına hiç çıkmazdık... denize açılırdık... severdik deniz seyahatlerini, annemin teyzesinden kalan mirasla bir yüzen ev almıştık, o teyzenin adını vermiştik eve de: Violet Rose. Athlone’dan yola çıkar, Shannon Nehri boyunca ilerlerdik; öyle güzeldi ki, püfür püfür esen rüzgâr, sazlıklar, sessizlik... öncesinde, bitmek tükenmek bilmeyen hazırlıklar... lastik yastıklar, kilimler... pompalı gaz ocağı... mavi ispirto... ilkyardım çantası... hasır şapkalar, yağmurdan korunmak için başlıklar... börtü böcek ısırıkları için krem... konuşmak yok neredeyse... sadece yürüyüşler, o gülüş, gülüşler... ne güzel şeydir gülüş... ne çok şey anlatır. Çocuklarımın ikisi de çok genç yaşta öldü... içi kan ağladı kocamın da, “o küçük mezarın başında öpüştük yine ağlaya ağlaya.”7 Güzel hanımefendi, itiraf edeyim, çok korkuyorum. Tesadüfen buldum o kutuyu; beyaz bir ayakkabı kutusu, onların çitiyle bizim çitimiz arasındaki ulu sedir ağacının kovuğuna sokulmuştu... ayakkabılar... ince bir kâğıda sarılmış külkedisi ayakkabıları, üstlerinde de goncalar vardı... benim ayağıma küçük gelirdi bu ayakkabılar... epey büyüktür çünkü ayaklarım... ertesi sabah kovukta yoktu kutu... biri almıştı onu. Elime bir fırsat geçince, o nadir anlardan birinde bu konuyu açtım kocama; ama o hiç oralı olmadı... bu zırvaları, vesveseleri daha fazla dinlemek istemediğini söyledi. Yatak odasındaydım, sabahın körüydü... ecel terleri dökmüştüm. Bazı anlar vardır, belki de sadece saniyeler, aklın bir köşesinde hiç solmadan durur. Rüyamda görmüştüm belki... bir vakitler rüya olduğuna inandırdım kendimi... dedim ki Millie, unut artık... uyurgezersin sen... uykunda yürümüşsün caddeden aşağı. Shannon Nehri üzerindeki gezintilerimizde balık tutardık, usta bir balıkçı olmuştum ben de... şaşmış kalmıştı B... bu ustalığın sadece el çabukluğundan kaynaklanmadığını, bileğimi nasıl oynattığımla da alakalı olduğunu söylemişti. Öteki balıkçılar pek sevmezdi beni... cadaloz derlerdi bana. Önceleri balık malık tutamazdım tabii, acele eder, bir sürü balığı kaçırırdım elimden... ama sonra Gerhardt ne yapmam gerektiğini gösterdi bana, çok geçmeden öğrendim her şeyi, gölgede bıraktım Gerhardt’ı. Av mevsimi gelince, yani mayıs aylarında sabahtan akşama kadar dışarıda dururduk... milyonlarca mayıssineği... havada vızır vızır uçuşan mayıssinekleri... Gerhardt’ın dediğine göre bir gün içinde çiftleşip ölürlermiş... zavallı mayıssinekleri... tabiatın oyunu... zavallı mayıssinekleri... zavallı Dido. “Sakın gönlünü kaptırma büsbütün”8 – Kim söylemişti bunu? Bir yerde okumuştum, erkekler de kadınlar gibi âdet görürmüş... biz rahmimiz var diye âdet görüyoruz, onun için bozuluyor sinirlerimiz zaman zaman; ama erkeklerin âdeti ne dölyatağı ne de ay döngüsü yüzünden, onlarınki adi hevesleri yüzünden... kadın dedikleri varlıkları bir seviyorlar bir sevmiyorlar. O kutuyu başka biri de bırakmış olabilir tabii... belki bir köylü, yahut yoldan geçen biri. Bu aralar gece geç vakitlere kadar serada oturuyor kocam... tıpkı babam gibi, köpeği gibi, aslında benim köpeğim, dördüncü Hector; evet, Gerhardt seraya gidip asmalarına, salatalıklarına bakıyor, bir de dolaylı yoldan döllenen sakızkabaklarına... nasıl olduğunu sormayın bana... yan yana ekiyor kabakları, onlar da yetişiyor bir şekilde... ürüyor... safran sarısı polenler karşı cinsin yolunu tutuyor, sonra... çoğalıyorlar... Gerhardt’ın sevdalandığı görülmemiştir pek... o üç kere âşık oldu, bense bir kere sevdim, bir keresinde de biraz hoşlanmıştım birinden. Four Courts9 binasında, kocamın yazıhanesinde bir rezalet çıkmış... çocuğun biri elinde tuttuğu bir yığın belgeyle yazıhaneye girmiş bir sabah; kocamın sekreteri Miss O’Hanlaoin bulunmaması gereken bir yerde, aşna fişnedeymiş... neyse ki örtbas ettiler bu rezaleti... kocam yarı çıplak, pantolon askısını çıkarmış bir halde boy göstermedi gazetelerde; o çocuğun da ağzı sıkıydı, takdire şayandı doğrusu. Ama aklıevvel sekreter onun gibi değildi. Yazdığı mektupları buldum kocamın cebinde, yüzleşmek istiyormuş benimle. Hoppala! Gerhardt aldı ağzının payını. “Seni hiç bırakmayacağım Millie... hiç bırakmayacağım,” dedi. İş tatlıya bağlansın diye seyahate çıktık... vapurdaki kimi kadınlar en az on iki kez üstlerini değiştirdi... mücevherleri, öyle gösterişli, öyle gereksiz... kaptanın masasında oturduk biz. Bir iki kere çakırkeyif oldum... yüksek topuklu ayakkabılarla vapurun sallantısı da tuz biber ekti üstüne. Tuhaf bir limana yanaştık iki günlüğüne, Gerhardt sahildeki çocuklarla oynadı... bir top oyunu – gurup rengi topu havaya atıyorlar, sonra da topa vuruyorlardı... yabancıların çocukları... esmer çocuklar... beyaz tenli değillerdi elbette, sevdiler Gerhardt’ı. Anlayacağınız, şeytan tüyü vardır kocamda, üstünden başından şirinlik akar, sevdirir kendini. Görmüşler onları, karavanınızdan demin çıkan etine dolgun kız var ya, şu şırfıntı, işte onunla görmüşler kocamı; gece geç saatlerde göldeymişler, sonra fırtına çıkmış... bir yere sığınmak zorunda kalmışlar... insan en yakın arkadaşından öğrenir ya, ben de öyle öğrendim sığınmanın ne demek olduğunu. Dido’yla Aeneas da geleceklerini belirleyen o aşk okuyla vurulunca bir mağaraya sığınmışlardı. Çok gizli bir koz var elimde, destedeki en güçlü kâğıt var. Ülkemizin şairlerinden biri meşhur üçlemenin birinde söylemişti; evli bir tazenin, yani konumuza dönersek körpe bir rahibenin kozu körpe amcığıdır...10 ama yaşı geçkin bir kadının daha büyük bir koz vardır elinde... daha tehlikeli bir koz... adını bile anmamamız gereken bir koz. Anladınız mı güzel hanımefendi... comprendé? Demek hem kristal küreye hem de tarot falına bakıyorsunuz... ben de biliyorum biraz... asılmış adam... kule... ölçülülük... adalet terazisi. O şırfıntı yiyemez bizim bektaşiüzümlerimizden... bir tane bile... elmalarımızdan... yabanelmalarımızdan... feriklerimizden... armutlarımızdan... sakızkabaklarımızdan... kırmızı frenküzümlerimizden... siyah frenküzümlerimizden... böğürtlenlerimizden... ayvalarımızdan... bardakeriklerimizden... mürdümeriklerimizden... muşmulalarımızdan... çileklerimizden... şerbetçiotlarımızdan... asmalarımızdan... kök sebzelerimizden... mahsullerimizden. N’olur, n’olur. Açın kapınızı bana. Çok soru sormayacağım. Biliyorum sizin için hassasiyet, mahremiyet önemli... Hipokrat yemini, günah çıkartan papaz gibi bir şey... ser verip sır vermemelisiniz... bütün istediğim bu. Madem falcısınız, neler gördünüz? İleri gitmişler mi? Yani demek istiyorum ki... anladınız işte ne demek istediğimi. Gerhardt onun babası yaşında değil... dedesi yaşında... akıl kârı değil... çok saçma... imkânsız bu... Dido geldi aklıma... dolapta duran kızarmış ördek geldi, pazar gününden beri... kocamın opal taşına benzeyen gözleri, geçen Noel’de bana gönderdiği kartpostal geldi aklıma... “yirmi iki yıl geçti, hâlâ sultanımsın benim”... aklıma geldi, geldi, geldi. Güzel hanımefendi, açın artık... açın kapınızı... açın perdenizi... hemen açın... bir saniye daha kalamam burada... anlıyor musunuz... bu dangalaklar bana bakıyor... bana gülüyor... yabani midilliler dörtnala kalkmış... toz kaldırıyorlar hep birlikte. Oradasınız. Biliyorum. Biliyorum işte. O hiç kıpırdamayan, kalın, astarı koyu kırmızı perdenin arkasındasınız; hissediyorum. Yolda bir aksilik çıkmadıkça üç saat otuz beş dakikada geliniyor buraya. Bu cehennemin dibinde birtakım düşkünler, hayvanlar trenin önüne atlamakta buldu çareyi. Evet, akşam treni kıvrıla kıvrıla gidiyor; bütün o efsanevi manzara, gökyüzü, ufuk çizgisi, sağanaklar. Hoşça kalın sevgili vurdumduymaz hanımefendi.

***

Madam! Tuhaf bir şey geldi başıma, sorumlusu da sizsiniz. Benimle görüşseydiniz saat altıdaki eksprese değil, bir sonraki trene binecektim, bunlar da gelmeyecekti başıma. Boş bir vagon bulup oturmuştum; tren tam kalkıyordu ki arkamdaki kapı açıldı, içeriye bir yolcu girdi, o kapı sürücü kabinine açılıyor sanmıştım halbuki. Dönüp bakmamıştım bile yeni gelene, ama kalbimin hızlı hızlı çarpmasından anladım kim olduğunu. Ne ayak sesinden ne de kendi sesinden tanımıştım bu yolcuyu, hem daha konuşmamıştı ki; semavi diyebilirsiniz bu önsezime, evet, semanın bir parçası. Doğru düzgün tutamadığı bir sürü kâğıtla, kolunun altına sıkıştırdığı evrak çantasıyla karşımda duruyordu kocam. Treni kaçırmamak için koşmuş, yanakları pençe pençe olmuştu. “Millie,” dedi gözlerine inanamayarak. Tren kalkınca karşımdaki koltuğa düşüverdi, elindeki kâğıtlar yere saçıldı; Gerhardt sanki değişmişim gibi hayretle bakıyordu yüzüme, yirmi iki yıllık karısının gizli bir hayatı vardı, bütün gün Dublin’deydi, belki birisiyle buluşmuştu, siyah bir kloş şapka kondurmuştu başına, şapkanın üstündeki yumuşacık kuştüyü çenesine kadar uzanıyor, gitgide inceliyordu. “O şapkayı nereden almıştık,” diye sordu. “Biz,” deyip düşündüm biraz, “biz Paris’e gitmiştik ya Noel arifesinde, Dragon Caddesi’ndeydik hani, kar yağmaya başlayınca almıştık işte bu şapkayı.” “Doğru ya,” dedi, sonra boşluğa dikti gözlerini, kar yağsın diye bekliyordu âdeta, canını bile verirdi sanki, yeter ki kar yağsın. Karşımdaki kırlık arazi tıpkı hayatımız gibi geçip gidiyor gözümün önünden, birbirine girmiş bir sürü baca külahı; göğün karanlığında dönüp duran, uçsuz bucaksız derinliklere sahip çıkan cüce kargalarla ekin kargaları. Biraz sonra Gerhardt önde ben arkada yemek vagonuna gideceğiz, bir sıkıntı olacak içimizin derinliklerinde, gelecekte başımıza neler geleceğini bilmeden sessiz sedasız oturacağız.

İngilizceden çeviren: Ezgi Yıldırım

1 İngiliz şair John Masefield’ın (1878-1967) bir dizesi (“Where the harebell grows and the foxglove purple and white”). (Bütün notlar çevirmene aittir.) 2 Angostura toniği: İçeriğinde yılanotu, çeşitli baharatlar, bitki özleri bulunan bir tonik. 3 Shakespeare’in Othello’sunda (çeviren Özdemir Nutku, Remzi Yayınları, İstanbul, 2004) aynı betimleme geçer (“one who loved not wisely, but too well”). 4 Hafif alkollü bir tür İspanyol şarabı. 5 İngiliz şair Thomas Gray’in (1716-1771) bir dizesi (“the lowing Herd winds slowly o’er the Lea”). 6 Kitab-ı Mukaddes’ten bir ayet (Vahiy 21: 4). 7 İngiliz şair Lord Alfred Tennyson’ın (1809-1892) bir dizesi (“There above the little grave, we kissed again with tears”). 8 İrlandalı şair William Butler Yeats’in (1865-1939) bir dizesi (“Never give all the heart outright”). 9 Anayasa Mahkemesi, Yüksek Mahkeme ve Dublin Bölge Mahkemesi’nin bulunduğu, Dublin’deki büyük yapı. 2010 yılına kadar Merkez Ceza Mahkemesi de bu binadaydı. 10 Benzer sözler Samuel Beckett’ın Üçleme: Molloy, Malone Ölüyor, Adlandırılamayan (çeviren Uğur Ün, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010) kitabında geçer.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Art Nouveau Eserlerinin Vazgeçilmezi Ç..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Toprak Işık

14 Mayıs 2025

Anlam Kazandırmak ya da Anlamsızlığa K..

İnsanlar yüzlerce yıldır hayatlarına anlam katma arayışı içindeler. İsviçreli yazar Peter Stamm’ın, Gece Mavisi Bir Saatte adlı eserini Ufuk Tonka Türkçeleştirmiş ve Tudem markası altında yer alan Delidolu Yayınları ülkemiz okuru i..

Devamı..

Ölümle Randevumuz Var

Cüneyt Ayral

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024