Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Ocak 2023

Öykü Yazıları

Eflatun Zamanlar: Acıların Anlatımı

Nezihe Altuğ

Paylaş

0

0


“O şimdi Edith Piaf olmak isteyen halay mendili”

Edebiyatımızda Kadın Yazarlar Sözlüğü’nün araştırmacı yazarı Neriman Ağaoğlu’nun sykitap’tan çıkardığı Eflatun Zamanlar adlı ilk öykü kitabını okurken; “her okuma, ardında tüketilmiş bir başka okumaya, tümüyle devredilmeyen bir yorum bırakır” diyerek Neriman Ağaoğlu’nu “kadın bildungsöykü” yazarı olarak yazmaya başladım. Bu yazı Eflatun Zamanlar üzerine yapılmış bir okumadan ziyade, yazar ile karşısındaki metin arasında kurulan bir beraberliğin dile gelişidir.

“Büyüme-Biçimlenme” olarak tanımlanan bildungs türünde karakterlerin geçirdiği büyüme sürecinden sonra yaşadığı öz benlik sorunu veyahut öz benlik anlayışı beraberinde bir çeşit bunalım ve hesaplaşmaya neden olur. Birey bu hesaplaşmalar sonucunda kendini ve toplumu yeniden değerlendirerek bir uzlaşmaya varır. Bildungsöykü, kişinin çocukluk evresinden başlayarak yetişkin birey olma yolunda geçirdiği ruhsal ve bilişsel değişimi, büyümeyi, olgunlaşmayı, kazandığı farklı bakış açıları ve benlik anlayışını, birey topum diyalektiği bağlamında işleyen öykü türüdür. İşlenen kişi üzerinden toplumda eğitim, ilişkiler, kuralar ve düzen çerçevesinde kendisine bir nokta arar. Buradan hareketle Neriman Ağaoğlu, ilkokul yıllarından başlayarak geçirdiği süreçlerini “Eflatun Zamanlar” diyerek detaylı bir biçimde çocukluğundan itibaren büyümelerine tanıklık ettiğimiz yazarın, yetişkinlik yıllarında kesişen ve ayrılan yolları ortaya konmasıyla oluşturmuştur.

 Eflatun Zamanlar, ülkemize ve tüm dünyada 1980-1990 döneminde yaşadığımız acılarının anlatımıdır. Zamanın rengini, eflatun diye renklendirince zaman imgemiz de değişen renklere dönüşüyor. Nasıl ki Eflatun rengine: Kırmızı ve mavinin karışımından elde edilen mor rengin, beyaz ile açılmasıyla elde edilen ara renge eflatun rengi deniyor. Doğanın büyülü tonu eflatun zamanlar artık sadece bir algı değil, bir imge olarak da karşımızda duruyor. Zaman, ne kadim düşüncedeki döngüselliğin de, ne de modernizimdeki parçalı yapısında kavranabiliyor, duyumsanabilir olma niteliği artık ön planda…

Dil ile düşünce arasındaki ilişki, Antikçağ’dan itibaren filozoflar tarafından üzerinde durulmuş bir konudur. Konuşmanın, başta düşünceler olmak üzere; arzuların, öfkenin, sevincin, hüznün, kısacası ruhtaki her tür teessürün/ etkilenimin dışavurumu olduğu, birçok filozofun işlediği bir fikirdir. Bununla birlikte filozoflar dilin, düşüncenin ifade imkânı olduğunu vurguladığı kadar, düşüncelerin bütünüyle emanet edilmemesi, dikkatli kullanılması gereken bir âlet olduğuna da dikkat çekmiştir. Antikçağ’da Platon, bir yandan düşünmeyi “iç konuşma”, “insanın kendi kendisiyle diyalogu” olarak tanımlarken Eflatun (İ. Ö. 427-347), "Düşünme sessiz bir konuşmadır" derken dile öncelik tanıyordu.1

Yazarlar, ürettiği eserlerini; hayatlarından, acılarından beslenerek büyütür. Neriman Ağaoğlu, acılarıyla yoğunlaşan eserlerini, tüm dünyaya duyuran sanatçılar gibidir 1980 darbesinin karanlığında yaratığı aydınlıkla, üzerimize yığılan füme rengi zamanları, bir an olsun eflatun renge dönüştürüyor. Yazdıkları yalnızca hüzünlü ve sevinçli öyküler değil sanatın toplumsal ve ekonomik katmanlarının ötesinde bir gücü olduğunun da kanıtı. 2013 yılında kaleme aldığı Kadın Yazarlar Sözlüğü, Osmanlı’dan bugüne kadar yetişen kadın yazarların yer aldığı sabrının da ince ince işlendiği değerli bir sanat eseri niteliğinde.

Zamana diren on öykünün yer aldığı Eflatun Zamanlar 1980 yıllarının şiir diliyle yazılmış. 1980’li yıllarda belirlen şiir nasıl ki; kendi tuhaf enerjisinden tutuşan bir arzu ile bu arzunun yöneldiği karanlık nesne arasındaki uzaklığın, istense dahi kapanmayacak bir boşluğun, öteliğin bulunduğunun, önce kötümser bir sezgi olarak daha sonra ise apaçıklık olarak yavaş yavaş farkına varılmasının şiiridir ya, onun da öyküleri sözün yörüngesine tutsak olduğu merkezkaç kuvvetten toplum ve onun kurucusu olan dil’den, dil’in ve yakın uzak geleneklerin oluşturduğu anlamlar ağından verili olandan uzaklaşma girişiminin hem olası imkânla hem de bunun nihai imkânsızlığının yarattığı gel-gitte sallanır gibidir…

Artık okur da farkına varmıştır ki “dilin dışarısı yoktur.” Bu nedenle bir yandan küresel entropinin hızına uygun biçimde kısa öyküyü iletmeyi, ifade etmeyi, su yüzüne çıkarmayı, bilincin öte yanını toplumsalın donuk yüzüne çarpmayı, şok yaratmayı arzular. Şehvetli gördüğünü, çocukluğunu, varoluşunu, hayret ve alayı, nevrotik sayıklamayı kucaklar. 80’ lerin dünyasında “muhalif olmak” total ideolojilerin, evrensellik iddialarının sorgulanmasını da kapsıyordu. Küçük küçük iktidar odaklarının kendi içinden eleştirisini de beraberinde getiriyordu. Sivil toplum, erkek egemen toplum, alternatif hareketler, yerinden yönetim, özerkleşme, edebiyat ve kültürde etnik canlanış, vb. kavram ve yönelişlerle birlikte muhalif söylemin çeşitli katmanları olduğu fark edilmişti. Aileden eğitime, ideolojiden dil’e iktidar kavramının değişik boyutları karşısında 80’lerin yazarları önceki kuşaklardan farklı bir biçimde değerlendirmek durumundaydılar. Öykülerinde yer alan Zeynep ve Nurten’in mektupları bunlara bir örnek… Susturulmuş hiç konuşamayanların sesi olmak, okuyucuyla daha güçlü bir bağ edinmek, kolayca empati kurabilmek için… Benim gibi ilk gençlik yıllarının alışkanlığı olsa gerek, ya da gerçekte söyleyemediklerini o’da benim gibi mektup yazarak söylüyor olabilir, bir çeşit, üstkurmaca ve günlük de diyebiliriz buna… Bütün nesnelerin fotoğrafını çeken kahramanı en azından, kendi zamanının dışına çıkıp, fotoğrafın sonsuz zamanında, kendine bir yer kazandığı için, binlerce fotoğrafın arasından, bize hayatın karşımıza çıkardıklarını seçmiş…

İşte bu yüzden Neriman Ağaoğlu öykülerinde ilk okumada açığa çıkaramadığı, ancak derin yapıyı arayan bir bakışla anlaşılabiliyor “yazma sevdası.” Bu derin yapının büyük hassasiyetle gizlediği olasılıklardan biri öyküleri kendi hayatının anlatıları… Bu öykülerde felsefi antropolojiye göre insan olmanın var olma koşulları açıklandıktan sonra, bu varoluş koşulları öykülerde karakterler üzerinden çözümlenmektedir. Bu öykülerde hem iyilik, hem de kötülük barındıran insanlığın uyumsuz yapısında, insanın hangi yanını eylemleriyle ortaya çıkardığı ve bu uyarının sunduğu konuları bütün olarak ele alındığında “insan”ı ve kadın’ı ele aldığı görülüyor. Her öykücüde diken biten finaller Neriman Ağaoğlun’da bükülme ile sonuçlanıyor. Arkası Yarın adlı ilk öyküsündeki çocukluğunda dinlediği radyo programını, kitabının son öyküsünde “o şimdi Edith Piaf olmak isteyen halay mendili” sözcüğüyle o kadar şiirsel dile getiriyor ki, hayal kırıklıklarımıza nasıl uğratıldığımızı hatırlatıyor. Bu öyküde “Kaldırım Serçesi” diye efsaneleşen, hani şu sahnede hep siyah elbiseler giyen, yarı Fas’lı, yarı İtalyan, fakat Fransa’nın sembolü olan küçük kadın şarkıcı Edith Piaf’ ile kendini hep eşleştiriyor. Çocukluğundan beri onu dinliyor, alabildiğince aşk yaşayan, kalabalıkların genel geçer ahlakına direnen sokak şarkıcısı gibi olmak istiyor. Nasıl ki dünyanın iki büyük savaşını kısacık ömrüne sığdıran, Edith Piaf, Pigalle kaldırımlarından Olimpia sahnesine uzanan, ışıklar içinde sarıldığı halde gölgelerin hüznündeki mutluluğu yaşayan kendisinin de söylediği gibi “erken ölmeye” kurgulanmış bir hayatın kahramanı gibiyse onunda kahramanları aynı duygular içinde. Artık karşı gelmediği o hüzün yumağı belleğinde silinmeyen Eflatun Zamanlar’ı… Acı beklentiler, üstüne perde çekilmemiş, ama karşısına açıldığında pek sahici kalmış, yazması; bir dönem sonra saçları ağardığında, bitirilmiş çocukluk hesaplaşmaları… Ağaoğlu imzalı bu kitabın öyküleri, bundan ötürüde daha da çekici…  Yazarın çocukluk ve gençlik döneminin zihninde artan, bellekten silinmemiş kalıntılarından oluşuyor, izlek olarak; ilk anda tümünü bir arada okursanız “anı bile diyeceğimiz türden. Çoğu sahici bir yaşam; pırıl pırıl hiç silinmeden kalmış yaşam parçacıkları, saf, temiz, içinde kötülük taşımayan, ama yerine göre çok can acıtan, hüzünlendiren yaşam öğretisi gibi…

Anlatılardan çıkardığımız acı tablolar karşısında kendi kendimize sorular sorarız. Toplum önce birbirini seven iki insan arasında kurulmaz mı? Sevmek ve çalışmak birbirinden ayrılmayacak iki temel ilkeyi gerektirir ve ancak özveriyle birleştiklerinde “insan ideali’ni tanımlamaz mı? Sevdiğiyle birlikte kendine ait bir yatağa sahip çıkmayı hangi kadın savunmaz ki. Acaba idealist bir genç kadının, idealist bir genç erkeğe (Ali) ideallerinden biri acaba bir an için sıçrama pahasına duyduğu aşk, sevgi ve cinsellik alabilir mi? Yan yana yürüyen iki genç insanda, onları doğal, dürtüsel olana çekmesinde, birbirine yaklaştırmasında doğru olmayan ne olabilir ki. İki insana yenilgi ve hemen ardından birbirine sığınma (Ali’nin aynı hastanede ölümü) duygusu yaşatan etmen, o ana dek birlikte olduklarını sanmış olmalarına karşın ayrılık noktasında kendilerini istemeden önceden ve zaten ayıran bir şeyi bir araya gelmelerine olanak vermeyecek bir olguyu görmeleri, düşleri gereği ansızın uyanmaları olabilir mi?

Bu durumda her iki insanda sevdanın zaten olanaklı olmadığı hatta belki sevdadan çok ülkemizde yaşanan kadına biçilen “evlendirme” yi onaylayan dünyalarında, toplumsal koşullarında birbirine hiç olmazsa şu küçücük aşk (s)anında eşlik etmiş olmanın sıradanlığında birleşiyor olabilirler mi? Onları ayıran şeyin onları birleştiren şey olma hali mi? “o şimdi Edith Piaf olmak isteyen halay mendili” (s. 16)) sözcüklerinin yer aldığı bu anılar bildiğimiz anılara benzemiyor. Ayrıksı, büyüleyici bizi tanımlayan bir tarihin anıları; “Sonbahar yaklaşıyordu, “Kaldırım Serçesi” bitmişti ama ben ezberlediği şarkıları hala söylüyorum; unuttuğum kelimelerin yerine yenilerini uydurarak” (s. 8) diyen bu sözcükleri okurken ve öyküsünün kahramanı Ulaş’ın ölümüyle Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesine giden, Türkiye’de ekonomik, sosyal krizlerin yaşandığı 4.250'den fazla kişinin öldüğü “örtülü, iç savaş” dönemini hatırlamamız, 68 Kuşağı'nın devrimci gençlik önderlerinden Ulaş Bardakçı’nın 19 Şubat 1972'de Arnavutköy'de polisler tarafından öldürüldüğü günü gözler önüne sermesiyle, gözyaşlarımızı tutmamız mümkün mü?

Çaresizlik ve kuşatılmışlık toplumun yargı kalıpları, sistemin erkek egemeni destekler politikaları, anne olmak, kadın olmak, çocuk olmak, ataerkilliğin dört bir taraftan kadın varlığını kuşatması ile toplum nezdinde çok görevli ancak sızdırılmaya ve susturulmaya hareket alanı kısıtlanmaya çalışılan kadın varlığı Sevdalı Bir Yıldız Öyküsü’nün girişinde Didem Madak’ın "Uzak ülkeler düşlemiştik / Büyük gemiler yüzmüştü ruhumuzda” (s. 23) diyen dizeleriyle kahramanı Yıldız’la, Didem Madak’la birlikte ağıt yaktırmaz mı?  

"Ağrı Eşiği" öyküsündeki Gülten Akın’ın “Yaşamın özünden derlememişsek / Sözcükleri söze çeviren balı / Dala bakmak suyun izini sürmek değilse / Dünya düş yalandır öykümüz” (s;30) dizeleri yaşadıkları hayatın onlara sunduğu kalıplara itirazsız adapte olan kadınların güvenli limanlarda demirleme içgüdülerinin aksi istikametine yol alan yazarın, kendine ait bir hayatın peşinden koştuklarının da dile getirilişi değil mi?

"Uzun Selvi Sokak" öyküsünde Nâzım Hikmet’in; “ O yalnız ağaran tanyerini görüyor / ben, geceyi de / Sen yalnız geceyi görüyorsun, / ben ağaran tanyerini de…” diyen şiirlerini ezberinden bilen, “ Senin öykün bitmedi mi? “ diye soran kahramanı Aysel bilmiyordu ki Sevgili Nurten’e yazılan mektubun kahramanın tarzı aslında onlara benzemezdi. “Bence arayış içinde yakınlaşmıştı müzik gurubuyla. Bir hayalin peşinde, benim istediğim, farklı bir müzik yapmak diye tutturmuştu. Sonra bir gün duyduk ki kaybolmuş. Elinde gitarla şarkı söyleyen fotoğrafları vardı gazetelerde. Uzun süredir dedikoduları duyuyorduk. Şehir merkezlerinde toplanıp halay zincirleri oluşturan genç kadınlar varmış. Kuşlar varmış yanlarında. Kuşlarda birbirlerine zincirlenmiş gibi ahenkle dönüyorlarmış. Sonra kuşlar yorulup uzaklaştığında bile gençler dönmeye devam ediyor, bir süre sonra rengârenk halay mendili gibi görünüyorlarmış.”Diyen şiirsel anlatımlı mektup satırlarıyla Emek, Barış, Demokrasi Mitingi’ne ülkemizde halay çekerken yakalan 10 Ekim 2015'te yerel saatle 10.04 civarında Ankara ilinin Altındağ ilçesinin Ulus semtindeki Ankara Garı kavşağında düzenlenen bombalı intihar saldırısında 109 kişinin ölmesi ile modern Türkiye tarihindeki en ölümcül intihar saldırısını unutmak mümkün mü? Anlatıcı öznenin hayalleri hep geriye çevrilmiş; umutla açılan hayallerine bu kez de Uzun Bir Kış Yolculuğu öyküsüyle kar ve tipi inmişti. Kadın olmakla övünen yazarın, kadın olarak toplumsal yapıda yer edinme mücadelesinde acısavar bir dil inşa etme çabası da bütün özgürlükçü kadınların sesini duyurma azminden kaynaklanıyor olabilir mi?

Füsun adlı öyküsündeki Edip Cansever’in “dağılmış pazaryerine benziyor şimdi istasyonlar / ve dağılmış pazar yerlerine memleket” dizeleriyle acılarından ve kadınlığından ördüğü diliyle tüm susturulmuş kadınlar adına yetinmeyerek, bu kez de Yeniden adlı öyküsüyle Murathan Mungan’ın dizeleriyle Sezen Aksu’nun sesiyle “Hani herkes arkadaş, hani oyunlar sürerken / Hani çerçeveler boş, hani körkütük sarhoş gençliğimizden, / Hani şarkılar henüz bu kadar incitmezken / Eskidendi, eskidendi, çok eskiden”  diyen sesiyle soruyor bize. Tüm bu yazılanlarla, yaşanan aşkın güzelliği midir insanı ayakta tutan, yoksa masal büyüsüne gönderen an’lara nakışlanan Eflatun Zamanlar diyen gizemli anlatılar mı?

 

1 Platon, (2007), s:263

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Çocuk Kitaplarındaki İnsanlar Ahlaki G..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gökhan Güvener

18 Haziran 2025

Demans

Sosyal etkileşimin bilişsel olarak koruyucu olduğuna dair teorilerden biri, esnek düşünmeyi teşvik ediyor oluşudur.Demansı önlemeye ve olabildiğince geciktirmeye dair bir kısmı kanıta, bir kısmı ise varsayımlara dayalı öneriler var. Beslenme, egzersiz, sosyal anlamda aktif olmak dışında bütün ..

Devamı..

Yusuf ile Züleyhâ

S. E. Breitegger

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024