Biçimde de hikâyede de arayışlarda da “yavaş” olana bakıyorum. Bizden olana.
Ekin Deniz Kuzu'nun ilk öykü kitabı Ölüm Kalım Öyküleri yayımlandı. Bir kahramanın öykülerin arasında zaman zaman farklı kimliklere girerek dolaştığı öyküler ortaya dikkat çeken hikâyeler çıkarıyor. Ekin Deniz Kuzu ile öykülerinde yapmak istediklerini konuştuk.
Semih Gümüş: Deniz, ilk kitabın Ölüm Kalım Öyküleri yayımlandıktan sonra öyküye bakışında değişiklikler oldu mu, yeni biçimler, hikâyeler, arayışlar…
Ekin Deniz Kuzu: Merhaba. Ölüm Kalım Öyküleri uzun zamandır üstünde çalıştığım, çalışırken büyüdüğüm bir kitap oldu. Bu büyümek, sadece yaş almakla bağlantılı bir büyüme değildi elbette. Hayat büyütüyor insanı. Bir sürü problem. Her yeni gün yeni bir biçime, yeni hikâyelere ve arayışlara çekiliyoruz. Bir önceki gün yeni olan, bir sonraki gün eskiyor artık. Her şey çok hızlı. Ben, kendi adıma, belki şunu söyleyebilirim: Biçimde de hikâyede de arayışlarda da “yavaş” olana bakıyorum. Bizden olana. Uçuk kaçık olsa da tanıyıp bileceğimiz hikâyelere kırıyorum direksiyonu. Bir ayrıntı, bir diyalog, bir his. İstiyorum ki bunlardan biri ya da hepsi birden, karşımdakine tanıdık gelsin. Bu hep böyle oldu, kitaptan sonra da –henüz– hâlâ böyle.
SG: Öykülerindeki İlhan Erman karakteri hayatında iz bırakmış durumları anlatıyor. Her öyküde farklı bir durum, ilişki, sorun var, arada kimliğini de değiştirerek. Tek bir karaktere bağlı bir dizi öykü tasarısına az rastlanır, bu sende nasıl oluştu?
EDK: Ben buna samimi bir yanıt vereyim. Oggito’dan bildiğiniz gibi zaten öykü yazmayı sürdürüyordum. Bir akşam –kitabın temellerini atarken– kahramanı İlhan Erman olan bir öykü yazdım. O öykü kitapta yok, belki başka biçimlerde karşımıza çıkar. Ardından o sıralar yazdığım her öyküde İlhan’ı ana merkeze almak istedim. Dediğiniz gibi, İlhan, bir kişilikten çok bir duygu ya da düşünce. Duygular ve düşünceler de bizim için ne kadar şekil değiştiriyor olsa da aynı kapıdan, aynı zihinden, aynı vücuttan çıkıyor. İlhan’ın hem bir duygu-düşünce hem de tek bir vücut olmasının öykülerdeki samimiyet dozunu artıracağını keşfettim.
SG: İlhan Erman bir kişilikten çok her öyküde farklı bir duyguyu ya da düşünceyi temsil ediyor. Karamsar hikâyeler. En çok vurgu yapılan izlek de ölüm. Ölüm bir duygu, düşünce, yaşanmışlık, arayış. Ölüm izleği okuru da kendi içine çekiyor elbette… Dolayısıyla öykülerin çoğunda bir anlatıcı-karakter var, birinci kişi ağzından anlatılıyor. Bunun dışında, anlatıcının seçimi, hikâyelerin yaşandığı zaman ve bunlara benzer anlatım sorunları üstüne düşünüp karar vermek için neler yaptığından söz eder misin…
EDK: Öykülerde, okuyucunun karşısına çıkan tek bir karakter varken bazı handikapları düşünmeden edemiyorsunuz. Üslup, dil, biçim gibi unsurlar birbirini fazla tekrar ederse, orada bir hata yaptığınızı anlıyorsunuz. Üstelik İlhan, bir kişilikten çok bir duyguysa, benim önce şuna bakmam gerekti: İnsanlar duygularını nasıl ifade eder? Değiştirerek. Sözgelimi öfkeyi farklı, sevinci farklı, mutluluğu başka, mutsuzluğu başka anlatır. Yine de hepsinde birbiriyle bağlantılı, birbirine yakın taraflar olduğunu da görürüz. Ritmik bir şeyden söz ediyoruz. Çünkü insan karışık bir varlık. İlhan da karışık bir varlık. Bütün bu karışıklığın içinde ritmik bir anlatım yakalamanın peşine düştüm. Merkezine ölüm duygusunu alan bir kitabınız varsa, anlattıklarınızın, bir yandan can sıkıcı bir yandan da yeni umutlara gebe olmasını diliyorsunuz. En azından bu benim için böyleydi. Ölüm çoksesli bir şey. Biri ölüyor ama peşinden tonlarca duyguyu gerisinde bırakıyor. Arkanızı dönüp gidemiyorsunuz yani. Ruhunuzda bir yara açıyor. Bütün bunların arasında İlhan’a bu çokseslilikten hangileri yakışırdı, hangilerini anlatmak isterdi ya da daha iyi anlatacağını düşünürdü, bakmam gerekti.
SG: Bu kitabının kahramanı İlhan Erman bundan sonra yazacaklarında da görünecek mi?
EDK: Kitap yayımlanıp da yazar kopyaları elime geçtiğinde, aklımdan ilk geçen şey İlhan’ın süresini doldurduğu oldu. Ama yıllar içinde onunla çok başka bir dostluk kurdum. Madem gerçek hayatta birileri ölünce bir daha geri dönmüyor, İlhan şimdilik ölmüş olsun, nasılsa bir gün tekrar karşılaşırız ve özlem gideririz, diye düşünüyorum.
SG: Öykü fikirlerini nasıl buluyorsun, sonra nasıl tasarlıyorsun… Yazma sürecini anlatır mısın?
EDK: Yazma sürecim, gördüğüm ve duyduğum kadarıyla birçok yazara göre daha basit işliyor. Oturup yazıyorum. Bazen daha önceden aklımda birkaç fikir oluyor, notlarını almış oluyorum, onların üstüne gidiyorum ve yazmaya oturduğumda şekilleniyor. Bazen de olmuyor, elde sıfırla oturuyorum, yazarken ortaya çıkıyor. Genelde beni heyecanlandıran, “Ya ben bunu bir yerde okusam muhtemelen beğenirdim,” dediğim fikirlere asılıyorum. Ben biraz tembel de bir yazarım. Ama bu tembellik, hayatla da çok bağlantılı. Her yeni güne o günü ustalıkla bitirme, hayatta kalma, geçinme gibi dertlerle uyanıyoruz. Çalışmak zorundayız ve bu memlekette hakkımızla çalışıp haklı karşılığını almak da çok zor. Siz, yayıncı olarak durumun vahametinin zaten fazlasıyla farkındasınız. Dolayısıyla ekmek teknesini sürmek her şeyin önüne geçebiliyor. Kendime kalan ve aklımın dingin olduğu vakitlerde yazıyorum. Mutlaka evde ve gece, sabaha karşı yazıyorum. Mümkünse birkaç kadeh içki arıyorum.
SG: Sence bir öyküde en önemli öğe nedir, sen önce neyi önünde tutarak yazıyorsun?
EDK: Benim için yazmaya başladığım ilk zamandan bu zamana hiç değişmeyen tek bir önemli öğe var: Samimiyet. Anlatılan öykü ne kadar samimiyse ben onu o kadar beğeniyorum. Samimi olmayan beni ânında kaybediyor. Sadece edebiyatta da değil, sanatın birçok üretim alanında aynı öğeyi arıyorum. Bir fotoğraf ne kadar samimiyse o kadar beğeniyorum, bir film ya da bir resim. İlk soruda da bahsettim, bir kelime-bir cümle-bir diyalog ya da başka herhangi bir şey arıyorum, samimi geliyor mu gelmiyor mu ona bakıyorum. Bundan ayrı giden her şey beni çok zorluyor. Büyük laflar, geniş ağızlar, kocaman kocaman ahkâmlar... Samimiyetle estetik değer kaygısını iç içe geçirince hakikaten çok güzel şeyler ortaya çıkıyor. Biri birinden eksik kalırsa ortaya çıkan üretim hızlıca yapaylaşıyor.
SG: Bugüne dek hangi yazarlardan etkilendin ya da etkilendin mi?
EDK: Mutlaka hepsinden azar azar etkilenmişimdir. Çok sevdiğim, dönüp dönüp okuduğum yazarlar var. Tolstoy’u çok severim. Anna Karenina’yı okuduğumda, büyük klişe yapacağım ama hayatım değişmişti. Faulkner’ı, Hemingway’i çok severim. Jack Kerouac, Allen Ginsberg, Ingwar Ambjornsen, Charles Bukowski, John Fante... Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Veli, Sait Faik, Birhan Keskin... Sayamadığım daha niceleri. Sevdiğim yazarlar öykülerime her zaman dokunmuştur, bu da bence çok önemli bir şey.
SG: Senin için çok önemli, okunmazsa olmaz kitapların var mı?
EDK: Anna Karenina, ilk sırada. Sonrasının bir sırası yok ama yukarıda saydığım yazarların her kitabı benim için çok önemli ve okunmazsa olmaz diye düşünüyorum. Güzel sorular için teşekkür ederim.






