Çoğu yazara göre sanatın amacı anlamaktır. Yazar, çağını ve çağının gerçeğini anlamaya çaba göstermelidir. Bu kural Vüs’at O. Bener için de geçerliliğini korur.
Felsefe temelde “İnsanın/hayatın anlamı ve amacı nedir?” sorusuna cevap araması olarak tanımlanır. Edebiyatın da bu soruyu ve ondan kaynaklanan diğer sorunları kendi diliyle ele aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Edebiyatla felsefe arasında hem malzemelerinin hem de konularının benzerliğinden kaynaklanan ciddi bir ilişkiden söz edilebiliriz. Ne var ki bu ilişki iki alanın derinliklerine inildiğinde karşımıza farklı boyutlarla çıkar. Kendi ölçüleri içinde estetik bir bütünlüğe sahip olan edebî metinler her şeyden önce kurgusal bir dünya ortaya koymaya çalışırken zaman, mekân, duygular, hayaller, düşünce ve izlenimler ile bunların ifade ediliş biçimleri ön planda yer alır. Edebiyat metinleri bize anlamı kolay bulunamayacak, başka bir şeye kolay indirgenemeyecek derinlikleriyle bize hayattan bir görüntü sunar. Bu yönüyle edebiyat hayata yeni bir pencereden bakmak anlamına gelir. Edebiyat okumaktan aldığımız haz, bir edebi metinin bize hayat hakkında öğrettiği, hissettirdiği, ima ettiği, gösterdiği, yaşattığı o derin anlamdır.
Felsefî metinlerinde ise var olan dünyaya yönelttiği sorulara cevaplar arar, bunu yaparken de bilimden hiç ayrılmamaya, olaylara ve durumlara hep aklın ışığında bakmaya çalışır. Her iki alanın metinleri arasında bu farkla birlikte çok temel bir birleştirici özellik bulunur: Her felsefî düşünce kendine ait metinler üretirken, her edebî metin de kendine özgü bir felsefesinin ürünü olarak ortaya çıkar. Bu anlamda Hegel’in, “Her felsefe kendi çağını düşüncelerle dile getirir,” sözünü edebî metinler için söyleyebiliriz. Her edebî metin çağının tanığıdır ve ürettiği metin felsefi bir akıma bağlanıyorsa o felsefe akımının da bir sözcüsü konumundadır gibi bir ifade kullanabiliriz.

İlkin öyküleriyle kendine yer edinen, öykücülüğümüzün olanaklarını zenginleştiren yazarların ilk akla gelenlerinden Vüs’at O. Bener, kendisi gözden uzak durmayı seçtiği için edebiyat okurlarının da gözünden uzakta kalmış, böyle olduğu için de yeterince değerlendirilememiştir. Semih Gümüş bu konuda şöyle yorum getiriyor: “Onun az yazmış olması da üstünde az durulmuş olmasına bir neden olabilir mi? Ya da tamamıyla kendine özgü, yenilikçi, bazen de kapalı anlatım biçimleri ona yaklaşılmasını güçleştirmiş olabilir mi?” Anlatısına şu sözlerle devam ediyor: “Yazmaya başladığım ilk günden bugüne, karşılaştığım en çetin metnin Buzul Çağının Virüsü olduğunu söyleyebilirim. Vüs’at O. Bener’in 1950’lerde yayımlanan öyküleri de yayımlandıkları o yıllarda oldukça tuhaf karşılanmış, aykırı ve kapalı bulunmuştu. Oysa bugün çok yalın, titizlikle ve özenle örülmüş, usta işi öyküler olarak pekâlâ alınabiliyor. Demek ki giderek çetrefilleştiği görülen sonraki dönem öyküleri de yakın bir geleceğin okurlarına büsbütün açık ve dolaysız gelecektir.”
1922 doğumlu Vüs’at O. Bener (1922-2006) Türkiye’nin ve dünyanın 20. yüzyılının son üç çeyreğini boydan boya yaşamıştır. Yapıtları, değişen Türkiye’nin insanı olma koşullarını, değişen dünyanın değiştirdiği duyarlılıkları, genç bir yazardan olgun yaşta bir yazar olmaya ulaşmadaki tavır çeşitliliğini yansıtır. Yapıtlarında Cumhuriyet Türkiye’sinin serüvenini, onun yaşam ve ölüm karşısındaki bireysel hesaplaşmasıyla iç içe izleriz.
Vüs’at O Bener benzersiz bir kara mizahla bu sıkıntıları dile getirmiştir. Bizi karanlık ama özgün bir dünyanın koridorlarında dolaştırarak edebiyatın her şeyden önce kendimizle ve varoluşumuzla yüzleşmek cesareti olduğunu yapıtlarıyla bize kanıtlamış çok özel bir yazardır.
Ayşegül Yüksel onun yazdığı türü belirtmekte zorlanışını, yapıtlarının tanımlamanın zorluğundan söz eder. Her birinde, anı, roman, öykü, en çok da kıran kırana bir iç hesaplaşmaya dönüşen “deneme” dokularının iç içe geçtiğini söyler. Ona göre bu metinler, kurgu ile yazarın öznel yaşantılarının sarmaş dolaş olduğu, gerçek yaşamın anlatısının nerede bitip kurgunun nerede başladığının belirlenemeyeceği yapıtlardır. Her birinin en vurucu yanı ise, gerçekten yaşanmış etkisi bırakmalarındadır. Onun metinlerini “An’ların, bir kez daha, tam yazıldığı – ve okunduğu – anda yaşanıyormuşçasına canlandırılması. Hem de üç beş sözcükle,” diye tanımlar. Arkasından şöyle ekler: “Ben Vüs’at O Bener’in yapıtlarını kendi yaşamından doğrudan aktarımlarmış gibi okumayı severim. Yazdıklarını, tanıdığım insanın bilmediğim sırlarını ele verdiği ‘hüsn-ü kuruntu’su ile okumak daha keyifli gelir. Yaman bir kurgu ustasının oyununa geldiğimin ayırdında olsam da.”
Edebiyat dünyasında adı “acı çekerek yazan”, “kılı seksen yarar”, “çetin ve derin” edebiyat adamına çıkmıştır. Ayşegül Yüksel gerçek yaşamında tanıdığı Vüs’at O Bener için bir dolu yazar için “ayrıntı” bile olmayacak konulara ne denli emek ve zaman harcadığına tanık olduğunu söyler. Onu bizlere tanıtırken şöyle bir soru sormaktan da kendini alamaz. “Nasıl bir ‘canavar’dır Vüs’at O Bener’i ‘tarifsiz’ boğuşmalara iten? Vüsat O Bener, tıpkı Shakespeare ve Beckett gibi, insanın ‘ölüm’e yazgılı oluşunun getirdiği ‘anlamsız varoluş’ açmazına odaklar yapıtlarını. Hem toplum yaşamının gerektirdiği erdemli davranışlara tutsaksın hem de ölümlü olduğun gerçeğiyle yaşamak zorundasın. Açmazlara dolu zor bir bireysel ve toplumsal yaşamı sürdürürken de ‘ölüm’ün sürekli olarak seninle alay ettiğinin bilincinde olacaksın. Demek ki bir soytarısın yaşamın ve ölümün elinde. Bilincin isyan edecek, ama duygularının, vicdanının ve nesnel koşulların sarmalı içinde de yuvarlanıp gideceksin. Hamlet gibi, hep kendi kendinle hesaplaşarak.”
Nurdan Gürbilek ise onu şöyle yorumlar: “Bener’in anlatıcısı bir yandan anlatır, bir yandan da bir türlü anlatamadığını, dahası anlatılamayacağını, aslında anlatmanın bir yararı da olmadığını anlatır. Yaşamı yazarak var etme çabasıyla bunun imkânsız olduğu sezgisi arasında, yaşananları doğru, içten, sahici bir dille anlatma isteğiyle yazılanın sahtelikten kurtulamayacağı bilgisi arasında, anlatma isteğiyle anlatıya olan inançsızlık arasında gidip geliyordur anlatıcı. Anlatma gayretiyle (Yazmalıyım) anlatılamayacağı sezgisi (Bilmem anlatabiliyor muyum? Anlatamıyorsun, elbet, hem anlatmak uğruna bunca çalışkanlık niye?), yazının kalıcılığına tutunma çabasıyla (Bu dünyadan göçtüğümde sözüm edilsin mi istiyorum acaba? Tümden unutulmayalım) unutuşun kaçınılmazlığı (Kaçınılmaz unutuşun burgacından kim kurtarabilmiş yakasını?), nihayet bütün bu kaygıları anlaşılır kılma çabasıyla anlaşılma isteğine yönelik yıkıcı alay (Anlaşılmak ille de!) arasında gidip geliyordur anlatı.”

Orhan Koçak’ın gözünden yazar bize şöyle tanıtılır: “Başta Vüs’at O. Bener olmak üzere bazı sonraki yazarlar, iç dünyanın ancak birtakım biçimsel ya da yapısal ‘oyunlarla’ ifade edilebileceğini ve ancak bir noktaya kadar sürdürülebileceğini sezmişlerdi….Ama iç dünyanın bir bağış olduğu kadar bir lanet de olduğunu ilk gören ve daha en baştan kavramış olan yazar Vüs’at O. Bener’dir. Bir iç mekân varsa eğer, bir oyuk da var demektir. Bir zenginlik ya da doluluk olmaktan önce, bir boşluktur iç dünya – hiçbir zaman tam doldurulmayacak bir boşluk.”
Ömer Türkeş onun olay örgüsünü çok gevşek, roman kahramanlarının hayatlarından bölük pörçük kesitler verecek tarzda kurguladığına değinir. Bu savrukluğun arkasında çok titiz bir üslupçuluğun gizlendiğini vurgular, öyle ki her sözcüğü, cümleyi, düşünceyi, duyguyu ve olayı verme istediği onda ödün vermez bir üslup yaratmıştır. Ömer Türkeş’e göre, Buzul Çağının Virüsü’nde açık ve izlenilebilir bir olay örgüsünden söz edilemez. Olay örgüsünü oluşturan metin parçaları düzenli bir akış izlemez. Olayları, bilinçte yansıdığı gibi verebilmek için bilinç akışı tekniğini kullanarak anlatır. Anlatıcının bilincinde geçmişten anımsananlar tek bir anlatı anında bütünleşir. Zamanı bütün ağırlığıyla üzerimizde hissederiz. Anlatı bir yandan geçmişe uzanır. Geçmişin o renkli, coşkulu ve canlı anılarıyla aydınlanır, hemen ardından o aydınlık yerini grisi olmayan bir karanlığa bırakır. Vüs’at O. Bener Nezih Algan ile yaptığı bir söyleşisinde romanın olay örgüsünün kapalı olduğuna dikkat çekerek olay örgüsünün geri plana itildiğinin altını çizer: “Evet, doğru, öykülemesi yok bu kitabın. Bu kitap bir öykü değil. Bu kitap bir şey anlatmıyor. Bu kitabın anlattığı şeyler çok kaygan, gölgeli.”
Vüs’at O Bener’in farklı anlatım tekniklerini kullanması karşımıza karmaşık bir yapı çıkarır. Bu yapıtlar ilk okumada, anlaşılması zor metinlerdir. Onun yazı biçimini kavradıkça metni çözümleyen gerekli ipuçlarını barındırdıklarını görürüz. Okuma ilerledikçe metinlerin birbirini tamamlayan, kendi içlerinde gönderimlerle ilerleyen ve bir bütün olarak okunabilecek bir yapısı olduğunu anlarız. Her metin parçası öncekinin devamı olmaktan ziyade farklı bir anlatıcının bakış açısıyla farklı durumları anlatır. Bu nedenle her metin parçasını ayrı bir edebî metin olarak düşünmemiz yanlış olmaz.
Vüs’at O. Bener’in karakterleri kısa, sonuçsuz sevdalar, dayanılmaz ekonomik sıkıntılar içinde boğuşur. Hayattan kopuk, bezgin, yalnızlığa dayanıksızdırlar. Başkasına yük olmuş kişilerdir. Yeryüzüne atılıvermişlik duygusu, zamanın oyuncağı olma duygusu, iç sıkıntısı ve ölüm acısı içinde ruhsal çöküntü içindedirler. Ruhsal bir düşkünlük içinde dünyadaki yalnızlıklarını duyumsamaktan kurtulamazlar. Gitgide kendi öznelliğine saplanıp kalmışlardır. Kafalarını kendi benlik duvarlarına çarpıp duran bu insanların varoluş sıkıntıları vardır. Bener’in karakterleri yalnızca aşk, acı ya da sıkıntı çekmezler. Onlar kendilerini kurtuluşu olmayan, çözümsüz ve saçma bir yaşam içinde bulmuş kişilerdir.
Romanın olay örgüsünü oluşturan metin parçalarına bakıldığında romanın merkez kişisi Osman Yaylagülü merkezinde hayatın bireyi sıkıştıran, bunaltan ve sonunda da her şeyden vazgeçmesine neden olan bir akış olduğunun vurgulandığı görülebilir. Birçok mücadeleler sonunda ne özel hayatında ne de dünya görüşlerini uygulamaya koyma konusunda başarılı olabilen ve bunun sonunda da “yenilen ve yenilmeye yargılı olan” bir bireyin durumu somut bir biçimde ifade edilir. Bireyin yaşadığı bu “hayata tutunamama” durumu, diğer kişilerin yaşadığı ölüm, intihar ve saçma gibi kavramlarla varoluşsal bir temele yerleştirilir.
Çoğu yazara göre sanatın amacı anlamaktır. Yazar, çağını ve çağının gerçeğini anlamaya çaba göstermelidir. Bu kural Vüs’at O. Bener için de geçerliliğini korur. O eserlerini üretirken çağının gerçeğinden kaçması mümkün değildi. Gerçeği yakalamak isteyen bir yazar tavrı içinde, kendi bireyselliği içinde kalarak, kendi bireysel evreniyle bütün bir insanlık evreni arasında bağlantılar kurdu. Onun eserlerinin önemi felsefe ile sanat arasındaki ilişkiden yola çıkarak felsefenin soyut kavramlarıyla ifadesi güç olan insan yaşantılarını edebiyat dili ile somutluk kazandırmış olmasındadır.
Kaynak
Semih Gümüş, Kara Anlatı Yazarı Vüs’at O. Bener, Can Yayınları, Ocak 2008
Vüs’at O. Bener “Bir Tuhaf Yalvaç”, Norgunk Yayınları, 2004
Vüsat O. Bener, Buzul Çağının Virüsü, YKY, 2006
"Vüs'at O. Bener Üzerine Bir Araştırma", Yüksek lisans tezi, Sıdık Tokar, Van 2006
Ömer Türkeş, "Yazar gibi yazardı"
Mustafa Kurt, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bölümler Enstitüsü, Edebiyat Anabilim dalı, "1950 sonrası Türk Edebiyatında Varoluşçu Felsefeden Etkilenen Yazarlar", Doktora tez çalışması, Ankara 2007
Vladimir Nabokov, Edebiyat Dersleri, Ada Yayınları






