İçinde altın varmış gibi minderlerin köşelerini yoklayıp çekmeceleri açıp kapayarak üst katta bir şeyler arayan Annabelle, mavi odanın gardırobunda bir çift eldiven buldu sonunda. Eldivenlerin kime ait olduğunu öğrenmek için aşağı kata indi. Oda oda dolaştı. Evde herkes onun adım atışından bile korkar olmuştu artık.
“Gardıropla birlikte satılsaydı yazık olurdu,” dedi. “Pek de güzel eldivenlermiş, baksana.” Parmak uçları eskimiş, küçük, inci düğmelerle bilekten iliklenebilen, eli küçük olanlara uygun süet eldivenlerdi bunlar. “Birilerinin işine yaramış, belli.”
“Belki de Delia’nındır,” dedi yeni kurbanı Henry.
“Onunkiler düğmeli değilmiş.”
“Ben olsam onları kendime saklardım.”
“Olmaz Henry, yapamam, bir de baksana bunlar çok küçük.”
Henry çığlık atmamak için zor tuttu kendini. Alacakaranlıkta gözden kaybolan evin her köşesinde ilk bakışta tarif edemediği garip bir sessizlik hâkimdi. Bütün saatler durdurulmuştu sanki. Tik tak edip duran bir saati açık artırmada satamazsınız zaten. Yarın eve gelecek olan tozlu ayaklarla kirlenmesin diye bütün halılar toparlanıp kaldırılmış olduğu için sessizlik yankılandı boşlukta. Oturma odasına bayatlamış kâğıt kokusu sinmişti. Okuldan, Londra’dan, Hindistan’dan gelen aile mektuplarını birilerine okuturum diye çekmecelerden çıkarmıştı annesi. Bereket versin, yakıldı o mektuplar şimdi. Yalnızca en iyi, en gösterişli, en dokunaklı olanları evrak çantalarına konmuştu. Adrian’dan gelen bütün mektuplar saklanacaktı, çünkü ölmüştü o. (Evrak çantalarının ne yapılacağını ise kimse bilmiyordu.) Henry ölmüş olsaydı onun mektupları da marazi bir değer kazanabilirdi. Hal böyle olunca, meydanda annesiyle kız kardeşlerinin de bulunduğu sade bir törenle sessiz sedasız yakıldı Henry’nin mektupları. O evde yaşasa da yaşamasa da ailesi hep ayak bağı olmuştu ona. Haddinden fazla resmi, mesafeli bir ilişki vardı aralarında. Herkesin soğukkanlılıkla karşıladığı Annabelle’in tuhaf davranışları utandırıyordu onu. Oysa kardeşinden utanması affedilemez bir hataydı. Annabelle “özürlü” bir kız değildi, biraz büyümemişti o kadar. Koşuşturup duran kocaman, kadınsı vücudunun içinde on yaşında bir çocuktu âdeta. Bu yüzden hep evin küçük kızı olarak kaldı.
Delia, Annabelle’in peşinden oturma odasına baktı. “Tabloların hepsi yerde ne gülünç görünüyor,” dedi heyecanla. Duman bulanıklaşmış, güneş solmuştu, taze çiçekli karelerle bezeli duvar kâğıdı tuhaf bir şekilde göze çarpıyordu.
Delia, hep gelişigüzel bir şeyler ortaya atarak en gergin durumlarda bile ortamı yumuşatırdı. Her gün ailesinin yüreğine su serper, yüksek topuklu ayakkabılarıyla tıkırdayıp dururdu ortalıkta. Çok güzel olduğundan genç yaşta evlenip yuvadan uçup gitmişti, o yüzden kimse umurunda değildi artık. İçlerinde en çok Delia’yı severdi Henry. Sanki evin yabancısıymış gibi neşeliydi Delia o gün. İkisinin arasından su sızmazdı hiç.
“Kütüphanede matem var,” dedi Delia.
“Kim var içeride?”
“Annem, babam, bir de bizim zavallı John.”
“Ne yapıyorlar orada?”
“Asıl mesele de o zaten,” dedi neşeyle, “yapabilecekleri pek bir şey yok. Zavallı annem bir zamanlar kapının önünde durup boyumuzu ölçtüğümüz işaretleri silmeye çalışıyor.”
Delia’nın bu kadar neşeli olmasının ardında toplum hayatına karışma hevesinden çok, başka bir neden yatıyordu. Derin bir ferahlık hissediyordu. Vicdan adına bir şey kalmamıştı sanki onda. Kocasıyla da arası iyi değildi, bıkmış usanmıştı ondan. Yıllarca aldatmıştı kocasını; küçük bir kedi kadar hafif bir kadındı. Ev elden giderken anlatılan masumiyet hikâyelerini duyunca tepesi atıyordu her defasında. Bundan sonra annesi, babası, bir de Annabelle otelde yaşayacaklardı. Guguklu saat, hurdaya dönmüş paravan, köpeklerin paraladığı renkli kumaştan koltuklar yarın açık artırmayla satılacak, arabalara yüklenip götürülecekti. Puf diye uçup gidecekti işte her şey! Öyle rahattı ki, bu olayı da içine sindirmek zor gelmedi ona... Bir sigara istedi Henry’den. Yakılan kâğıtların külleriyle dolu soğuk ızgaranın üstünde dururken Henry’nin omzuna elini koyup dengesini sağladı, nereden estiyse ona yaşadıklarını bir bir anlatmaya başladı. Birkaç kez oturma odasına doğru baktı karşı koyarcasına. Onun bu kadar kötü kalpli bir kadın olmadığını düşündüğü için hayretler içinde kalmıştı Henry.
Delia lafını bitirdi. “Sana hep sormak istemişimdir; hiç âşık oldun mu?”
Henry ona tuhaf tuhaf bakarak, “Hayır,” dedi.
“Ne kadar akıllıca, ama bir o kadar da aptalca.”
Annabelle mutfağa girdi. Aşçı, ev sahiplerine kendini son kez beğendirmek için bakır tencerelerle çinko tencereleri siliyor, sonra onları raflara, masalara yerleştiriyordu. Öteki hizmetçilerin hepsi ağlayıp sızlanıp gitmişti. Annabelle kıyma makinesinin kulbunu çevirdi, sonra pişmanlık dolu gözlerle kevgire baktı. “Ah canım,” diye iç geçirdi. Aşçı sert bir hamleyle Annabelle’in elinden kıyma makinesini aldı, rafa koydu.
“Eskiden burada kek pişirirdim, değil mi?”
“Pişirirdiniz, küçük hanım. Öyle güzel olurdu ki o kekler. Bırakın hadi o süzgeci elinizden.”
“Bunlar kimin eldiveni olabilir sence? Kimsenin aldırış ettiği yok.”
“Muhakkak,” dedi aşçı, “onlar bir misafire aitti.”
Ateşe bu kadar yakın olmaktan kavrulan gözkapaklarının içinde her daim sulu olan küçük, donuk gözleri ölü bir kirpinin gözlerini andırıyordu. Ağlıyor mu ağlamıyor mu belli değildi. Yarın başka bir beyefendinin evinin yolunu tutacaktı. Tek hissettiği, John’a duyduğu öfkeyle karışık üzüntüydü. John sevgilisiydi onun. Yuvanın dağılma nedeninin John olması ihtimali, onu beyninden vurulmuşa çevirmişti. Şeytantüyü vardı John’da. Bugünlerde kayısı reçelinden ne kadar nefret ettiğini, pişirdiği tatlılarla keklerin mide şişirdiğini bile söylemez olmuştu aşçıya.
Evin cenaze töreninde John’un hazır bulunması gerekirdi. John’un cenazeye gelmemesi epey zoruna gitmiş; annesiyle babasının gözüpek neşesi onu da etkilemişti. Onca ayıplanmaya karşılık sessiz kalmaları, tıpkı saatlerin sessizliği gibi uğursuz bir hava estirdi. Sinirden bitti tükendi, viskiye verdi kendini. Henry mantık süzgecinden geçirildiğinde en iyi kararın bu olduğunu; artık, evdeki herkes birer yetişkin olduğu, evde torun da olmadığı, bir de annesiyle babası bu vadi ikliminden uzakta daha rahat edecekleri için eski yerin hiçbir anlamı kalmadığını söyleyince, John küplere bindi. Yuvayı yıkanın aslında Henry olduğunu düşündü. Beyninden vurulmuşa dönen John, kendini çok masum hissetti o an. Bir kerecik olsun kasıtlı hareket etmemişti. Yemek faturaları fırlamışsa, oynadığı atlar çürük çıkmışsa, tuttuğu kartlar beş para etmediyse, sevdiği kadın bin dereden su getiriyorsa John’un suçu neydi? Kendi kendine, hiç gün görmedim şu hayatta dedi. Bu ona eski evini hatırlatırdı hep; karanlık bir gecenin sonrasında ferahladı, ağlamak geldi içinden.
Çocukların boyunun ölçüldüğü işaretler silinmiyordu bir türlü. John bir çakıyla izleri kazıyalım dedi, ama annesi boyayı çizer diye izin vermedi. Bunun üzerine kitapların öbek öbek yığıldığı kütüphaneden ayrılıp sahanlık penceresinden bakmak için yukarıya çıktı. Alacakaranlıkta bahçenin kavakları seçilebiliyordu, ama kavaklardan da berrak bir şekilde gökyüzünde kendi yansımasını gördü. Pencerenin önünden çekildi. Sahanlıkta gaz lambası yanıyordu, derken çocuk odasının kapısındaki sallanan oyuncak atı gördü. Küçük bir çocukken bu ata binip onu düşmanın üstüne sürdüğü günlerdeki halini hatırladı. Gel gör ki üstünden indiğinde, at kırmızı boyalı burun delikleriyle ha bire alay ederdi onunla. Sinirden deliye dönen John sallanan atı tekmeledi.
Üzengileri dağılan oyuncak at, tekerleklerinin üstüne gürültüyle çarptı. Hâlâ elinde tuttuğu süet eldivenlerle çocuk odasından fırlayan Annabelle, “Ne yaptın sen Allah aşkına?” diye haykırdı. Diz çöktü, atın boynuna eğilip şarkı söylercesine mırıldandı. “Canım… Ah zavallım benim… Kötü kalpli, pis John!”
“Allahın belası!” diye homurdandı John sinirli sinirli.
Annabelle bunu duydu. Uğradığı hakaret karşısında yabanileşerek tıpkı inekler gibi bir hışımla ayaklarına yüklendi, halısız merdivenlerden aşağıya fırladı. “Anne, anne!” diye ağladı. Annesi kütüphaneden çıktı. “Anne, John bana ‘Allahın belası’ dedi!”
“Aldırma sen ona, sıkma canını kızım,” dedi annesi sarsılan bu küçük hanımın sırtını sıvazlayarak.
“Çok korkunç görünüyordu.”
“Bu aralar onu hoş görmek gerek.”
Kapıların hepsi açıktı. Henry ile Delia birbirlerine baktı. Delia elbisesinin kolundaki kırışıklığa güldü. Henry de bir sigara çıkardı cebinden, benzi solmuştu iyice. İkisi de evde geçirdikleri bu bir günün bir ömür gibi geçtiğinin farkındaydı. John elleri korkuluklarda titreye titreye aşağı kata indi. Gözlerini Delia’ya çevirdi, ağzı sanki gülmek istercesine burkulmuştu. Sonra şarap sürahilerinin bulunduğu yemek odasına geçti.
“En iyisini yapıyor,” dedi Delia. “Ben de gidip içeyim bari.”
“Atımız,” diye sızlandı Annabelle, “zavallı, eski güzelim atımız…”
“Dayanamıyorum artık şuna,” dedi Henry. Buna karşılık anneleri anlamsız gözlerle Annabelle’in omzunun üzerinden Henry’e baktı. “Aldırma sen ona,” diye mırıldandı. Henry kovulduğunu anlamıştı.
Kimsenin girmediği, sakin tek bir yer kalmıştı, o da hepsinin her daim kibarlaştığı misafir odasıydı. Kalabalıkların piyano, kanepeler, bir de saat için fiyat teklif edeceği yarınki son merasimleri için hazırlanmıştı bu oda. Halılar sarılıp üstlerine numaralar yazılmıştı, sandalyeler sıra sıra dizilmişti, heykellerin yorulmak nedir bilmeyen kolları şöminenin üstündeki yanmayan lambalara destek oluyordu. Panjurları indirilmemiş pencerelerden içeriye zayıf bir ışık giriyor, damla damla avizelerde asılı kalıyor, aynalarda parlıyordu.
Bir rüzgâr esti, sarmaşıklar güney pencerelerine vurmaya başladı; önceden sipariş edilen eşyaların üstündeki etiketi oradan oraya savuran cereyan evin içinde dolaştı. Yukarı katta bir kapı çarptı. Henry pencereleri kapatmak için yukarı çıktı, oyuncak at hâlâ sallanıyordu. Eşya sandıklarının birinden çıkan bir saman talaşı karanlıkta ayaklarının önünden uçup gitti. Pek dokunaklı bir andı.
İngilizceden çeviren: Meryem Karadağ
Elizabeth Bowen (1899-1973) ‹rlandal› romanc› ve öykü yazar›. Varl›kl› orta s›n›f›n kuruntulu ve doyumsuz iliflkilerini ince bir üslupla ayr›nt›l› olarak anlatan roman ve öyküleriyle tan›n›r. Baz› yap›tlar›:
The Death of the Heart (1938),
The Demon Lover (1945),
The Heat of The Day (1949),
Collected Impres-sions (1950).