Sürekli arıyor. Bu kez telefonu yüzüne kapadım. Ensemden tepeme ateş fırladı sanki. Adımlarımı boşluğa basar gibi girdim odaya. Kolonya aldım büfeden. Evde ses olsun diye hiç kapatmadığım televizyonun gürültüsü kulaklarımda, kumandaya bakındım... yok.
Sedirde yatan Tekiri gördüm.
“Pistti!”
Zavallı kıvrıldığı yerden kendini garip bir telaşla çiçek desenli halıya, oradan kapıya ve nihayet odanın dışına attı.
Sırtımı tığ işi yastığa. bacaklarımı kedinin az önce yattığı yerin sıcağına bıraktım, avcuma az kolonya... ya döktüm ya da dökemedim.
Gözümü açtığımda ilk gördüğüm, duvarda sararmaya yüz tutmuş resimden bana bakan anne babam. Olmaz ya, hani dile gelseler, “Kalk kız Fadime,” diyecekler, “ne serildin kaldın orda, aç mısın, açıkta mı? işte bizden kalan ev, işte üç ayda bir aldığın yetim maaşı.”
Halbuki adını anınca içimi daraltan ailenin tek torunu, göz bebeği Sercan efendinin,
“Evi satalım Fadime hala,” diye nasıl tutturduğunu, beni canımdan bezdirdiğini, bura yadigâr oğlum, anılar var çocuk, dedikçe aldırış etmediğini bilseler.
Tamam, benim kadar rahmetli babasının da payı var bu evde. Ölüm hak, miras helal ama.
Yıldırdı beni bu Sercan!
Bura satılınca yıkılır, apartman yapılırmış –verilen paradan az fedakârlık edersek– alt katına bir dükkân açarmış, zaten yaşı gelmiş otuza, hayırlı bir kızla da çoluk çocuğa karışınca...
“Senden başka kimsem yok, merak etme, seni de yanıma alırım,” diyor.
Boş laf bunlar.
Nesini merak edeyim. Hem beni yanına alsa ne olacak. Bunca zaman yanımda bir nefesin hasretini duymadım değil, gel gör ki kimseye, hatta şu sarı tekire dahi tahammülüm yok..
Kalktım. Dengemi zor sağladım. Sedirin örtüsünü düzledim. Kolonyayı her zamanki yerine büfeye kaldırdım.
Mutfağa girdim. Buzdolabının yumurtalık rafından aldığım yarım limonu, tezgâh üstündeki bardağın içine sıktım. Bir dikişte bitirdim. Ağzım buruştu.
Her şeyi aşırı düşünüyorum yine. Düşün. Düşün. Düşün. Zaten o yüzden tüm illetler beni buluyor!
Aklımdakilerden uzaklaşmak biraz hava almak için avluya çıktım.
Esinti iyi geldi. Rüzgâr yerden aldığını göğe savuruyor, açıkta ortada ne varsa önüne katıyor, bulutları taşıyordu.
Yağmur yağsın ama öyle böyle değil çok yağsın, şöyle çatıyı, bacayı, bahçedeki elma ağacını bir güzel yıkasın istedim.
Komşu evin harap bahçesine doğru eğildim, baktım, içim acıdı.
İki komşu bahçeyi ayıran duvar yıkıntısına dayandım. Bir zamanlar, yanında kadınların bir araya geldiği, iki lafın belini kırdığı yerdi burası. Komşuluk hakkı kayıntı tabakları onun üstünden takas edilirdi.
Hatta bir zamanlar anamın belinden sıkıca kavrayıp bu duvar üstüne oturttuğu, bahçedeki elma ağacının dalına salıncak kurduğu, ne istersin paşam söyle hemen yapayım sözüne, “Nene bana ballı çörek,” diyen Sercan efendi nasıl yok sayardı bunca şeyi.
Belki de böyle anıları durup hatırlamaya herkes gibi onun da vakti yoktu.
Zaten sürekli,
“Geçmişe mazi derler Fadime hala,” diyen o değil miydi?
Kendimi duvardan geri çektim. Avucumdaki tozu çırptığım gibi içeri girdim.
Bu kez ben aradım Sercan’ı.
Dışarıda yağmur avlu zeminini dövmeye başladığında zil çaldı.
Kapıyı açtım. Baktım Sercan, yanında emlak komisyoncusu Ethem’le, müteahhit Sıtkı da var. Kala kaldım.
Telefonda, “Tamam, bunları bir ara yüz yüze konuşuruz,” demiştim ama, bu kadar çabuk değil.
Ellerini ovuştururken otuz iki dişini gösteren Ethem, “İnşallah bizi içeri alırsın Fadime aba,” dedi. “Kapıda dinelmekten sıçan gibi ıslandık valla.”
Şaşırdım. Utanma belasına buyur ettim.
Söylemeye dilim varmıyor ama ocağıma incir ağacı dikecek bu çocuk.
Artık ne desem boş, Yine ensemden tepeme ateş fırladı sanki...






