Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Ocak 2017

Öykü

E.M. Forster • Bay Andrews

E.M. Forster

Paylaş

47

0


Ölülerin ruhları Mahşer Yeri’ne ve Cennet Kapısı’na doğru yükseliyordu. Dünyanın ruhu onları mağlup etme, şahsiyet denen ince muhafazalarını kırma, onların erdemini kendisininkine katma çabasıyla, tıpkı atmosferin yükselen balonları sıkıştırdığı gibi, her yandan sıkıştırıyordu. Ama onlar dünyadaki görkemli bireysel hayatlarını hatırlayıp önlerindeki hayatın umuduyla karşı koyuyorlardı. Aralarında hayırsever ve onurlu bir hayattan sonra yakın zamanda şehirdeki evinde vefat etmiş olan bir Bay Andrews’un da ruhu yükselmekteydi. Bay Andrews kendini şefkatli, dürüst ve inançlı biri sayardı ve her ne kadar sorgusuna tam bir huşu içinde yaklaşmış olsa da sonucundan şüphe edemiyordu. Ne de olsa Tanrı haset etmezdi. Sırf gelişi bekleniyor diye selameti esirgemezdi. Erdemli bir ruh kendi erdeminin farkında olabilirdi ve Bay Andrews da kendisininkinin farkındaydı. “Yol uzun,” dedi bir ses, “ama hoş sohbetle kısalır. Sana eşlik edebilir miyim?” “Seve seve,” dedi Bay Andrews. Elini uzattı ve iki ruh yukarı doğru birlikte süzüldü. “Kâfirle dövüşürken katletildim,” dedi öteki, coşkuyla, “bu nedenle de doğrudan peygamberimizin anlattığı o hazlara ulaşacağım.” “Hıristiyan değil misin?” diye sordu Bay Andrews vakarla. “Hayır, İnançlıyım. Ama elbette sen de Müslümansın, değil mi?” “Değilim,” dedi Bay Andrews. “Ben İnançlıyım.” İki ruh konuşmadan yukarı doğru süzüldüler, ama birbirlerinin ellerini de bırakmadılar. “Ben açık görüşlüyüm,” diye ekledi usulca. “Açık” sözcüğü boşlukta garip bir şekilde titredi. “Bana kariyerini anlatsana,” dedi Türk sonunda. “İyi bir orta sınıf ailede doğdum ve eğitimimi Winchester ve Oxford’da tamamladım. Misyoner olmayı düşündüm ama onun yerine Ticaret Odası’ndan aldığım iş teklifini kabul ettim. Otuz iki yaşında evlendim, dört çocuğum oldu, ama ikisi öldü. Geride eşimi bıraktım. Eğer bir süre daha yaşasaydım şövalyelik nişanı alacaktım.” “Şimdi ben kariyerimi anlatayım. Babamın kim olduğundan hiçbir zaman emin olmadım, anneminse bir önemi yok. Selanik’in varoşlarında büyüdüm. Sonra bir çeteye katıldım ve beraber kâfirin köylerini yağmaladık. Başarılıydım ve üç karım oldu, hepsi de yaşıyor.” “Oğullarımdan biri Makedonya’da seyahat ederken öldürüldü. Belki de onu sen öldürmüşsündür.” “Gayet mümkün.” İki ruh el ele yukarı doğru süzülüyordu. Bay Andrews yaklaşan trajedinin dehşetiyle bir daha konuşmadı. Bu tanrıtanımaz, kanun tanımaz, zalim, şehvet düşkünü adam cennete kabul edileceğine inanıyordu. Hem de ne cennet – bir haydutun dünyadaki hayatının bayağı zevkleriyle dolu bir yer! Ama Bay Andrews ne tiksinti ne de ahlaki bir infial hissetti. Yalnızca müthiş bir acıma duygusu sezinliyordu ve kendi erdemleri, karşısına hiçbir şekilde dikilmedi. Elini daha sıkı tuttuğu, onun da kendi elini daha sıkı tuttuğunu düşündüğü bu adamı kurtarmayı arzu ediyordu. Ve Cennet Kapısı’na vardığında niyetlendiği gibi “Girebilir miyim?” demek yerine, “O giremez mi?” diye seslendi. Aynı anda Türk de aynı şekilde seslendi. Çünkü ikisinin de içinde aynı maneviyat işliyordu. Girişten bir ses, “İkiniz de girebilirsiniz,” diye yanıtladı. İçlerine mutluluk doldu ve birlikte ilerlediler. Sonra ses, “Hangi giysilerle gireceksiniz?” dedi. “En iyi giysilerimle,” diye bağırdı Türk, “çaldıklarımla.” Ve kendini ihtişamlı bir sarık ve gümüş işlemeli bir yelek ile şalvar ve üstünde fişekler, tabancalar, bıçaklar asılı olan kocaman bir kemerle donattı. “Peki sen hangi giysilerle gireceksin?” dedi ses, Bay Andrews’a. Bay Andrews en iyi giysilerini düşündü ama onları yeniden giymek istemiyordu. Sonunda hatırladı ve, “Cüppe,” dedi. “Ne renk ve ne tarz?” diye sordu ses. Bay Andrews bu konuda daha önceden pek düşünmemişti. Kararsız bir tonla, “Beyaz, herhalde, yumuşak ve dökümlü bir kumaştan,” diye yanıtladı, ve anlattığı gibi bir giysiyle donandı hemen. “Doğru giyiyor muyum?” diye sordu. “Nasıl istiyorsan öyle giyin,” diye yanıtladı ses. “Başka ne arzu ediyorsun?” “Bir arp,” dedi Bay Andrews. “Küçük bir tane.” Elinde küçük altın bir arp belirdi. “Ve bir palmiye – hayır, palmiye alamam, o şehitliğin mükâfatı; benim hayatım sakin ve mutlu geçti.” “Eğer arzu ediyorsan palmiye alabilirsin.” Ama Bay Andrews palmiyeyi geri çevirdi ve beyaz cüppesi içinde, çoktan cennete girmiş olan Türkü aceleyle takip etti. O, açık kapıdan geçerken tıpkı onun gibi giyinmiş bir adam umutsuz bir ifadeyle dışarı çıkıyordu. “O neden mutlu değil?” diye sordu. Ses yanıt vermedi. “Peki bu içerde, tahtlarda ve dağlarda oturanlar kim? Niçin kimisi korkunç, ve üzüntülü, ve çirkin?” Yanıt yoktu. Bay Andrews içeri girdi ve oturanların dünyada o anda tapılmakta olan tanrılar olduklarını gördü. Her birinin etrafında onlara methiyeler düzen ruhlar vardı. Ama tanrılar kulak asmıyordu, çünkü onlar yalnızca kendilerini besleyen, yani hayatta olan insanların dualarını dinliyorlardı. Bazen bir inanç zayıflardı, o zaman o inancın tanrısı da solar ve küçülür, ve hatta o gün yeteri kadar pohpohlanmadığı için baygınlık geçirirdi. Bazen de bir yeniden uyanış hareketi ya da büyük bir anma töreni sayesinde ya da başka bir nedenle bir inanç güçlenir, onunla birlikte tanrısı da güçlenirdi. Hatta daha da sıklıkla, bir inanç değişir, onunla birlikte tanrısının da nitelikleri değişir ve çelişkili bir hal alırdı, coşkunluktan saygınlığa ya da ılımlılık ve evrensel aşktan savaşın vahşetine dönüşürdü. Bazen de bir tanrı her birinin kendi ayinleri ve istikrarsız dua kaynakları olan iki, üç, hatta daha çok tanrıya bölünürdü. Bay Andrews Buddha’yı gördü, ve Vişnu’yu, ve Allah’ı, ve Yehova’yı, ve Elohim’i. Aynı şekilde birkaç vahşi tarafından tapılan küçük çirkin kararlı tanrılar gördü. Neo-Pagan Zeus’un devasa belirsiz hatlarını gördü. Zalim tanrılar vardı, ve kaba tanrılar, ve işkence görmüş tanrılar, ve hatta daha kötüsü, hırçın, hilekâr ya da bayağı tanrılar vardı. İnsanlığın hiçbir meramı atlanmamıştı. Hatta dileyenler için bir araf durumu ve Hıristiyan Bilim Kilisesi’nden olanlar için ölmediklerini ispatlayabilecekleri bir yer bile vardı. Arpıyla çok oyalanmadı, onun yerine ölmüş arkadaşlarından herhangi birini, boşuna da olsa, aradı. Ruhlar sürekli giriş yapıyor olmasına rağmen Cennet ilginç bir biçimde hâlâ boş görünüyordu. Bütün umduklarını elde etmişti, ama çok belirgin bir mutluluk duygusu, gizemli bir güzellik tasavvuru ya da iyi olanla gizemli bir birleşme hissetmiyordu. Türkün girebilmesi için dua ettiği ve onun da aynı duayı ettiğini duyduğu, kapının dışındaki o anla karşılaştırılabilecek hiçbir şey yoktu. Sonunda yoldaşını gördüğünde insani bir sevinçle ona seslendi. Türk, düşünceli bir şekilde oturuyordu ve etrafında yedili gruplar halinde Kuran’da kendisine söz verilen huriler vardı. “Ah sevgili arkadaşım!” diye seslendi. “Buraya gel ve bir daha ayrılmayalım, benim hazlarım benim oldukları kadar senin de hazların olsunlar. Öteki arkadaşlarım nerede? Sevdiğim ya da öldürdüğüm insanlar?” “Ben de yalnızca seni buldum,” dedi Bay Andrews. Türkün yanına oturdu. Birbirinin aynısı olan huriler, kömür siyahı gözleriyle onları baygın baygın süzdüler. “Bütün beklediklerimi elde etmiş olmama rağmen,” dedi Türk, “öyle büyük bir mutluluk hissetmiyorum. Senin girebilmen için dua ettiğim ve senin de aynı duayı ettiğini duyduğum, kapının dışındaki o anla karşılaştırılabilecek hiçbir şey yok. Bu huriler düşündüğüm kadar güzel ve iyiler, ama daha iyi olmalarını dileyebilirim.” O anda huriler daha da dolgunlaştı, gözleri öncekinden daha da büyük ve siyah oldu. Bay Andrews da benzer bir şekilde giysisinin saflık ve yumuşaklığını ve arpının parıltısını arttırdı. Çünkü orada beklentileri karşılanıyordu ama umutları karşılık bulmuyordu. “Ben gidiyorum,” dedi Bay Andrews sonunda. “Sonsuzluğu arzuluyoruz ama onu hayal edemiyoruz. Onun ihsan edilmesini nasıl bekleyebiliriz? Ben hayallerim dışında hiçbir zaman sonsuz iyilik ve güzellikte olan herhangi bir şey tahayyül etmedim ki.” “Ben de seninle geliyorum,” dedi öteki. Beraber giriş kapısını buldular. Türk, hurilerinden ve en iyi giysilerinden ayrıldı. Bay Andrews cüppesini ve arpını attı. “Çıkabilir miyiz?” diye sordular. “Eğer istiyorsanız ikiniz de çıkabilirsiniz,” dedi ses, “ama dışarda ne olduğunu unutmayın.” Eşikten geçer geçmez, dünyanın ruhunun baskısını hissettiler yine. Bir süre el ele karşı koydular. Sonra onun üstlerine çullanmasının ıstırabını çektiler. Ve sonra elde ettikleri bütün deneyimlerle, ortaya çıkardıkları bütün sevgi ve bilgelikle ona nüfuz ettiler ve onu iyileştirdiler.   * Sevgili Mjora’ya yorumlarından dolayı teşekkürler.

İngilizceden çeviren Burcu Alkan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İhsan Oktay Anar romanının özellikleriSemih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Livia Gershon

13 Ekim 2025

Nasıl Modern Diktatör Olunur

Şu an demokratmış gibi görünse de otokratik rejimle yönetilen ülkelerde, çoğunluğun yanı sıra bir de yüksek eğitimli ve bilgi bir alt grup var. Yirmi birinci yüzyılın diktatörleri önceki yüzyıllardaki seleflerinin aksine muhalif sesleri doğrudan şiddet kullanarak değil, d..

Devamı..

Kahvaltı Takımı Seçiminde Nelere Dikka..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024