Emekli Lokomotif
6 Nisan 2018 Hayat Şehir Gezi

Emekli Lokomotif


Twitter'da Paylaş
0

Sabah, mor bir Afrika menekşesi ve çeşit çeşit Boşnak reçelleriyle kahvaltı yapıyorum. Kahvemi alıp nehre doğru yürüyorum, karşımda ortaçağı yırtıp gelmiş bir şehir duruyor...
Gizem Hacımuto
Şu anda hiçbir şey gerçek değil, ama ben yüzyılların ağırlığı altında boğulduğumu hissediyorum. Sylvia Plath Sonbaharı ve gece sokaklarda, ellerim ceplerimde yürümeyi 18 Kasım 2014 gecesi orada sevdim. Uzun ve yağmurlu bir yolculuk sonunda gece çökerken girmiştim şehre. İlk kez gittiğim bir şehre gece ulaşmak pek de sevdiğim şey değildir. Gece, karşılama konusunda samimi olabilir ama imkânları yetersizdir. Fazlası gelmez elinden. Otel odası korkunç. Kapı yatağı sıyırarak geçiyor, banyoya da yatağa basarak gitmek mümkün zaten. Yok, diyorum, ben bu odada duramayacağım ama odaların hepsi aynı. Başka çare yok, uykum gelene kadar dolaşacağım. Resepsiyona para bozduracağım bir yer olup olmadığını soruyorum. İlerde küçük bir alışveriş merkezi olduğunu, onun içinde bozdurabileceğimi, yemek de yiyebileceğimi öğreniyorum. Trebişniça Nehri, Trebinje’yi kalbinden ikiye böler diyorlar. İşte ben o nehri sağıma alıp tarif edilen istikamete yürüyorum. Marketin içindeki döviz gişesinde para bozduruyorum. Kasayı bırakıp gişeye geçen kız, dillerini anlamadığım için rahat rahat söyleniyor. Koca bir avuç bozukluk veriyor bana, paltomun cebine doldurup, belki bir şeyler yerim diyerek üst kata çıkıyorum. Hiç yerel yiyecek yok, Amerikan emperyalizmi kol geziyor, bir de Adriyatik etkisi. Yerel bir şeyler, diyorum, evde pişer dışarıda bulamazsınız, diyorlar. Bütün insanlar asık suratlı, bezgin, bazıları iki kelimeyi lütfediyor. Anlaşma olanağım yüksek insanlar olabileceğini umarak, çıkıp bir alt köşedeki pastanede kahve içiyorum. Garson gözüme bakıyor, içip kalkayım diye. O sıra da tam yolun karşısında nispeten yüksek duvarlı, mahalle olduğunu düşündüğüm bir yer çekiyor dikkatimi. Hesabı öderken sorup Osmanlı mahallesi olduğunu öğreniyorum. Kocaman bir kapıdan giriliyor içeri. İki ya da tek katlı, tipik mimaride evlerin, alçak minareli bir de camiinin bulunduğu, sokaklarında turuncu lambalı sokak ışıklarının yandığı, bu yüzden her şeyi ateş tonlarında gördüğünüz, sokaklarında insanı az bu mahallede biraz dolaşıyorum. Yapacak şeylerin bittiğini kapanan dükkânlardan anlayıp otele doğru yöneliyorum. Ama hâlâ uykum yok. Ne yapacağım ben o küçücük odada. Biraz dümdüz yürür sonra dönerim diye düşünerek, Preobrazenska Caddesi’nden sola dönüp otele gitmek yerine sağa dönüyorum. Hiç bilmediğim yerlerde, eğer yardımcı bir unsur da yoksa, dümdüz yürür geri döner, sağa sola sapıp yine düz yürür, bulunduğum yeri anlamaya çalışırım. Yine öyle yapma düşüncesiyle döndüğüm bu sokakta, bambaşka bir dönemle karşılaşıyorum sanki. Bin dokuz yüzlerin başı, tipik Alman esintisi. Tek tip iki katlı, çok işlevsel evler. Sokak lambaları da değişti. Nehrin karşı kaldırımında tek sıra, kısa, kocaman küre şeklinde, kısık sokak lambaları. Pencerelerde siyah ya da lacivert güneşlikler. Üzerimden bir savaş uçağı geçse yadırgamayacağım, o derece. Üzerinden yirmi koca yıl geçmiş olsa da bazı acıların sebep olduğu alışkanlıkları değişmediğini düşünüyorum. Kontrolüm dışında sola dönüyor ayaklarım. Yine aynı cadde sanki. Biraz ilerleyince bir kapıdan geçmiş ya da Alice’in düştüğü deliğe düşmüş gibi oluyorum. Sokakların aksine aydınlık, sararmış çınar ağaçlarıyla çevrili bir avlu sanki. Dökülen yaprakları uzun zamandır toplamamışlar, belki de hiç süpürmemiş burayı şehrin belediyesi. Tıpkı sel suyu gibi, bileklerimi geçiyor yaprakların yüksekliği. Tam ortada, çoktan emekliye ayrılmış kapkara bir lokomotif duruyor. Çevresinde yaşları sekiz ila on bir arasında kızlı erkekli çocuklar oynuyorlar. O kadar neşeliler ki, lokomotif onlar dokundukça gençleşiyor sanki. Orada ne kadar kaldım bilmiyorum. Sokaklarında insanların dolaşmadığı ürkek, yorgun şehrin, kötü günleri ardında bırakmış çocuklarını izliyorum. İçimi sarı basıyor. Bu duyguyla dönüp küçücük odama yatıp uyuyorum. Sabah, mor bir Afrika menekşesi ve çeşit çeşit Boşnak reçelleriyle kahvaltı yapıyorum. Kahvemi alıp nehre doğru yürüyorum, karşımda ortaçağı yırtıp gelmiş bir şehir duruyor, yanında 2000’lerin ruhsuz taş yığınları, solumda 1940’ların Alman esintisi. Nehirde nazlı nazlı yüzen ördeklere ekmek atarken düşünüyorum. Trebişniça Nehri, Trebinje’yi kalbinden ikiye böler diyorlar. Matematiksel olarak doğru bir önerme, teknik açıdan nehrin üzerinden geçen her köprü de şehri parsellere ayırıyor olmakla birlikte, hissiyat açısından bu tanımda bir eksiklik var. Bu şehrin nehir ve köprülerle bölünmüş her bir parselinde başka bir çağ var.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR