Sekiz ile dokuz yaşlarında olduklarını tahmin ediyorum. Kıyafetleri kirli yırtık. Birbirlerine çok benziyorlar. Kara kuru çocuklar. Dolaşıyorlar gece yarısından sonra garda.
Bakıyorlar bana bir an, yaklaşıyorlar. Uzaklaşıyorlar sonra. Sigara yakıyorum, bir iki duman. Esenler puslu. Rengârenk tabelaları okuyamıyorum uzaktan. Yakından da zar zor seçebiliyorum harfleri.
Gözlüğüm kırılıyor birkaç gün önce. Anlayamıyorum bir türlü nasıl kırılıyor? Gözlük ceketimin iç cebinde. Koltuğu geri yatırarak uyuyorum bir saat kadar. Uyanıyorum mola yerinde. Gözlüğü yokluyorum. Çerçeve paramparça.
Esenler sakin. kalabalık gürültü patırtı yok gibi…
Otobüs peronda hareket etme saatini bekliyor sessizce.
Son iki aydır birkaç kez geliyorum İstanbul'a. On beş saat yolculuk çekilemiyor ilkin. Alışıyorum sonra.
8
Çorbacı arıyor, bulamıyorum bir türlü. sağa sola bakınıyor, görüyorum yanı başımda olduğunu. Peronlara çok yakın. masalar var dışarıda. Oturuyorum.
"Ne alırsınız?" dDiyor garson.
Bakıyorum öyle etrafa. Tekrar soruyor.
"Çorba," diyorum.
"Ama önce demli bir çay."
Çayımı, sigaramı içiyorum.
Tanıdık hiçbir sima yok buralarda. Yolculuk bir buçuk saat sonra başlıyor…
Çay ve sigara iyi geliyor.
Çorba nefis. Somun ekmeği dilim dilim. Pul biber, kimyon serpiyorum. Bir iki kaşıklıyorum. Uzatıyorum elimi ekmek tabağına. Bomboş...
Camdan içeri bakıyor, el ediyorum garsona. Koşarak bana doğru geliyor. Şaşırıyorum. Neden koşuyor diye sormama gerek kalmadan, az öteme bakıyor, çocukları görüyorum. Ellerinde ekmek dilimleriyle, mahcup mahcup bakıyorlar bana.
On dakikam kalıyor esenlerde.
Otobüs hareket ediyor sonra.






