İnsan kalabalığı saatini 7’ye kurmuştu. Ellerini yüzlerini yıkayıp kahvaltılarını yapmışlardı. İşe gitmek için yola düşüp, yürümeye başladılar.
İnsan kalabalığı yürürken düşünmeyi de öğrenmişti. Beraber ivmelenip daha hızlı yol alıyorlardı. Her gün köhne, paslanmış tren istasyonunu geride bırakıp güneşten kızmış rayları daha da öfkelendiriyorlardı. Binek araçlar sitelerin önüne yığılmış, lastikleri inmiş, kundaklanmış gibi ağlıyorlardı.
Evi terk eden kalabalık tedirgin, gözleri yerde saat 8’deki işine yetişmeye çalışıyordu. Başka kalabalıklar onu her zaman tedirgin ederdi. Devlet her insan kalabalığı için yirmi kişiyi öngörmüştü. Bu tarz kalabalıklardan oluşan organizmalar işgücünü azaltmış. Dişidir, erkektir, üremenin yolunu kapatmıştı.
İşte bir masa verilmişti ona. Elindeki dosyaları mühürlemekti görevi. Yirmi kişi kendi içinde belli saatlerde kol görevini üstlenip işi kotarıyorlardı. Noterde başkatipin istediği de buydu. Sıra sorunu çözülmüştü. Hem kalabalık personel sağlık problemleri nedenleriyle izin de kullanmıyordu. Hastalık durumunda yirmi kişiden nasıl olsa biri hasta olmayı üstlenirdi. Yirmi kişiden biri de bebek olurdu. Ağaç yaşken eğilir. Eğitimini tamamlıyordu böyle böyle.
Bizim kalabalığın işi 5’te biterdi. Aslında kalabalık yorulmadan yirmi dört saat çalışabilirdi. Ancak o öyle istiyordu.
Eve döndüğünde akvaryumun başına başına otururlar zaman denen kavramı sindirirlerdi. Bir yerde okumuşlardı. “İnsan hayatına mahsus her şey o akvaryumda var” diye.
Akvaryumda yirmi balık vardı. Sınırlandırılmış alanın farkına varmadan süzülüp duruyorlardı içeride. Arada bir iki tanesi gelir cama dayanır, biz ona nasıl bakıyorsak o da bize öyle bakardı. Bir tek atıkları temizleyen çöpçü balıkları dışarı çıkmaya hevesliydi. İki patlak gözü cama hep dayalı düşünür gibiydi.