Bahçeye açılan kapının dışından, gölgemin bir Japon gülünün üstünde kırıldığı yerden mutfağı gözlüyorum. Fokurdayan makarna tenceresinin boğduğu fısıldamalarınız doluyor kulağıma. “İyileşecek. Kolay atlattın hayatım!” diyen tok sesini seçiyorum!
Bir elinde şarap kadehin, diğer elin, Seçil’in üstü yeni yeni morarmaya başlayan yaralı elmacık kemiğini okşuyor. “Gövdesini de aynı şefkatle mi okşuyordur?” diye merak ediyorum.
Işığın hep açık olduğu sevişmelerimiz, hep yarım kaldığım…
“Ahmet, nasıl oldu o kaza hâlâ anlayamıyorum? O fren nasıl boşaldı? Verilmiş sadakam varmış.” Loş bir sapakta ölümden döndüğü ânı zırlıyor Seçil.
“Ahmet hayatım, hadi ama elinizi çabuk tutun biraz. Seçil’cim, bana tezgâhı boşaltsanız… Salata işini bitirdiyseniz başlıyorum makarnanın sosuna.” Seçil, elindeki bıçağı diğerlerinin durduğu bloğa yerleştirmeden önce sudan geçiriyor.
Boy boy diğerlerinin durduğu.
Aylardır kafamda evirip çevirdiğim ihtimallerden birini öne çıkıyor. Usumda bir çelik ışıltısı…
Sahip olamadığım irademin ödeteceği bedelden korkmuyorum.
Yatak odamızda dolu bir silah olduğunu bilmek: özgürleştiriyor.
Şüphelerimi “Kocam şeytana uysa da arkadaşım yapmaz” diye ötelemelerim…Tıpkıyalan olduğunu bile bile güzel şeyler duymayı sevmem gibi. “kim sevmez ki?”
Aşk üzerine edilen yeminler…
Dostluk üzerine okunan şiirler…
“Kadınlar arasındaki dostluklar…
Siyah ve yer yer yıldız ışınlı”
Salaksın sen! Bir intihar tarikatçısının inanmışlığında, yüksek bir varlığı rehber edinmiş gibi peşinden gittiğin dostun kocanla yatıyor.
“Alıştıkça unutur” olmak ki artık en tiksindirendir beni.
Bahanen çoktu…
Saçını süpürge ettiğin adamı öyle bedavaya bırakıp gitmek mi? Altındaki araban, cüzdanındaki kredi kartın, villan! “Sakın kızım! Etme! Bir giriş katına fit olursun bak!” diyor sigarasının birini söndürüp diğerini yakan annem. “Baban da yok artık başımızda!”
Kendimi, kapı önleri ayakkabı dolu bir binanın tren yolunu uzaktan gören giriş katında düşlediğim yıllar... Kurduğum hayalden aldığım ibretle geçen yirmi iki sene. “Avukat bir, polis iki; bu ikisine mülkünü kiraya vermeyeceksin” diye ahkam kesen babama, “Kızını nasıl verdin peki?” diye soran olmuş mudur acaba? O afra tafranın önünde dik durabilmek, bir zırh gibi kuşandığı kibrini aşıp babama o hesabı sorabilmek…
Ayda yılda bir çağrıldığın sofrasında, karşılıklı içtiğin iki kadeh için yaltaklandığın “koskoca avukat” damadın iş yemeklerinden, hafta sonu gezmelerinden, arkadaş toplantılarından her dönüşte “Milletteki şansa bak. Karıları takır takır para basıyor!” diye yüzüme vuruyor. Hangi ara unuttuysa “ben kadınımı çalıştırmam” diye gef gef gerildiği ilk senelerini evliliğinin?
Üniversiteden alınıp koynuna sokulduğum; yıllardır uysal bir köle gibi hizmetinde olduğum adamsıl!
Batan gün, mutfağın kapısından içeri düşmeden önce tüm ağırlığıyla üstüme yaslanıyor. Etraf birazdan kızıla çalacak.
Sohbete dalmış seslerinizin arasından kulağıma kısık kahkahalarınız düşüyor. Abartılı bir “Hadi bakalııım,” eşliğinde “şimdi tezgâhı bana bırakın da domates sosuna başlayayım” diye sesleniyorum tekrar kocama ve arkadaşıma.
Kocam ve metresine.
Elimde bir tutam yaşam.
Elimde biraz önce cennet bahçemden topladığım fesleğenler…






