Bu yazarları büyük kılan, ulusal ya da yerel değerler sistemi içinde kalarak evrenseli yakalamış olmaları ya da ulusallığın yerine evrenselliği koymuş olmaları değil, evrenseli kucaklayarak ulusallıklarını, ulusal özgünlüklerini pekiştirip yüceltmiş olmalarıdır.
Kemal Özmen
Evrenseli yakalayamamış bir ulusallık…
Cemal Süreya, 1956 yılında yayımladığı “Folklor Şiire Düşman” adlı üç sayfalık yazısında; doğası gereği gelenekselliğe, anonimliğe, içi önceden doldurulmuş hazır, donmuş kalıplara ve yerelliğe dayalı folklordan beslenen şiirin, dili tüm devingenliği ve yaratıcılığı içinde işleyen, dönüştüren çağdaş şiirin ulaştığı entelektüel niteliği taşıyamayacağını söylüyordu. Salt yerellik, ulusal değerler içine sıkıştırıldığı için dünya ölçeğine ulaşamamış sanatsal kurgu ve söylemlerin bugün yüzleştiği sorunlar ile, dar bir ideolojik güdülemeye ve sığ bir popülizme indirgendiği için evrenseli yakalayamamış bir “ulusallık” kavramı yeniden tartışılmayı bekliyor.
Kapsamının genişliği nedeniyle sorun, genel olarak sanat ve özel olarak edebiyat boyutuyla düşünüldüğünde; her sanatçının/edebiyatçının öncelikle kendi kültür coğrafyasının ürünü olması doğaldır. Dante İtalyan, Cervantes İspanyol, Shakespeare İngiliz, Hugo Fransız, Dostoyevski Rus, Nazım Hikmet de Türk yazarıdır. Hepsi kişilik özellikleri, dünya görüşleri ve sanat estetikleri açısından kendi ulusal
kültürlerinin izini taşırlar. Öyle ki, bu bağlamda, ulusallıkları, belirli bir edebiyat kültürüne ait olmaları Kandinsky’nin tespitindeki gibi neredeyse sıradan bir durumdur:
“Ulusallık tıpkı kişisellik gibi her büyük sanat yapıtına kendiliğinden yansır”. Ancak, sanıldığının tersine, bu yazarları büyük kılan, ulusal ya da yerel değerler sistemi içinde kalarak evrenseli yakalamış olmaları ya da ulusallığın yerine evrenselliği koymuş olmaları değil, evrenseli kucaklayarak ulusallıklarını, ulusal özgünlüklerini pekiştirip yüceltmiş olmalarıdır.
Sorunu Türk edebiyatına taşırsak, Divan ve Halk edebiyatlarımız ile, edebiyatımızın modern döneminin başlangıcı kabul edilen Tanzimat döneminden günümüze kadar, “ulusallık” düzeyinde yapıtlarının özgünlüğünden kuşku duymadığımız yazarlarımızdan acaba ne kadarı “evrensellik düzeyi”ne ulaşabilmiş; ne kadarı Türkçe dışındaki dünya dillerinde yer alabilmiş; dünya ölçeğinde adları anılır olmuştur? Bu noktada bir oransızlık, dahası bir terslik olduğu kuşkusuzdur. Çok sayıda yazarımızı yerelliğin sınırları içinde tutan gerekçeler ne olursa olsun, “evrensel”in uzağında kalarak yerel olmanın getirisi, olsa olsa, folklorun, gelenekçi-tutucu ulusçuluğun, popülizmin çizdiği durağan sınırlar içinde kalarak sanat yapmaktır ki, bunun da –yine de bu tür bir seçimi küçümsemeden–, belirli bir kültürel coğrafyaya ait grubun, topluluğun gerçeğini anlatmak ya da onun sözcülüğünü üstlenmekten öte bir işlevi olmasa gerekir.
Evrensel düzey ve sanatımız/edebiyatımız…
Evrensellik düzeyine ya da dünya ölçeğine ulaşabilme önündeki en büyük engelin “tanıtım” ve “çeviri” sorunları olduğunu söyleyenlerin sayısı az değildir, ve bu konuda söylenenlerin çoğunlukla da haklılığı ortadadır. Günümüzde, giderek ideolojik ve ticari bir metaya hızla dönüştüğüne tanık olduğumuz sanat/edebiyat yapıtının “dünya ölçeğinde tanıtımı”nın uluslararası büyük ödüllendirme merkezleri tarafından nasıl “manipüle” edildiğine takılıp kalmadan; “dünya bize önyargılı yaklaşıyor” ya da “herkes bize düşman” paranoyasının doğurduğu tepkisel tutumlara prim vermeden, planlı ve somut girişimlerle sanatımızı/edebiyatımızı uluslararası düzeyde “serbest dolaşım”a sokmaya, dünya platformuna taşımaya mecburuz. Bu çerçevede, Kültür Bakanlığı TEDA Projesi’yle son on yıl içinde binin üzerinde Türkçe yapıtın, –bu yapıtların bir bölümünün geleceğe kalıcılığı ne yazık ki çok kuşkulu da olsa–, dünya dillerine kazandırılması üzerinde ciddiyetle durulmalıdır. Çeviri yapıtın “tanıtım”ını yurtdışında, dahası dünya ölçeğinde en iyi yapacak olanın yapıtı yayımlayan yayım kuruluşundan da fazla “çeviri yapıt”ın kendisi olduğunu; “iyi ürün”ün kendisini mutlaka bir biçimde fark ettireceğini söylemenin abartılı bir iyimserlik olmadığını belirtelim. Plastik sanatlar ile müziğe gelince, bu alanlarda “çeviri”ye hiç gereksinim olmadığını söylemeye gerek yok.
Ancak, bu önemli sorunların yanında, bizim açımızdan asıl sorgulanması gerekenin, –“tanıtım” ve “çeviri” sorununu fazlaca kalkan yapmadan–, evrensel düzeydeki sanatçı/edebiyatçı azlığımızın diğer temel nedenlerine ciddiyetle eğilmektir. Adlarının önüne çok rahatlıkla, dahası övünçle “büyük”, “milli sanatçı/yazar/şair” nitelemesini eklediğimiz çok sayıda sanat ve edebiyat adamımızın, kültür coğrafyamızdaki yaratıcı ve dönüştürücü dinamikleri ne denli kavradıklarının ve bu yolla dünya edebiyatına ne tür özgün katkıları olduğunun; evrensel ölçeklere vurulduğunda “düzey skalası”nda nasıl bir yer alacaklarının alınganlık göstermeden sorgulanmasında çok yarar vardır.
Bu açıdan bakıldığında, kendisini salt yerelliğe, mutlaklaştırılmış bir “milli ve manevi değerler” sistemine, dar bir ulusçuluğa indirgemiş bir sanatçının/yazarın ulusallığı da, özgünlüğü de tartışmalıdır demenin çok aykırı olmayacağı açıktır. Tüm etnik ve dinsel kaygıların, ideolojik koşullanmaların ötesinde, ortak bir tarih birliği temelinde ulusal kültürümüzün olağanüstü zenginliğini güçlü yapıtlarla dünyaya açmadıkça, ölçümüz/ölçütümüz hep “kendimiz” olacaktır. Oysa, sanatta/edebiyatta “bize görelilik”in, başka bir deyişle “ulusal ölçek”in dünya ölçeğinin önüne konması gibi garip, ama anlaşılır bir tutumun sanat/edebiyat yapıtının değerlendirilmesinde evrensel düzeyde bir tutarlılığının olmadığı bilinmelidir.
Bu noktada, içerdiği tüm evrensel niteliklere karşın, sanatın/edebiyatın bir ulusun izini, ruhunu taşıyamayacağı gibi sakat bir çıkarımda da bulunulmamalıdır. Bu, en azından meyveyi var eden ağaca ve toprağa saygısızlık olur. Burada sorun, beslenilen kaynak (ulusal kültür mirası) değil, kaynağı nasıl, hangi amaçlar doğrultusunda değerlendirebildiğimiz; içini ne ile doldurduğumuz; bu yolla ortaya koyduğumuz yapıtın evrensel düzeyde ne derece “sanat/edebiyat yapıtı” olabildiği ile ilgilidir. Bu nedenle, ortaya çıkan yapıta estetik değerini kazandıran, ulusal aidiyetten çok, doğrudan sanatsal/yazınsal “tür”ün kendisidir. Türk şiiri, Fransız şiiri, Rus romanı, İspanyol resmi gibi adlandırmalar ise, birer alt sınıflandırmaya işaret eder. Aslolan “şiir”dir, “roman”dır, “resim”dir. Çünkü, “Türk şiiri”, “Fransız şiiri”, “Rus romanı”, “İspanyol resmi” diye bir “tür” yoktur; “şiir”, “roman”, “resim” vardır sadece… Nâzım Hikmet “Türk şiiri” yazmıyordu, “şiir” yazıyordu… Matisse de “Fransız resmi” yapmıyordu, “resim” yapıyordu…
Evrenseli kavramış sanatçıların/yazarların uğraş alanı olarak belirledikleri “tür”ün (şiir, roman, tiyatro, deneme, resim, heykel, müzik, vb.) en yetkin, en olgun, en özgün yapıtlarını güçlü bir kişisellik, kendine özgülük, dahası ulusallık temelinde ortaya koymuş olmalarına şaşırmamak gerekir. Her sanat yapıtı kişisel doğar, deha onu evrenselleşir. Bu bağlamda, evrensel sanatçıların/yazarların birbirlerine benzemezliğini doğal karşılamalıdır. Ancak, ille de bir benzerlikten söz edilecekse; denebilir ki, hepsi, kendilerinden yola çıkarak, –tıpkı Montaigne’in, “
Her insan aşağı yukarı bütün insanlıktır” sözündeki gibi–, dar bir ulusal/yerel/kültürel aidiyetin üstünde ve, paradoksal gibi görünse de, ulusal özgünlüklerini evrenselin, kozmopolit bir genellemenin içinde eritmemişler; tüm karmaşıklığı, çelişki ve çatışmaları içinde insan doğasını, o eşsiz insan özünü, insan aklının özerkliğini, yaratıcı ve dönüştürücü gücünü, güçlü bir dil ve biçemle betimleyip sorgulamışlar; bu yolla, ulusal sanat ve edebiyatlarına olduğu kadar dünya sanatına, edebiyatına, kültürüne ve barışına büyük katkılar yapmışlardır.
Sanatçıyı/yazarı gerçek anlamda kalıcı bir ulusallığa götürecek yolun başlangıcı evrenseli kavrayıştan geçiyor. Ulusal sınırlarımız içinde ne denli “tanınmış” olurlarsa olsunlar, sanatçılarımızın/edebiyatçılarımızın büyük bir bölümünün evrensele bu kadar uzak kalmalarının temel nedenlerinden birinin, yazdıkları, ürettikleri, besteledikleri “yapıt”ın evrensel düzeyde, sırasıyla ne kadar “şiir”, ne kadar “roman”, ne kadar “resim”, ne kadar “heykel”, ne kadar “müzik” olduğuyla da ilgili olabileceği üzerinde ciddiyetle düşünülmelidir. Kuşkusuz her sanatçıdan evrensel planda böyle yüksek bir düzey beklemek haksızlık olur; ancak, sanatçının, yapıt verdiği “tür”ün olabildiğince yetkin bir örneğini ortaya koyma kaygısını içinde hep canlı tutarak, bu ideal düzeyi amaçlaması kadar da doğal bir şey olamaz. Söz konusu alanlardaki/”tür”lerdeki yetersizlikleri nedeniyle, ulusal ölçeği aşamamış sanatçıların ulusallıklarının da sorgulanması gereği ortadadır. Çünkü, yapıtlarının gelecekteki yerini belirleyecek olan temel ölçüt, okur, izleyici, dinleyici kitlesinin değişken, öznel ve göreceli yargıları, beğenileri ya da medya güdülemeleri değil, bizatihi yapıtlarının kendisi olacaktır.