Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

18 Nisan 2017

Öykü

Ezgi Kızmaz Ürgen • Hafızanın Kıyıları

Ezgi Kızmaz Ürgen

Paylaş

44

0


Anneannemin, münasebetsiz bulduğu için hep biraz mesafeli durmaya çalıştığı yazlık komşusu yan şezlongdan, “Anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı,” diye sormuş bir keresinde bana. “Deniz topumu,” diye cevap vermişim. Deniz topumun yeni alındığı günmüş. Dört-beş yıldır bu dünyadaymışım ve daha önce hiç böyle bir şey görmemiş gibi –ki muhtemelen görmemişimdir– gözümü kırmızı, beyaz, mavi renkli dilimlerden oluşan kocaman deniz topundan ayıramıyormuşum bir türlü. Ben böyle bir şey yaşandığını hatırlamıyorum ama bizimkilerin çok hoşlarına gitmiş olacak ki bunu defalarca anlattılar, hatta yıllar içinde ailede, “Beni mi daha çok seviyorsun yoksa deniz topunu mu” diye şakaya dönüştü verdiğim cevap. Artık ben de neredeyse anlatılanları değil de doğrudan o ânın kendisini hatırladığıma inanmaya başlıyorum ve kumlu, küçük ayaklarımı birbirine sürtüp bu cevabı verdiğimi gözümde canlandırabiliyorum. O yazdan kalan, çok daha net hatırladığım başka bir olay var aklımda. Rüzgârlı bir günde, aynı sahildeyiz. Anneannem, dedem ve ben varız. Annemle babam beni orada bırakıp yakınlarda yazlığı olan bir arkadaşlarını ziyarete gitmiş. Geride bırakılmış olmanın huysuzluğu var herhalde biraz üzerimde. Ayrıca güneş tam tepede olduğundan denize giremiyorum. Yanmış omuzlarımın ve sırtımın acısı yetmezmiş gibi bir de anneannem, kumda oynarken tişört giymem konusunda ısrar ediyor. Ama zorla giydiğim açık pembe tişört de omuzlarıma batıyor. Tişörtü denize daldırıp çıkarmak, sonra ıslak ıslak üstüme giymek istiyorum. Öyle çok rahat edecekmişim gibi geliyor. Hasta olurum diye buna da izin vermiyorlar. Ayrıca en sevdiğim dondurma olan muzlu dondurmadan bu sahilin büfesinde bulunmuyor. Zaten o an bana sorsanız her şey beni buluyor. Dudağımı sarkıtıp anneannemle dedemin uzandıkları şezlongların arasında oturup etrafa bakınıyorum. İlk günkü kadar olmasa da, gözüm yine deniz topumun üzerinde. Rüzgârın etkisiyle kendi başına kumların üzerinde tin tin denize doğru seğirten ve kimse daha ne olduğunu anlamadan kaçıp giden deniz topları gördüm. Aynı şeyin benim topumun başına gelmesini istemiyorum. Anneannem keyfim yerine gelsin diye mısır almayı teklif ediyor. Canım mısır çekmiyor ama tam olarak ne istediğimi de bilmiyorum. “Olur, hadi alalım,” diyorum. Anneannemle mısırcıya gitmeden önce deniz topumu dedeme emanet ediyorum. Dedem gazetesinin üzerinden kafasını kaldırıp hep gereğinden biraz fazla endişeleniyormuşum gibi bakıyor. Sonra da, “Tabii tabii, merak etme bakarım. Benim mısır tuzsuz olsun. Söyleyin adama hiç serpmesin, sakın ha,” diyor. O benim deniz topuma göz kulak olsun, ben ona tuzsuz mısır alır gelirim. Haşlanmış mısırları alıyoruz, anneannem para üstünü cüzdanına yerleştirirken dedemin mısırını bir anlığına bana veriyor. İki elimde birer mısırla sabırsızlıkla bekliyorum onu. Mısırların konduğu mısır kabukları ince geliyor, ellerim yanıyor. Anneannem zorlandığımı fark edip mısırlardan birini elimden alıyor. İki elimle tek mısırı daha rahat tutuyorum. Dönüşte kumda yürürken zorlanıyorum. Anneanneme yetişeyim derken terliklerim ayağımdan çıkacakmış gibi oluyor. Hem yürüyüp hem mısır yiyemiyorum. Ancak dedemin yanına varınca mısırı yemeye başlayabiliyorum. İlk başta mısır yeme derdine düştüğümden anlamıyorum ama sonra bir anda deniz topumun orada olmadığını fark edip, “Deniz topum! Topum nerede,” diye soruyorum. Dedem sanki bu soruyla birlikte deniz topunun varlığını hatırlıyor ve çalı şeklindeki uzun, dağınık kaşlarını kaldırıp etrafına bakınıyor. Henüz yarısını yiyebildiği mısırı anneannemin eline tutuşturup kıyıya koşuyor. Ben de peşinden koşturuyorum. Sahipsiz bir deniz topu var denizde. Benim topum. Henüz kıyıdan tamamen uzaklaşmış sayılmaz. Dedem hemen denize girip topun peşine düşüyor. Ama suyun içinde koşmakta zorlanıyor. Yarı beline gelince yetişemeyeceğini anlıyor ve topa daha yakın olan on beş-on altı yaşlarındaki esmer bir çocuğa topumu yakalaması için sesleniyor. Heyecanla izliyorum hepsini kıyıdan. Mısırım öyle elimde kalmış, ağlamakla ağlamamak arasındayım. Çocuk hemen harekete geçiyor. Kollarını, ayaklarını hızla çırpıp etrafa sular sıçrata sıçrata ilerliyor ama dalgalar ve rüzgâr bir olup topu kıyıdan iyice uzaklaştırıyor. Top dubaları geçince artık dedem umudunu kesiyor ve çocuğa geri dönmesi için sesleniyor. Dedem, “Üzülme, yenisini alırız,” diyor yerimize dönerken. Ona sırtımı dönüp anneannemin şezlongunun ucuna oturuyorum ve kıyıdan uzaklaşıp ufukta bir noktaya dönüşen topumu izliyorum. Bir yandan ağlıyorum bir yandan da elimdeki mısır koçanının ılık suyunu emiyorum. Tuzlu gözyaşlarım ağzıma varınca yediğim mısırın ne kadar tatsız tuzsuz olduğunu anlıyorum. Benim mısırım dedeme gitmiş, o da tuzlu falan demeden afiyetle yemiş anlaşılan. İkimiz de birbirimize verdiğimiz sözleri tutamamışız. Artık o deniz topu ve o yaz çok geride kaldı. Hemen deniz topunun arkasından olmasa da dedem de gitti. Annemle babamın yolları ayrıldı. Bana o soruyu biraz değiştirip bir kez daha sordular: “Annenle mi kalmak istersin yoksa babanla mı?” "Deniz topuyla” deyip geçiştiremedim. İkisi arasında top gibi gidip geldim ilkgençlik yıllarım boyunca. Beni patlamaktan, dağılıp gitmekten her fırsatta bana evini açan anneannem kurtardı. Çok şükür, kazasız belasız o günleri atlattım. Büyüdüm. Bayağı büyüdüm. Hatta artık yaptığım şey, büyümekten çıkıp yaşlanmak olmaya başladı. Geçtiğimiz hafta, ağustos ayının sonlarına yaklaşırken Alzheimerlı anneannemin bakımını üstlenen küçük teyzem aradı. Yoğun bir iş gününün ortasında teyzemin sesini duymak ve bir anneannem olduğunu hatırlamak tuhaf geldi. Bir yerlerde uzun çiçekli elbiseler giyip mandalina dilimlerini ağzında uzun uzun emen bir anneannemin olmasını; üstümdeki şık lacivert takımla, önümdeki excel tablosuyla ve sürekli kulaklarıma çalınan hanımlı beyli konuşmalarla bağdaştıramadım açıkçası. Uzun zamandır konuşmamış olsak da teyzemin sesinden ağladığını anladım. Aşırı neşeli çıkması için uğraştığı sesi kulaklarımda çınlayınca, birkaç saat önce bunalıp ağlamış, sonra beni aramak için biraz sakinleşmeyi beklemiş diye düşündüm. Anneannemin yazlığındalardı, beni de yanlarına çağırıyordu. “Hiç olmazsa bir haftalığına gel, özledim. Hem yılın bu zamanı buralar pek güzel oluyor,” dedi. “İşler çok yoğun, eylülde iyice artacak. Ayrılmam zor,” gibi bir şeyler geveledim. Teyzem suskun kalınca, “Bakarım yine de,” dedim, kapadık. Gitmem diye düşünüyordum ama telefonu kapadıktan sonra sabahtan beri dünyanın en önemli işleri gibi uğraştığım şeyler, gözüme pek anlamsız göründü. İşyerinden zar zor birkaç günlüğüne izin aldım, atladım anneannemlerin yazlığına gittim. Şimdi yine çocukluğumun geçtiği sahilde anneannemle ikimiziz. Bugün rüzgâr tersten estiğinden dalgalar kıyıya bir sürü çer çöp getirmiş. Denizin üstünde de kökünden kurtulmuş yosunlar yüzüyor. Sahile gelip denizin halini görenler, bugün buradan girilmez deyip gerisingeri dönüyor. Bu yüzden fazla kalabalık değil sahil. Ama bizim için fark etmez, zaten şöyle bir dalıp çıkacağız. Daha önce de anneannemle bulanık sularda yüzdüğümüz oldu, yine yüzeriz. Havlularımızı yan yana şezlonglara serdikten sonra, “Hadi gel yürüyelim anneanne,” deyip koluna giriyorum, itiraz etmiyor. Doktorları, hareket etsin iyi gelir dediklerinden hemen her gün teyzem onu yürüyüşe çıkartıp denize sokuyormuş. Bugün teyzem evde kaldı, kafasını dinliyor biraz. Onun yerine anneannemi sahile ben getirdim. Anneannem yanındakinin teyzem değil de ben olduğumu bildiğini belirten bir şey söylemiyor. Bana doğrudan hitap etmekten kaçınıp yuvarlak ifadelerle geçiştiriyor. Bozuntuya vermiyorum ben de. Kurumuş yosun tepeciklerinden geçip denizin kıyısında yürüyoruz. Anneannemin o kısa, ince bacakları eskisi gibi yaylanmadığından yavaş yürümemiz gerekiyor. Islak kumda çıplak ayaklarımızın izleri çıkıyor yan yana. Sonra bir dalga gelip arkada bıraktığımız bütün ayak izlerini siliyor. Sanki hiç orada olmamışız, bunca yolu birlikte yürümemişiz gibi. Dalgalar, ayaklarımı yalıyor. Hafızamın kıyılarına anneannemle geçirdiğimiz yazların anıları vuruyor. Anneannem iyi yüzücüydü. Küçük, narin bedeniyle hızlı kulaçlar atarak birkaç kez dubalara kadar gidip gelir, sonra da kıyıda benimle takılırdı. Hatta bana yüzmeyi o öğretmiştir bile diyebilirim. Suyun içinde karnıma belli belirsiz değen eli, “Dizlerini kırmadan çırp ayaklarını,” diyen çatallı sesi hâlâ aklımda. Bunları anımsarken kıyıya vurmuş çer çöpün arasındaki bir şey gözüme çarpıyor. Önce ne olduğunu seçemiyorum. Gidip yakından bakınca koyu kahverengi, yıpranmış, eski bir evrak çantası olduğunu anlıyorum. Çocukken annemin çantasını karıştırdığım zamankine benzer bir merakla açıp içine bakmak istiyorum. Bunu yaptığım için beni ayıplayacak bir büyük yok artık. “Gel bakalım şunun içine, anneanne, bakalım ne varmış,” diyorum. Denizden çanta çıkması normal bir şey mi, şaşırmalı mı, nasıl tepki vermeli bilemiyor. Yanımda öylece dikiliyor. Çantanın içinden gizemli bir mesaj veya önemli evraklar değil, ıslak yosunlar çıkıyor. Yosunları kıyıya boşaltıp çantayı alıyorum. Onu şezlonglarımızın yanına koyup güneşin altında kurumaya bırakıyorum. Anneannemle mayolarımızın üzerindeki elbiseleri çıkarıp denize yöneliyoruz. Hiç düşünmeden suya bir anda balıklama atlayan ve benim de bir an önce girip kafamı suya daldırmam için ısrar eden anneannem artık yok. El ele tutuşup yavaş yavaş ilerliyoruz denizin içinde ve ikimize kadar bir yer açılıyor suda. O âna kadar çok sakin olan anneannemin aklına birden ne geliyorsa, suya düşen küçük, titrek bir kuş gibi çırpınmaya başlıyor. Islanmamak için uğraştıkça daha çok ıslanıyor. O küçük ayaklarıyla denizin dibini dövüp kumları havalandırıyor. O an su mu daha bulanık yoksa anneannemin zihni mi bilmiyorum. Sakinleşmesi için iki omzundan tutup ona sarılıyorum. Çok sıkmamalıyım, kanatları avucumun içinde az da olsa hareket edebilmeli. Yoksa daha çok panik olur. Ama çok gevşek de bırakmamalıyım, ellerimin arasından uçup gitmemeli. Hızla çarpan kalbini elimin altında hissediyorum. Yavaş yavaş ellerimi dirseklerine doğru kaydırıp oradan tutuyorum. Bana güveniyor, ayaklarını arkaya bırakıyor. Denizin içinde yavaşça geri geri yürüyerek onu suyun içinde gezdiriyorum. Anneannem suyun üstünde süzülüp dalga dalga sakinleşiyor. Hatta kendi isteğiyle kafasını suya daldırıp çıkarıyor. Beyaz saçları kafasına yapışıyor ve hafif kepçe kulakları kendilerini belli ediyor. Yüzüne bir gülümseme yayılıyor. Suyu hâlâ seviyor, bunu unutmamış henüz. Ben de kafamı suya daldırıyorum ve suyun içinde gözlerimi açınca anneannemin yere değmeye çalışan ayak parmaklarının uçlarını görüyorum. Gözlerim yanıyor. Denizden çıkıp şezlongların yanına gidince evrak çantasını yarı yarıya kurumuş buluyorum. Kurudukça renginin açık kahverengi olduğu ortaya çıkıyor, üzerinde ince çizgiler halinde dalga dalga tuz lekeleri beliriyor. Biraz da arkası kurusun diye ters çeviriyorum. Sabahtan beri doğru dürüst ağzını açmayan anneannem mısırcıyı görünce mısır istiyor. Dişleri mısır yemesine müsaade etmez, muhtemelen bir iki ısırık alır bırakır. Ama yine de ona mısır alacağım elbette. Havluya sarınmış anneannemi şezlonga oturtuyorum. “Anneanne, bak ben mısır almaya gidiyorum. Hemen geleceğim,” diyorum, biraz ilerideki mısırcıyı göstererek. Şapkasının kurdelesiyle oynayıp uzaklara bakıyor. “Buradan sakın ayrılma, tamam mı,” diye tembihliyorum. Kafa sallıyor. Tıpkı yıllar önce dedeme deniz topumu emanet ettiğimde onun hiç tereddüt etmeden kafa sallaması gibi. Avucumda parayla mısırcıya doğru ilerlerken arada dönüp arkama bakıyorum. Anneannem bıraktığım yerde duruyor. Sahil kalabalık olmasa da mısırcının önünde kısa bir sıra var. Mısırcı yirmi üç-yirmi dört yaşlarında genç bir adam. Sarı, seyrek sakalları uzamış, çenesindekiler mısır püskülünü andırıyor. Arkadaşları onunla böyle dalga geçiyorlar mıdır ya da anası, “Oğlum kes şunları, mısır püskülüne döndüler iyice,” diyor mudur yoksa bu benzerliği fark eden sadece ben miyim gibi düşüncelerle kendimi eğlendiriyorum. Başka türlü sıra beklerken zaman geçmek bilmiyor. Mısır sevmediğimi yıllar içinde kabullendiğimden nihayet sıra bana gelince sadece anneannem için mısır alıyorum. Elimde mısırla arkamı dönüyorum. O da ne? Anneannemin yanında biri var. Onun yaşlarında bir kadın. Kim olduğunu seçemiyorum önce. Yaklaştıkça bunun anneannemin uzak durmaya çalıştığı o münasebetsiz komşusu olduğunu anlıyorum. Kadın anneannemin dibine oturmuş, anneannem de hafifçe bile olsa yana kayıp kendini koruyamamış. Kadının elbisesinin eteği, rüzgâr estikçe anneannemin dizlerine çarpıp duruyor. Anneannemin yıllar boyu kafasında tuttuğu kara liste de silinmiş anlaşılan. Kafasının içindeki önemli evraklar su altında kalmış, mürekkepleri dağılmış, okunmaz olmuşlar. Hesaplar sıfırlanmış. Anneannem herkese eşit yakınlıkta ve uzaklıkta artık. Ve dışarıdan bakanlar, o evrak çantasının yosun dolu olduğunu bilmiyorlar. Anneannemle komşu kadın kafa kafaya vermiş, konuşuyorlar. Sesleri bana kadar gelmiyor, merak ediyorum ne konuştuklarını. Adımlarımı hızlandırıyorum. Tam yanlarına vardığımda kadın anneanneme, “Beni nasıl hatırlamazsın? İnsan onca yıllık komşusunu unutur mu hiç,” diyor sitemkâr bir sesle. Anneannemin yüzündeki hafif gülümseme gidiyor, kadının yüzüne gerçekten bu sorunun cevabını bulmaya çalışır gibi bakıyor. Bulamayınca yüzü daha da bulutlanıyor ve kadına bir kabahat işleyen çocuk gibi suçlu gözlerle bakmaya başlıyor. Kadın bana, “Haksız mıyım ama, sen söyle,” der gibi bakınca dayanamıyorum. Kadının üstüne yürümek, cevabı belli olmayan sorular sorup insanları köşeye sıkıştıran ve durduk yere can sıkan tiplere karşı duyduğum hıncın tamamını ondan çıkarmak istiyorum. Bunun yerine, “Geç oldu, hadi gidelim biz anneanne,” diyorum ve anneannemi kadının yanından kaldırıyorum. Ben havlularımızı ve öbür ıvır zıvırları plaj çantasına koyup toplanırken anneannem şezlongun ucuna oturmuş mısırını yemeye çalışıyor. Neresinden başlayacağını bilemez bir şekilde önce elinde evirip çeviriyor sonra bir iki ısırık alıp duruyor. Ve sonra tekrar elinde döndürmeye başlıyor mısırı. Bir şey unuttuk mu diye şöyle son bir kez etrafa bakınıp plaj çantasını kapatıyorum. Bir koluma çantayı takıyorum, bir koluma da anneannemi. Kol kola plajın çıkışına doğru yürüyoruz. Komşu kadın arkamızdan sesleniyor: “Bunu unuttunuz!” Ne olduğunu anlamak için arkamı dönüyorum. Güneşte kuruttuğum kahverengi evrak çantasını gösteriyor. “Bizim değil, kalsın burada,” diyorum. Kadın cevabımdan tam tatmin olmamış olacak ki kendi kendine, “Torunu da ona çekmiş. Unutkanlık ırsi bunlarda,” gibi bir şeyler mırıldanıyor. Omuzlarımı silkip önüme dönüyorum. Ben kadınla uğraşırken anneannem ben farkında olmadan kolumdan çıkıp yürümeye devam etmiş. Rüzgârın etkisiyle kabaran, beyaz üstüne küçük kırmızı-mavi puanlı uzun elbisesinin içinde kaybolmuş olan anneannem, iki adım önümde ağır ağır ilerliyor, esintiye karşı koymayan bir deniz topu hafifliğinde. Onu yakalamak için elimi öne doğru uzatacak oluyorum ama sonra kollarımı hafifçe yanlara kaldırıp ben de kendimi rüzgâra bırakıyorum.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Gökten Bir Yıldız Gibi DüşmediAdnan Özer
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. T. Yılmaz

21 Ekim 2025

Robert Redford: Bir Büyük Sinema Efsan..

Robert Redford Hollywood stüdyo sistemi içinde büyük yıldız statüsüne ulaşmış bir oyuncu; Oscar ödülü ve adaylığı kazanmış bir yönetmendi.Birkaç sene önce en sevdiğim filmler üzerine bir yazı üzerine çalıştığım sırada en sevdiğim a..

Devamı..

Evden Fabrikaya: Sanayi Devrimi Süresi..

Elinor Evans

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024